banner39

banner35

21.06.2014, 12:33

Irak'ta cihatçı ayaklanmanın altında yatan entrika

Geçen hafta Irak’ta cereyan eden olaylar belki de en iyi şekilde cihatçı grup Irak ve Şam’da İslam Devleti tarafından gerçekleştirilen bir dizi fotoğrafla anlaşılır. Bu fotoğraflar, grubun hissi olarak Sykes-Picot’un İmhası diye adlandırılabilecek, Orta Doğu’da yaklaşık 100 yıllık tarihe son verme gayesini gösteriyor.

Cihatçı şarkılar terennüm ettirecek bir dizi fotoğrafta bir buldozerin kepçesi Irak’ın kuzeyinde Suriye’yle sınır teşkil eden toprak seddi ortadan kaldırırken görülüyor. Kefiye takmış isyancılar, kızgın güneşte kavrulmuş şekilde, bariyerin kenarına gelerek, yaptıkları işin sonucuna bakıyorlar. Açtıkları oyuk Irak ordusuna ait iken şimdi cihatçılar tarafından ele geçirilen ABD yapımı Humvee’lerin ancak tek sıra halinde geçebilecekleri genişlikteydi. Şeriat’ın köhne bir yorumu Musul’da yayılmaktayken Twitter’da da #SykesPicotOver (Sykes-Picot bitti) mesajları gündem oldu. Irak’ta ünlü cihatçıların bakış açısına göre Sir Mark Sykes ve Francois Georges-Picot’un temsil ettiği İngiliz ve Fransız emperyalistler tarafından Mezopotamya’yı bölmek üzere gizlice çizilen 1916 sınırları manasız olmakla kalmayıp ayrıca imha da edilmelidir.

Bugün sömürge hudutlarının en ateşli savunucuları Bağdat, Şam, Ankara, Tahran ve Riyad’da bulunuyor. Dünyanın bu kısmında 10 sene süren savaştan yorgun düşen Avrupalılar ve Amerikalılar ise çaresizce bu krizin dışında kalmaya çalışıyor. Cihatçı bir mini emirlik oluşmasını önlemenin yükü bölgesel oyuncularda. Bu ortak gayenin altında da bol bol entrika yatıyor.  

Türkiye bir strateji arıyor

Cihatçı tehdidin Suriye’den Irak’a sıçramasıyla Türkiye kendisini şiddetten uzak tutmaya ve Irak Kürdistanında stratejik bir gündem takip etmeye gayret sarf ediyor. Türkiye, Bağdat’ın otoritesine doğrudan bir meydan okuma içinde Irak Kürt yönetimiyle ittifak yaptı. Türk enerji bakanının rızasıyla birkaç milyon varil Kürt ham petrolünü taşıyan iki tanker, alıcı arayışı içinde Türkiye’nin Ceyhan limanından ayrıldı. Bu da Irak Başbakanı Nuri El Maliki’yi kızdırdı. Türk Enerji Bakanı Taner Yıldız, işi daha da büyüterek, 16 Haziran’da o hafta içinde üçüncü bir tankerin daha yükleneceğini duyurdu. Maliki, şimdi kuzeyde cihatçıları kovmak için Kürt peşmergelerin desteğine bel bağlamışken, Ankara ve Erbil enerji gelirlerinin dağılımı hususunda Bağdat’la devam etmekte olan anlaşmazlıklarında biraz güç kazanmıştı. Ama Türkiye’nin Iraklı Kürtlere olan desteğinin de sınırları var.

Ankara kuzey Irak’taki enerji rezervlerinden faydalanmak ve kendi sınırları içindeki Kürt isyanının üstesinden gelmek için Kürdistan Bölge Hükümeti’yle sıkı ilişkiler kurmayı planladı. Ama Türkiye asla Kürt bağımsızlığının altına imzasını atmayı düşünmedi. Cihatçı isyan sonucu Kerkük’ün şimdi Kürtlerin eline geçmesiyle de kuzey Irak’taki en büyük petrol yatağı Kürtlerin ayrılıkçı eğilimlerini alevlendirmeye hazırdır. Türkiye’nin canını daha da sıkacak şekilde, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve Halkın Koruma Birlikleri’nden militanlar kuzey Irak’ta peşmergenin pozisyonlarını kuvvetlendiriyor. Bu sırada Irak ve Şam’da İslam Devleti ve buna bağlı cihatçı örgütler 80 Türk vatandaşını rehin tutuyor.

Türkiye bu yüzden Mezopotamya’daki ayak izlerini arttıracak. Ama bunun kendi şartlarıyla olması gerekmiyor. 1.500-2.000 kadar Türk askeri sessizce Irak Kürdistanında mevcudiyetini sürdürdü. Türkiye, böyle bir mevcudiyeti haklı kılacak bir dizi tehdide maruz kaldığı için ve Kürtlerin hırslarını yumuşatmak üzere giderek daha çok ihtiyaç hissedilmesi sebebiyle şimdi bu kuvvet muhtemelen genişleyecek. Irak’taki Kürt liderler Türkiye’ye karşı derin güvensizliklerini hatırlayacaklardır ama yine de onlar kendi sorunlarının altında bunalmış olacaklar. Bilhassa da Türkiye’nin ana bölgesel rakibi İran’ın yol açtığı sorunların…

İran savunmada

Türkiye’nin giderek kendisini hissettiren Kürt politikası ve Irak’ta Sünni kuşağında yayılan cihatçı tehditlerin genişleme ihtimalinden şevki kırılmayan İran, son birkaç aydır kuzeyde Irak sınırı boyunca askeri mevcudiyetini arttırıyor. Tahran şimdi kendisini Irak ordusundaki Şii müttefiklerini takviye etme gibi rahatsız edici bir pozisyonda buluyor. İran, kendi işini yapması için bölgede belki de en gelişmiş ve en kapsamlı vekil militan ağına sahip olsa da bu strateji muazzam riskler taşıyor.

İran son seneleri Bağdat’taki merkezi otorite üzerinden Irak’ta Şii nüfuzunu pekiştirmek için özenle çaba sarf etti. Tahran asla hususi bir şekilde El Maliki’yle irtibata geçmedi ama o Irak’ta doğal olarak karışık Şii ortamın üstesinden gelebilmek için Bağdat’ta kendisine yeterince güçlü bir yer bulmaya hiç ihtiyaç duymadı. Şii milislere sahip olmak, İran’a acil ihtiyaç durumunda Irak ordusunu destekleme imkanı veriyor ama bu, İran’ın Bağdat’ta muhkem bir el vasıtasıyla Irak’ı idare etme hususundaki uzun vadeli stratejisinin altının oyulması tehlikesi doğuruyor. Güçlü milislerle Bağdat daha zayıf hale gelir, bu da Irak’ın güneyindeki Şii bölgesinde ayrılıkçı hareketleri denetim altında tutabilmek için İran’ın daha fazla çalışmasını icap ettirir.

Yakıp yıkarak Irak’ın Sünni topraklarının kalbine doğru hareket eden militanlar, İran’ın ihtilafa daha derinden müdahil olmasını gerektirecek. Farklı ideolojik görüşlerdeki Sünni Arap savaşçılar için, tarihi düşmanları İran ve onun Şii Arap müttefiklerine karşı silaha sarılmaktan daha iyi bir motivasyon yoktur. Mezhepçi kan davasının yayılmasıyla da Irak’taki Şii hükümetin cihatçılara karşı savaşmaları için Sünni nüfus içinde yeterince müttefik toplayabilmesi de tamamen müşkül hale gelecektir. Aslında Irak ve Şam İslam Devleti, yerel Sünni aşiretlerden büyük destek almasa Irak çapındaki bu şimşek hızıyla yükselişini gerçekleştiremezdi. Bu aşiretler de Basra Körfezi’ndeki destekçilerinden önemli destek ve yardım alırlar. Bu sebeple bizim dikkatlerimiz, Riyad’da sakince oturan Suudi kraliyet ailesine yöneliyor.

Suudi Arabistan karışıklık çıkarıyor

Bu sene Suudiler için iyi bir sene olmadı. ABD-İran yakınlaşması Sünni krallık için bir kâbustur. Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji üretiminde kendi kendisine daha fazla yeter hale gelmesi ihtimali de öyle. Suudi Arabistan, ABD-İran müzakerelerini doğrudan sabote etmek için fazla vasıtaya sahip değil. Aslında, beklediğimiz gibi, Suudiler acı bir ilaç içmek zorunda kaldılar ve İran’la kendileri diyalog başlattılar. Ama Suudilerin, hayatı İran için zor hale getirmek üzere seçenekleri de yok değil. Ve eğer Riyad İran’la görüşme yapmak zorunda kalırsa görüşmelere kendi şartları altında girer.

Bir Sünni isyanının Şam’da İran destekli rejimi devirme şansı çok az, Lübnan da herhangi bir bölgesel oyuncunun net bir avantaj sağlayamayacağı kadar bölük pörçük olsa da Suriye ve Lübnan hep çok kullanışlı bir vekaleten savaş yapılan yer olmuştur. Bu yüzden rekabet yeniden Mezopotamya’ya döndü. İran, oradaki Şii kazanımlarının kaybolduğunu görmeye dayanamaz, Suudi Arabistan da -hem hükümeti hem de vatandaşları- Sünni isyanına imkan veren Anbar ve Musul eyaletlerinde Sünni aşiretlerle kuvvetli bağlarını sürdürmektedir. Suudilerle Irak ve Şam’da İslam Devleti arasındaki aşk da kaybolmuş değil. Yine de Suudiler bunu terörist bir örgüt olarak ilan ettiler, hatta bu grubun Suudi topraklarında krallığa karşı planlar içinde bulunan hücrelerini ortaya çıkardılar.

Ama Irak ve Şam’da İslam Devleti, son saldırıları gerçekleştiren tek grup değil. Çatışmalarda Ceyş-ül Mücahidin ve Ceyş Ensar-ül Sünne’nin yanı sıra Nakşibendiye Yolu’ndaki eski Baasçı savaşçılar da önemli bir rol oynuyor. Sünni milislerin çoğu ve bunlara katılan giderek artan sayıdaki Uyanış Konseyi (Irak’ta El Kaide’ye karşı savaşmaları için ABD tarafından istihdam edilen Sünni savaşçılar) firarisi, doğrudan Meclis Tuvar El Anbar (Anbar isyancılar konseyi) ile iş birliği yapıyor. Bu da seçici bir temel üzerinde Irak ve Şam’da İslam Devleti ile iş birliği yapıyor. Suudi Arabistan'ın istihbarat başkan vekili Yusuf Bin Ali El İdris’in Meclis Tuvar El Anbar’la doğrudan temas halinde olduğuna inanılıyor. Bu da Riyad’a savaş yerinin şekillenmesini etkileme ve böylece ona İran’ı son derece müşkül bir pozisyona sokma fırsatı veriyor.

Sünni ayaklanma büyük ölçüde sadece Sünni kuşağından ibaret kalsa da ve bu yüzden Irak’ın güneyindeki Şii bölgesinde üretim ve ihracatı ciddi şekilde etkilemesi pek muhtemel olmasa da Suudi Arabistan için fazladan bir kazanç olarak Brent ham petrolünün varil fiyatı bu sene ilk kez 113 dolara çıktı. Petrol fiyatındaki bu yükselişi hoş karşılayan bir tek Suudi Arabistan da değil, Rusya da Irak’taki sonuçtan oldukça memnun.

Soçi’deki gizemli bir toplantıya yeniden bakış    

Irak’ta Irak ve Şam’da İslam Devleti liderliğindeki saldırılardan sadece birkaç gün önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Soçi’deki tatil yerinde 3 Haziran’da sessiz sedasız bir toplantı yapıldı. Putin, görmek üzere Suudi Dışişleri Bakanı Suud El Faysal’ı davet etti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da zamanında orada olabilmek için Moskova’daki işini kısa kesti. Toplantıyla ilgili detaylar çok az. Bizim Rus ve Suudi yetkililerden toplantıyla ilgili bilgi alma teşebbüslerimiz yazılı ve tuhaf derecede aynı cevaplar almamızla sonuçlandı. Cevaplarda Suudi Arabistan ve Rusya’nın Suriye için krizin iktidar paylaşımıyla çözülmesi üzerine görüştükleri iddia ediliyordu. Devlete ait Suudi Haber Ajansı, daha sonra 10 Haziran’da Lavrov ve El Faysal’ın Suriye’deki çözümü görüşmek üzere bir telefon görüşmesi yaptıklarını bildirdi. Suriye pekala görüşmenin gündeminde olabilir ve Rusya’nın da Şam’daki nüfuzunu Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ı iktidarda tutacak bir anlaşmayla korumakta çıkarı olabilir ama biz, bunların çok ötesinde bir şeyler olduğundan şüpheleniyoruz.

Suudi Arabistan’ın da Rusya’nın da iki önemli çıkarı var: ABD-İran görüşmelerini rayından çıkarmak ve petrol fiyatlarının tatmin edici bir seviyede, mesela varili 100 doların üzerinde kalmasını sağlamak. Yine her ikisinin de İran ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bir anlaşmayı görüşmekten alıkoymak için yapabilecekleri çok az şey var. Aslında Irak’taki cihatçı tehdit, İran’la Amerika Birleşik Devletleri arasında başka bir iş birliği imkanı doğuruyor. Washington, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın diğer kısımlarında, özellikle de Rusya’nın arka bahçesinde halletmesi gereken önemli meseleler olduğunu hem kendisine hem de herkese ispatlamak için endişe içinde çabalarken şimdi bir başka büyük Orta Doğu handikapıyla karşı karşıya kalıyor. Ayrıca, Washington’un Rusya’ya karşı Ankara’nın iş birliğine ihtiyaç duyduğu bir zamanda Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye Irak’ın nasıl idare edileceği hususunda aynı kafada değil. ABD’nin dikkatlerinin Irak’a çevrilmesi, sınırlı bir ABD müdahalesi dolayısıyla kendi yakın çevresini idare etmede Moskova’ya zaman kazandıracaksa işler Putin için çok iyi gider. Bu arada Suudi Arabistan İran’ı zayıflatabilecek ve ABD-İran iş birliğini test edebilecekse Riyad için, en azından şimdilik, bunu deneme riskini almaya değer.

Tarihten alınan bir ders

İster sadece tesadüf ister stratejik bir tasarım ya da bu ikisinin bir karışımı olsun, Irak oyununda kazananlar kadar kaybedenler de var. Rusya bu oyunu çok iyi biliyor. Sykes-Picot haritasının varisi Amerika Birleşik Devletleri de hızla bu oyunu öğrenmek zorunda kalacak.

1916’da Fransızlar ve İngilizler Osmanlı sonrası harita üzerinde gizlice anlaştığı zaman, Paris ve Londra o toprakları bölüştüğünde çarlık Rusyası sessizce buna rıza gösterdi. Sadece bir sene sonra, 1917’de Sovyetler Sykes-Picot anlaşmasını yayımlayarak Batı’nın gündemine çomak soktu. Bu da Arap isyanının tohumlarını ekerek böylece Orta Doğu’da Avrupa’nın emperyalist idaresini zor hale getirdi. ABD yönetimi kurulan bu tuzağı fark etti. Ama bu kez Washington, bölgenin tarihinden daha haberdar olarak muhtemelen risklerin büyük bölümünü bölgesel oyunculara bırakacaktır.

Kaynak: Stratfor

Dünya Bülteni için çeviren: Mehmet Şeyhoğlu

 

 

 

Yorumlar (0)
8
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?