Manevi Kişiliğin İnşası: Dil Bu; Şekere de Dönüşür Zehire de!

Manevi Kişiliğin İnşası: Dil Bu; Şekere de Dönüşür Zehire de!

Adem Ergül

Dilin sarf ettiği bir söz, kimi zaman bir cennet huzuru, kimi zaman da bir cehennem kıvılcımı doğurur. Bu öyle bir uzuvdur ki, onunla gönül kırmak da gönül almak da imkân dâhilindedir. Öyleyse dili yönetmek, kendimizi yönetmenin en önemli alanlarından biridir.
“İnsan, dilinin altında gizlenmiştir”, “Üslûb-ı beyan ayniyle insandır”, “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” gibi nice hikmetli sözler söylenmiştir tarih boyunca. Dil kimi zaman değerimizi artırmış, kimi zaman da itibarımızı beş paralık bir konuma düşürmüştür. Dil yüzünden paşalar gibi ağırlananlar da vardır, insan içine çıkamayacak derecede yüzü kararanlar da.

Bir gün sahabe-i kiramdan Ukbe İbn Âmir -radıyallâhu anh-, Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e:

“Yâ Resûlallâh, kurtuluş nerededir?” diye sorunca Efendimiz:

“Diline sâhip ol, (fitneler ortalığı kapladığında) evine sığın ve günahlarına gözyaşı dök” buyurmuştur.”

Dili güzelleştirmek, şahsiyetine değer veren her kişinin itina etmesi gereken en önemli sorumluluklarından biridir. Zira insan, çoğu zaman ilişkiler ağı içerisinde kendisine konum biçilen bir varlıktır. İlişkilerin kalitesi, saygı, muhabbet ve itibar olarak geri döner ve kişiliği müspet yönde besleyip büyütür. Öyleyse dil, sahip olunur ve terbiye edilirse, kişiliğe kalite ve itibar gıdası olur. Aksi halde kişiliğin katili bir zehire de dönüşebilir.

Üstad Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:

“Bir ara dedem Veyis Efendi, üst üste eve gelmemiş, akşam yemeklerini camiye götürüp orada kalmış olmalı ki, kendi anlattığına göre, ninemin ağzından biraz hiddetli olarak şu sözler çıkmış:

“Efendi! Bu cami cemaatinin hiç insafı yok mu? Yahu bu hocanın da çoluğu çocuğu var, ailesi var, ihtiyacı var demezler mi? Bu kadar düşüncesizlik olur mu?”

Bunun üzerine olanları, “Aman Allah’ım! Dedeniz bana öyle bir kızdı ki!” diye anlatan ninem, onun kendisini şu sözlerle azarladığını naklederdi:

“Muhsine, tükür o tükürüğü yutma! O tükürük zehirler seni... Bu tükürük Beyşehir Gölü’ne düşse, balık yaşamaz, zehirlenir! Bu caminin cemaati dediğin kimseler, Doğu’dan gelen muhacirler... Ben Allah’a dua ediyorum ki, bana para versin de bunlara maaş bağlasam...

Evlerine gidince, çocukları onlara: “Baba bana ne getirdin”, diye soracaklar. Baba kendine yemek bulamadı ki, onlara götürsün... Muhsine, beni ağlatma. Muhsine, bir daha senden böyle söz duymayayım...”

Allah Resûlünün haber verdiğine göre Allah Teâlâ, dil ile söylenmediği sürece, insanın içinden geçen menfi vesvese ve düşüncelerden dolayı bu ümmeti sorumlu tutmayacaktır. Büyüklerin “Söz vücut bulur” ya da “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır” şeklinde ifade ettikleri hakikatler, bir hikmete dayanan tespitlerdir. Bu itibarla sözü oluşturan her bir kelimenin, hayra ya da şerre kapı aralayabileceğini düşünerek dikkatli konuşmak, dünyevî ve uhrevî selametimiz açısından önemlidir.

Eşlerin birbirleri üzerinde hakları vardır. Bu hakkı îfâ etmek de bir zarurettir. Eşlerin kendi aralarında hüsn-i zanlarının ve ülfetlerinin devamı için, kendileriyle ilgili zamanında yeteri kadar bilgi paylaşımında bulunmaları ve hatta dertlerine, tasalarına, hizmetlerine ve sevinçlerine onları da ortak etmeleri, aile bütünlüğü ve huzuru bakımından gereklidir. Neyi ne kadar paylaşmak gerektiği ise firâset ve basiretle belirlenebilecektir.

Dilin sarf ettiği bir söz, kimi zaman bir cennet huzuru, kimi zaman da bir cehennem kıvılcımı doğurur. Bu öyle bir uzuvdur ki, onunla gönül kırmak da gönül almak da imkân dâhilindedir. Öyleyse dili yönetmek, kendimizi yönetmenin en önemli alanlarından biridir.

Bu o kadar da kolay bir yönetim değildir. Arka planda sıhhatli çalışan bir irade disiplini, duyguların hâkimiyeti, güçlü bir akıl ve gafletten uzak firâsetli bir gönül ister. Söylenen söz boş ise boşaltır, dolu ise doldurur, samimi ve gönülden ise köprüler kurar, yüzeysel ve zehirli ise nice köprüler yıkar.

Yeri gelir bir söz, gönül inşasında nice infakların önüne geçer, yüreklere sürur, mutluluk ve dostluk aşısı olur. Bu ne büyük bir servettir! Zira bir gönül kazanmak, bir dünya kazanmaktır. İbretle bakılırsa görülür ki, her gönül bir başka dünyadır. Dost ve arkadaş mahrumluğunun nasıl bir zindan hayatı olduğunu yalnızların yüzlerinden okursunuz. Bir Allah adamı der ki: “Gecenin loş karanlığında Rable beraberlik zevk ve lezzeti ve bir de Allah için sevdiğin dostların yoksa, bu dünya yaşamaya değmez.”

Kazanılmış gönüller, daha dünyada iken sahibine cennet iklimi yaşatır. Serî-i Sakatî anlatıyor:

“Bir bayram günü Mâruf-i Kerhî’yi sokaklarda hurma çekirdeği toplarken gördüm. Bu çekirdeklerle ne yapacağını sordum. Dedi ki:

“Şurada küçük bir çocuğun ağladığını gördüm. Yanına yaklaşarak niye ağladığını sorduğumda, yetim olduğunu, arkadaşlarının elbiseleri gibi elbiseleri ve onların oyuncakları gibi oyuncakları olmadığını söyledi. Tekrar ağlamaya başladı. Hâli yüreğimi dağladı. Onun için bu hurma çekirdeklerini topluyorum. Bunları satacağım ve o çocuğun istediği elbise ve oyuncakları alacağım...”

Bu sözler benim de yüreğimi dağladı ve Hazreti Pîr’den ricâ ettim: “Müsadeniz olursa, ben o çocukla ilgilenirim, gönlünüz rahat olsun!” dedim. Sonra çocuğu alıp ihtiyaçlarını karşıladım.” Bu güzel amel-i sâlih bereketiyle nâil olduğu hâli, Serî-i Sakatî, şöyle ifâde eder:

“Gönlümde bu hizmetin bereketiyle öyle bir nûr peydâ oldu ki, onunla bambaşka hâllere mazhar oldum ve nice mânevî lezzetler tattım...”

Hülasa, mahzun gönülleri mesrur edenin gönlü mesrûr olur. Ağlayanı güldürmek, sıkıntıya düşeni feraha kavuşturmak, düşeni kaldırmak, dertliye dermân olmak, muhtacın elinden tutmak gibi nerede yıkık ve mahzun bir gönül varsa tatlı bir sözle de olsa yanında olmak, ilâhî rahmet ve feyzi sağanak yağmurlar gibi insanın üzerine çeken sâlih amellerdir. Şu gök kubbenin altında gönül huzuruna ve ilâhî rızaya eriştiren en kısa yollardan biri de işte budur.

Kaynak: Genç Dergi

banner53
YORUM EKLE

banner39