banner15

Seyyid Kutub ‘Yoldaki İşaretler’le Müslümanları dirilişe çağırmıştı

Seyyid Kutub’un, İslâm’ın evrensel çağrısını yeniden duyurmak üzere kaleme aldığı “Yoldaki İşaretler” tüm coğrafyalardaki kan ve gözyaşının yalnız İslâm ile yerini refah ve emniyete bırakacağını gösterir. Remzi Köpüklü yazdı.

Seyyid Kutub ‘Yoldaki İşaretler’le Müslümanları dirilişe çağırmıştı

Modern Batı düşüncesinin oluşturduğu siyasi ve ekonomik modeller, Batılı devletlerce pratiğe dökülmüş ve fakat insanoğluna selamet getirmede başarısız olmuştur. Avrupa’nın demokratik yönetim iddiası, Müslüman coğrafyalarda gerçeklikten uzak ve çökmeye mahkûmdur.

Doğulu toplumlar, bu sömürü ve zulüm düzenine karşı durmak zorundadır. Ve bu çabasını zafere ulaştırmak için de Allah’ın şeriatını devlet ve toplum yönetiminde egemen kılmalıdır. Aksi hâlde Müslüman olduklarını beyan ediyor olsalar da küfür ve beşer sistemleriyle uzlaşan bir hayat tarzını kabul etmiş olacaklardır.

Karanlığı ışıtacak sistem ancak Yaratıcının bildirdikleri ile idare olunmakla mümkündür. Zamanla Müslümanların kendi içlerinde yaşadıkları yozlaşmalar da aşılacak, manaya olduğu gibi maddeye de Müslümanlar hükmeder hâle geleceklerdir.

Seyyid Kutub’un, İslâm’ın evrensel çağrısını yeniden duyurmak üzere kaleme aldığı ve bize bu “Yoldaki İşaretler”i sunduğu eser, tüm coğrafyalardaki kan ve gözyaşının yalnız İslâm ile yerini refah ve emniyete bırakacağını gösterir.

İnsanlığın içinde bulunduğu vahim durum

Bugün insanlık, âdeta uçuruma doğru sürüklenmektedirler. Ürettikleri bütün siyasi sistemler iflas etmiş ve insanoğlunun refahı bir çıkmaza girmiştir. Böyle bir felaketin yaşanıyor olmasının temelinde ise insanların İslâmî değerlerden uzaklaşması vardır.

Batı toplumları, bütün değer ölçülerine sırt çevirmek suretiyle insanlığın başına bela olmuştur. Uygulamak istediği demokratik düzen iddiası da çökmüş, iflas etmiştir. Bunu fark eden Batılı idareciler de zaten Doğu blokunun düşünce sistemlerinden yararlanmaya çalışmış, ekonomik model olarak ise Sosyalizmin düşünce biçimlerinden beslenmeye başlamıştır.

Batı toplumlarında hâl böyleyken Doğu’da ise durum pek farklı değildir. Büyük kitleleri ilk başlarda peşinden sürükleyen Marksizm, sadece bir doktrin olarak kalmış ve pratiğe döküldüğü zaman da teorilerinden epey uzaklaşmıştır. Zaten Marksist düşünce, insanın yaratılışına ve tabiatına aykırı iddialarla örülüdür. Bu nedenle de bu tarz sistemlerin ezilmiş toplumlar dışında gelişemeyeceği de bir gerçektir.

Batının önderliğinde bir dünya fikri, bugün için yavaş yavaş son bulmak üzeredir. Çünkü Batılı sistemler, insanları yönlendirebilecek değer ölçülerine sahip değildir ve tarihin hiçbir döneminde de olmamıştır.

Bugün insanlık, ulaştığı maddi gelişmişliği sürdürecek, bunun yanında kendilerini değer ölçüleri ile de besleyecek bir öndere ihtiyaç duymaktadır. Tüm bunları sağlayacak en köklü ve tek sistem ise İslâm’dır.

İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde dünya sıkıntılı ve bunalımlı bir dönem geçirmekteyken İslâm’ın gelmesi ile birlikte maddi kalkınmayı da öğütleyen bir devir başladı. Çünkü Allah, halifesi olarak insanı yarattığı günden beri ona maddi anlamda da gelişmeyi vazife olarak vermişti.

Bugünün insanı ise pratik hayatta göremediğine itibar etmemektedir. Yaşayışını İslâm’ın değerleri ile biçimlendiren bir cemiyetin bugün var olmaması da İslâm’ı insanların gözünde soyut bir modele mahkûm eder. Bu yüzden İslâm’ın yeniden insanlığa önderlik etmesi, Müslüman toplulukların yeniden özüne dönmesi ile mümkün olacaktır.

İnsanlığın selameti için İslâm’ın yeniden dirilişi ve Müslümanların kumandası şarttır. Uzun yıllar boyunca bâtıl ve farklı düşünce sistemlerinin altında ezilen İslâm ümmeti, inançlarını fark ettiği zaman kontrolü eline alacaktır.

Elbette Batı teknikte ve ilimde pek çok birikim elde etmiş ve İslâm âlemi de dâhil bütün toplumları kendisine çekmiştir. Bugün Müslümanların maddi buluşlarla Avrupa’yı alt etmesi mümkün görünmemektedir. Zaten insanlık da Müslümanlardan şu anda bunu beklemiyor. Şu anda Müslümanlar, hâlihazırdaki medeniyette olmayanı yakalamak zorundadırlar yani kaybolmuş bir yeteneği...

Bugün insanlığın kaybettiği şey, maddi kalkınmayı sağlamanın yanında insan fıtratına uygun düşünce sisteminin varlığıdır. Böyle bir düşünce sistemi, Müslüman bir toplumda uygulanmalı ve ortaya çıkarılmalıdır.

Bugün çok büyük bir cahiliye dönemi yaşanmaktadır. Bu dönemin en belirgin özelliği ise Allah'a ait olan yeryüzündeki hâkimiyetin insanlara dayandırılmasıdır. Böylelikle insanlar birbirlerinin rabbi konumunda görmektedirler kendilerini. Sosyalist modelde insanlar horlanmaktayken kapitalist ekonomide de bireyler güç tarafından sömürülmektedir. İslâm dışındaki bütün yönetim biçimlerinde insanlar birbirlerine tapmak zorunda bırakılırlar. İnsanların hürriyeti yalnız Allah’ın emirlerine uymakla ve O’na boyun eğmek ile mümkündür.

Yeniden İslâm’a davet

İnsanları İslâm’a davet konusunda isimleri ilk önce zikredilmesi gerekenler Sahabe efendilerimizdir. Böyle bir nesil, İslâm tarihinde daha sonra ortaya çıkmamıştır. Bu davanın kaynakları arasında ise Kur’an-ı Kerim’i, peygamberin sünnetini ve örnek yaşayışını sayabiliriz.

Ve bugün hâlâ bu kaynaklar önümüzdedir, tıpkı Sahabe efendilerimizin önünde olduğu gibi. Tek bir eksiğimiz vardır, o da Efendimizin şahsıdır. Fakat Allah, son din İslâmiyet’in Efendimizin vefatından sonra da yaşayacağını, etkili olacağını ve kıyamete kadar da ayakta kalacağını müjdelemiştir. Dolayısıyla bugün Müslümanların peygamberlerinden mahrum oluşu insanları İslâm’a davet etmelerine engel değildir. Bugün yaşayan Müslümanlar, İslâm’a davet konusundaki başarısızlığını peygamberlerinden yoksun olmalarıyla açıklayamazlar. Bunun altında başka bir sebep vardır. Ya bizler o ilk nesli ortaya çıkaran kaynakta bir değişiklik meydana getirmişizdir ya da o neslin çıkmasına sebep olan metotlarda yanılmaktayızdır.

Sahabe efendilerimizi yetiştiren tek kaynak Kur’an-ı Kerim’di. Hayatlarını bu kutsal kitaba göre biçimlendirirler, kendilerini de bu şekilde yetiştirirlerdi. Bunun sebebini o dönemde insanların medeniyetten ve kültürel birikimden mahrum olmalarıyla açıklayamayız. Zira o yıllarda da bugünkü Batı düşüncesini besleyen Grek mantığı ve felsefesi de vardı. İran medeniyeti de sanatı ve şiiri ile var oluyordu. Ayrıca Roma medeniyetinin de kitapları mevcuttu.

Öyleyse Sahabe efendilerimizin yalnızca Kur’an-ı Kerim’e sarılıyor olmalarını bir amaca yönelen metodun gereği olarak düşünebiliriz. Çünkü Resulullah, bu örnek neslin oluştuğu dönemde onlardan sadece Kur’an-ı Kerim’den beslenmelerini istemişti. Yalnızca bu şekilde Allah’ın çizdiği sınırlar arasında kalabileceklerini belirtmişti.

Fakat sonraki nesiller kaynakları birbirine karıştırmış, beslenme kaynaklarına Yunan felsefe ve mantığını, İran düşüncesini ve Yahudi hurafelerini dâhil etmiştir. Tüm bu yabancılık unsurları İslâm’ın tefsirine, fıkıh ve usullerine karışmıştır. Hâl böyle olunca bir örnek nesil çıkması düşük bir ihtimaldir.

Örnek bir neslin çıkmamasının diğer sebebi ise Sahabe efendilerimizin Kur’an-ı Kerim’i kültürlenmek için okumak gibi bir amaçlarının olmamasıydı. Onu okurken eğlenmeyi ve zevk almayı da düşünmezlerdi. Onlar sadece Allah’ın emirlerini öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i okurlardı. Bireysel ve toplumsal manada nasıl bir hayat tarzı benimsemeleri gerektiğinin bilincine varmak istiyorlar, yalnızca amel etmek için okuyup öğreniyorlar ve böylelikle de kutsal kitaplarından manevi bir haz alıyorlardı.

Bu metot sayesinde o örnek nesil, bildiklerini pratiğe döküyor, yaşayışlarını Kur’an’a göre biçimlendiriyorlardı. Böylelikle de Kur’an-ı Kerim sayfalar ve zihinler arasına hapsolmuyordu. İzleyen nesillerin kutsal kitaplarını sadece incelemek için okumaları sebebiyle de seçkin ilk nesille aralarında farklar oluşuyordu.

Okumak ve cihad etmek

İlk vahyedilen ayet “Oku” emri ile başlıyor; Allah, öncelikle okumayı emrediyordu. Daha sonra ise önce aşireti içindeki yakın akrabaları olmak üzere, kabilesini, komşu kabileleri ve ardından tüm insanlığı hidayete çağırması emrediliyordu.

Efendimiz, davetinin 10 küsur yılı boyunca savaşmadan yalnızca insanları davet etti. Daha sonra Allah Teâlâ, hicret etmesine ve savaşmasına da müsaade etti. Ve nihayet dünyada din tamamen Allah’ın dini oluncaya kadar savaşması, şirk koşanlarla mücadele etmesi emredildi. Mekke döneminde ise kılıca dayanan cihat benimsenmemiş, yalnızca sözlü davetlerle yetinilmiştir. Zira Kureyş kabilesiyle barış yolu ile yapılacak olan bir davet daha etkili olacaktı. Bu aşamada Kureyşlilerle girişilecek bir savaş onları inatlaşmaya sürükleyebilirdi.

Cihat emrinden sonra kâfirler; sulh yapılanlar, savaş hâlinde bulunanlar ve zımmiler olarak üç kısma ayrıldılar. Kendisi ile bir şekilde anlaşma yapılmış kâfirlerle hiçbir zaman savaşılmazdı. Sadece anlaşmayı bozmaları hâlinde savaşılabilirdi. Münafıklara karşı takınılan tavır ise şu şekilde özetlenebilir: Onların içleri Allah’a havale edilir, karşılarına ise ilimle çıkılır ve onları hidayete erdirebilecek tesirli sözler söylenir. Hatta Allah Teâlâ, peygamberine cenazelerine gitmemesini mezarlarında dua etmemesini de öğütler.

İslâm’daki cihat kavramı, zihni Batılı sistemler tarafından teslim alınmış kalemler tarafından yanlış anlatılmaktadır. Cihat, kılıç, kan ve masumların katli ile beraber anılır bu anlatılarda. Hâlbuki işin esası hiç de anlatıldığı gibi değildir. Cihad edilerek; yeryüzünde yalnızca Allah’ın şeriatının hâkim olacağı bir ülkeyi kurmak, beşer yasaları ile kurulmuş ülkeleri ortadan kaldırmak ve Allah’ın hâkimiyetini elinden almak gayreti güden kullarla mücadele etmek amaçlanır. Tüm bu amaçları gerçekleştirmek ise yalnızca beyanla mümkün olamaz, aynı zamanda maddi engelleri ortadan kaldırabilmek için harekete geçmek lazımdır.

Müslümanlar, inançlarını benimsetmek için zor kullanmazlar. Cihat ile varılmak istenen amaç, insan fıtratına aykırı siyasi rejimlerin ve otoritelerin ortadan kaldırılması, toplumu yozlaştıran ve hürriyeti kısıtlayan tesirlerin son bulmasıdır. Müslümanları cihada götüren amaçlar, maddi değeri olmayan şeylerden oluşur. Onu cihada yönlendiren şey, şahsi bir ganimet elde etmek değil belli değerleri yüceltmektir. Zaten Müslümanlar savaşa girmeden önce en büyük cihada kendisiyle girişmekte, nefsiyle, şeytanla ve arzuları ile mücadele etmektedir.

Cihat ile kula kulluğun sona erdirilmesi ve insanlığın yalnızca Allah’a kulluk etmesi amaçlanmaktadır. Zira ibadetler, Allah’a değil de kula yönelirse hak dinden çıkılmış olur.

Toplumda İslâm ve cahiliye cemiyetleri

İslâm teslimiyeti amaçlar. Allah’ın şeriatına ve hâkimiyetine teslim olunmasını emreder ve ilahi otorite bizi yöneten otorite olmalıdır. İnsanlar fıtratları gereği Allah’ın kanunlarına meyillidirler. Yapılan içtihatlar dâhil her şey Allah’ın koyduğu kanunlar temelindedir. Bu nedenledir ki insanların günlük yaşayışları ve içinde bulundukları toplum, İslâmî kuralların hâkim kılındığı bir yer olmalıdır.

Toplum karşılıklı ilişkiler içerisinde bulunulan organik birliğe dayanır. Cahiliye toplumları da böylesi ilişkileri barındıran organik bir hareket mekanizması olarak görüldüğünden, Cahiliye toplumuna zıt olan bir düşünceyi toplumda kabul görür hâle getirmek istendiğinde bu düşüncenin kesinlikle daha üstün bir düşünce olması gerekir. İşte İslâm düşüncesinin avantajı da budur.

Cahiliye toplumunda Müslüman bir fert ancak teorik olarak yaşamını sürdürebilir. Çünkü organik bir mekanizmadan cahiliye toplumu içerisinde bulunan farklılığı da kendine dönüştürür. Ve Müslüman fert fiilen cahiliye cemiyetini taklit etmek durumunda kalır. Bu nedenle İslâmiyet, organik cahiliye toplumunun sonunu getirdiğinde yerine bu boşluğu dolduracak daha güçlü ve organik bir toplum getirmesi şarttır.

Şehadet bir hayat metodudur

İslâm’ın esaslarından biri şüphesiz “Lâ ilâhe illallah”tır. Bu ilke, Müslümanlar için mutlak varlığın yalnızca Allah olduğunu ve hâkimiyetin yalnızca O’nda olduğunu bilmektir. Bu ilkenin benimsenmesi ile beşeri hayatın tamamen Allah’a bağlı olduğu kabullenilmiştir. Hangi durum söz konusu olursa olsun hüküm Allah’ındır. Karşılaşılan tüm olay ve sorunlarda Allah’a dönülmeli ve ondan gelen hükümlerle amel edilmelidir. Müslüman toplumun tabiatında da bu temel vardır.

Allah’ın hükümlerini bize dosdoğru şekilde ileten Allah’ın Resulü Hz. Peygamberdir. İşte tam bu noktada şehadetin ikinci bölümü karşımıza çıkacaktır; “Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve Resulü’dür.”

Unutulmamalıdır ki bu ilke ve şehadet hayatın tüm ayrıntılarına işlendiğinde kusursuz bir İslâmî hayat nizamı ortaya çıkacaktır. Bu nizam gerek İslâmî çevrede gerekse farklı çevrelerde Müslümanların ve Müslüman cemiyetlerinin diğerleri ile olan ilişkilerini düzenleyecektir.

İslâm toplumu ve ahlakı

İslâm’ın ilk dönemlerinde var olan Müslümanların tamamı sadece Mekke’de yaşıyordu ve sayıları oldukça azdı. Zaten az olan sayıları da ortadan kalkarsa İslâm’ın daveti diğer bölgelere ulaşamayacaktı.

Bu İslâm inancına göre iki tür toplum vardır; İslâm ve cahiliye toplumu, pek çok konuda birbirlerine taban tabana zıt bir yaşam biçimi sürdürürler. İslâm toplumunda, İslâm’ın hükümleriyle hükmedilir. Hayatı biçimlendiren kurallar, Allah’ın çizdiği sınırlar içerisinde belirlenir. Cahiliye toplumunda ise beşer eliyle düzenlenmiş normlar, yasayı ortaya çıkarır. İslâm ahlak ve değerleriyle, İslâm akide ve düşüncesiyle hüküm kurulmayan toplumlar cahiliye toplumlarıdır.

Her ne kadar ibadet etseler de hacca gidip namazlarını aksatmasalar da eğer o toplum İslâm’ın hükümleriyle yönetilmiyor ise cahiliye toplumudur. Onlar kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor olsalar da bu, böyledir.

Tüm bunların yanında günümüz İslâm toplumunda, bireylerin kendi kendilerine yeni bir din meydana getirdikleri, Allah’ın belirttiği ve Peygamberin açıkladığının dışına çıkarak ortaya koydukları modern İslâm, İslâmiyet değildir.

Cahiliye toplumunun ise çeşitli görünüş biçimleri vardır:

Kimi cahiliye toplumları Allah’ın varlığını inkâr eder. Ve tarihi, diyalektik değer ölçüleriyle incelerler, adına bilimsel sosyalizm dedikleri bir sistemi benimserler.
Kimi cahiliye toplumları ise Allah’ın varlığına iman etmiş olmakla beraber yalnızca göğün egemenliğini, yaratıcısına bırakır. Yeryüzünde sözü geçenin yalnızca kendileri olmasını ister.
Allah’ın şeriatını uygulamaktan çekinen, insanların camilerde, kiliselerde ve havralarda ibadet etmesini mubah görürken dinin sokakta yaşanmasını yasaklayan toplumlardır.
İslâm toplumunu oluşturan bireyler, hürriyeti yakalayabilmiş ve yalnızca Allah’a kul olmanın bilincinde olan bireylerdir. Hâlbuki cahiliye toplumunda insanlar, kula kulluk ederek ayakta kalabileceklerinin yanılgısını taşırlar.

Bir topluluğun birlikteliğini hayat tarzı, düşünce ve akideler belirlerse burada bireyler özgür ruhlu olabilirler. Buna karşılık insanları bir arada tutan bağ, milliyet, toprak, ırk ve renk gibi unsurlarsa bu toplumda çözülme daha hızlı yaşanır.

Hülasa, bireylerin kendi hür iradeleriyle sonradan seçme imkânına sahip oldukları unsurlar onları bir arada tutuyorsa bu toplumlar, modern toplumlardır. Ama eğer kişinin doğuştan sahip olduğu ve değiştirmesinin mümkün olmadığı, üzerinde bir iradesinin de bulunmadığı özellikleri belirleyici olursa bunları biz gerici toplumlar olarak adlandırıyoruz.

İslâm toplumunda ırk ve milliyet birliğine dayanan bir beraberlik değil din zemininde birleşen bir insan kümesi vardır. Siyah, sarı, beyaz, Arap, Türk; pek çok rengi bir arada tutan bilinç, ümmet bilincidir. Bu toplumda insanlar, yalnızca Allah’tan korkarlar ve yalnız O’na kulluk ederler. En üstün olan da Allah korkusu en çok olandır. Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir.

İslâm toplumu elbette maddenin inkârı üzerine temellenmeyecektir. Hayatın her alanında maddenin imkânlarından faydalanmanın yolları aranacak ve maddi üretim sürdürülecektir. Fakat tüm bu çabalar olurken insanî olanın yüceliği görmezden gelinmeyecek, maddi üretim uğruna insani değerler feda edilmeyecektir. Maddi üretim, eğer nitelikli insan üretiminden daha fazla itibar görürse çözülme kaçınılmaz olur.

Cahiliye toplumunda ise sırf daha fazla üretim için bütün değerlerin ve kanunların ayaklar altında çiğnenmesi mazur görülür. İnsani ahlak ve değerleri, el üstünde tutan ailelerin toplumun temel taşı olması ile toplum modern bir görünüm kazanır. Bu da kadının korunması ile sağlanabilir. Kadın, asıl vazifesi olan bir nesli yetiştirmek amacından uzaklaştırılırsa aile yapısı çökmeye başlar.

Allah’ın hükümleri; Şeriat

Allah’ın şeriatı konu edildiğinde bu kavramı, dar bir çerçeve ile ele alan bir anlayış hâkimdir. Şeriat, sadece kanunların düzenlenmesi sırasında yaratıcının bildirdiklerinin dikkate alınması olarak anlaşılır hâlbuki kavramın bu denli dar bir biçimde değerlendirilmesi sağlıksız sonuçlar verecektir.

Şeriatın manasını ve kapsamını en geniş hâliyle “Allah tarafından vaz edilen ve insan hayatını düzenleyen her şey” şekilde özetleyebiliriz. İnanç esasları, rejim ve yönetim sistemlerine ilişkin ilkelerin dâhil olduğu gibi ahlak, davranış, eğitim ve bilim ilkeleri de şeriata dâhildir.

Bir Müslüman’ın zihninde inanç gereklerine, ibadetlerine, ahlak ve davranış prensiplerine ilişkin meselelerde soru işareti oluştuğu zaman başvuracağı kaynaklar yalnızca Rabbani kaynaklardır. Ayrıca bu konularda inancına ve takvasına güvendiği bir başka Müslümandan da faydalanabilir. Ama kimya, fizik, biyoloji ve tıp gibi pek çok teknik konuda Müslümandan da gayrimüslimden de bilgi alabilir. Pozitif bilimlerin sahasına giren bu konularda Müslüman olmayanlardan veya Müslüman olup da takvası kuvvetli olmayanlardan yardım istenilmesi hoş görülebilir. Fakat bir şartla; bu şart bilgisine başvurulabilecek takva ehli bir Müslümanın bulunamıyor olmasıdır. Bugünkü mevcut ortamda ise zaten bu alanlarda sözüne itibar edilecek Müslümana pek az rastlanır. Bunun sebebini ise Müslümanların inançlarına sadık olmamasında arayabiliriz.

Allah’ı zikretmekten uzak, gözünü yalnızca dünyevi olana dikmiş kimselerden pozitif ilimlerin dışında kalan sahalarda bilgi alınması doğru değildir. Onlardan hayat görüşü, hayati meseleler ve insan psikolojisi üzerine malumat talebi caiz görülmez.

Müslümanın üstünlüğü

Âl-i İmran suresinde Allah Teâlâ, “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer müminseniz, üstün olan sizlersiniz.” buyuruyor. İlk bakışta bu ayet insan zihninde bir savaş anını canlandırıyor olabilir. Fakat daha geniş, kapsamlı bir şekilde düşünüldüğünde bu ayet Müslümanın her an içerisinde bulunması gereken hâldir. Üstünlük, müminin her eşya, her durum ve insan karşısında var olan bir niteliğidir.

Müslüman üstündür. Şüphesiz bu üstünlük hâli Müslüman’ın kaynak ve dayanak olarak yalnızca Allah’a inanması ile ona sağlanmıştır. Allah’ı tanıyıp bir akideye sahip olarak, İslâm’ın belirttiği ölçülerde Allah’ın sıfatlarını kabul ederek elde etmiştir.

Müslüman yalnızca Allah ile beraber olduğunda zayıflığı, fakirliği ve azlığına rağmen diğerlerinden üstün kalabilir. Maddede alt edilmiş görünse de Müslüman bunun geçici bir durum olduğuna inanır ve üstün olduğuna dair imanı sarsılmaz. Toplumda müminin inançlarına ve değerlerine aykırı yaşayış biçimleri egemen olduğunda bile onların yerinin kendisinden daha aşağıda olduğunu bilir. İmanı nedeniyle onlardan üstün olduğunu bilir ancak onlara merhamet ve şefkat göstermeyi ise elden bırakmaz. Onların da hakikati bulmasını, hidayete ermesini diler.

Müslümanın vazifesi

Bugün birkaç istisna dışında bütün devletler, insan eliyle hazırlanan kanunlarla yönetilmektedir. Müslüman toplumlar bile İslâm’ın belirlediği ahlak ve değer ölçülerinden sapmakta, hakka sırt çevirip bâtıl olana itibar eder hâle gelmektedir.

İlk Müslümanların örnek yaşamı, dünya ve ahiret dengesini kuruş biçimleri günümüz Müslümanları tarafından büyük ölçüde terk edilmiştir. Modern çağın Müslümanları küfrü imana davet gayretinden uzak bir hayat sürmektedir bugün. Cihadın anlam ve kapsamı yanlış anlatıldığı ve anlaşıldığı için de Müslümanların sayısı günden güne azalmaktadır.

Çok az sayıdaki bu Müslüman topluluklar da Batı’nın maddedeki üstün pozisyonuna aldanıp onun ahlakıyla ahlaklanmayı, onun değerlerini en üstün değer ölçüsü görmeyi alışkanlık hâline getirmektedir. Oysa dünya hayatı ve onun içerdiği zevkler ne gerçek ne de değerli değildir.

Şüphesiz değerli olan Allah’a olan iman ve imanın fitne karşısında kazandığı zaferdir. Bu zafer her asırda inananların fitneye karşı kazandığıdır. Bu zaferi kazanmak her kişiye nasip olmayacaktır, bu Allah’ın tercih ve bağışıdır.

Ahiret, dünya ile sıkı sıkıya bağlıdır. Dünya hayatında yaşadıklarımız; iman ve ibadet, belalara sabretmek ve hayatın fitnelerine zaferle karşılık vermek, Allah’ın Müslümanlara vaadi olan cennete bizi ahirete taşıyacaktır. Elbette geçmişte ve daima biz Müslümanların vazifesi; Allah’ı tercih etmek, niyette ve amelde O’nu tasdik etmek ve O’nun davasını fitneden üstün tutmaktır.

Merhum Mısırlı düşünür ve aksiyon adamı Seyyid Kutup tarafından kaleme alınan “Yoldaki İşaretler”, İslâm ümmeti olmak üzere tüm insanlığın, içinde bulunduğu vahim durumun idrakine varması arzusu ile yazılmıştır. Bugün Batı toplumlarının sunduğu ya da dayattığı sistemler; gerek Marksizm gerekse Sosyalizm gibi düşünceler dünyayı yeniden şekillendirmenin telaşına düşmüştür. Ancak şüphe yoktur ki dünyada mutlak nizam yalnızca Allah’ın hükümlerinin uygulandığı İslâm düşüncesi ile sağlanabilir.

Şu an içinde bulunduğumuz hâl, sağlam bir İslâm düşüncesi ve sağlıklı bir imana sahip Müslümanlar için bir zulümdür. Yapılması gereken, fitne ve şirkin doruk noktası olan cahiliye döneminde İslâm’ı yaşamak ve yayılmasını sağlamak için çalışan Sahabe efendilerimizin yolunu takip etmektir. Bu yolda bizim en temel metodumuz kuşkusuz şehadetimizdir. Her türlü olay ve musibet karşısında Sahabe efendilerimizin yaptığı gibi Efendimiz tarafından nakledilen kaidelere uygun çözümler üretmelidir.

Bilinçsiz Müslümanlar ise en kısa zamanda İslâm şeriatının hükümlerinden haberdar olmalı ve bu hükümleri hem devlet hem de toplum düzenine de yansıtmalıdır. Böylelikle İslâm’ın kutlu daveti, geçmişte olduğu gibi yeniden günümüzdeki cahiliye toplumlarına ulaşacak ve hak din egemen olacaktır.

Kaynak Dünya Bizim

YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48