banner39

23.10.2007, 09:53

İslâm'da Özgürlük

İlk bakışta özgürlük ile İslâm'ı bir arada zikretmek çelişkili gibi görülebilir. Çünkü din Allah'a kulluk esasına dayanır: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât: 56). Özgürlük ise bütün bağlardan kurtulmak yaklaşımından hareketle, buna tamamen zıt bir şekilde ortaya çıkar. Özgürlük Partisi'ni "İslâm'da özgürlük yoktur" sloganını seslendirmeye yönelten de işte bu yaklaşımdır.

 

Yine bazıları özgürlük konusunun İslâm kültürüne yabancı olduğunu, çünkü sadece iki alanda güdeme getirildiğini ifade ediyorlar: Birincisi toplumsal alanda, köleliğin karşısında kullanılmıştır. İkincisi metafizik alanda, insanın Rabbi ile olan ilişkisi ve fiillerinde ne ölçüde özgür olduğu meselesinde. Bu mesele kelâmcılar arasında şiddetli tartışmalara yol açmıştır. Bir grup, Allah'ın mutlak kudretinden bir nasibe sahip olacak derecede insanın özgür olduğunu vurgulamış (Mutezile), diğer bir grup ise, insanın fiili ile tabiattaki hareketler arasında gerçek hiçbir farkın bulunmadığını söyleyecek kadar (insanın fiillerinde) Allah'ın mutlak dilemesini savunmuştur.

 

Üçüncü bir grup da arayı bulmaya çalışmış ve insanın "kesb"inden (kendi iradesi ile çalışıp kazanmasından) söz etmiştir. Bu görüş çok kapalı ve anlaşılmaz olarak kalmış, ikinci görüş (Eş'ariye) ise hicri beşinci yüzyıldan başlayıp, son iki yüzyıldır ıslah öncülerinin ortaya çıkışına kadar, neredeyse İslâmî sahanın tamamını kaplamıştır.

 

Acaba İslâm'da, insanî-toplumsal anlamıyla, özgürlükten bahsetmeye imkân var mıdır?

 

1- İrade ve Akıl Özgürlüğü Teklifin (Sorumluluğun) Bir Şartıdır

 

Eğer bakışlarımızı kelâmî sürtüşmelerden, İslâm mesajının tabiatına ve yüksek hedeflerine çevirirsek, söz konusu yapay çelişki de ortadan kalkar.

 

İnsan, ilâh değil, Allah'ın halifesidir. Söz konusu bu halifelik, emredenin Allah ve emredilenin de insan olmasını gerektirir. Yine bu halifelik, halife olanda iki şartın bulunmasını zorunlu kılar: Akıl ve özgürlük. İşte insanın kendisiyle üstün kılındığı -ve diğer bütün mahlûkatın yüklenmekten korktuğu- emanetin özünü bu ikisi (akıl ve özgürlük) teşkil eder: "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi." (Ahzab: 72).

 

Usulcülerin dediği gibi özgürlük ve akıl, sorumluluğun ve teklifin temelidir. Bu, Allah'ın insanı üstün kılmasının bir eseridir: "Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi (üstün) kıldık." (İsrâ: 70). Bu üstünlük, insan fiili için, Allah'a kulluk ile isyanı bilinçli olarak seçmeye dayanan bir hedef getirir.

 

Yüce Allah, doğruluk ile eğriliğin birbirinden ayrıldığını açıklayarak şöyle diyor: "Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf: 19). Yine Yüce Allah, kavminin iman etmeyişine üzülen Peygamberine itiraz ederek şöyle diyor: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. O halde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?" (Yunus: 99). Bundan dolayı namaz, zekât, cihad ve -kadınlar için- örtünmek gibi "İslâmî" eylemler, eğer Allah'ın rızasını isteyen özgür bir irade ve bilinçten kaynaklanmıyorsa bütün değerini kaybederler. "Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız)." (Furkan: 23).

 

İşte burada din ve özgürlük arasındaki görünüşteki çelişki ortadan kalkıyor. Hatta özgürlük de, tıpkı akıl gibi, dindarlığın bir şartı haline geliyor. Doğru dindarlık, -insanın özgürlüğü, onun kulluğu ve ilmi oranında olacağı için- aklı ve özgürlüğü destekler ve onları zaruret seviyesinin üstüne çıkarır.

 

Papa 16. Benedict, İslâm'ın akla ve özgürlüğe karşı olduğunu iddia ettiğinde, İslâm konusunda ne kadar cahil olduğunu veya İslâm'a ne kadar haksızlık yaptığını ifade etmiş oldu. Çünkü İslâm'da olan her şey makuldur, özgürleştiricidir ve İslâm her şeyi incelemeye ve her şeyi tefekkür etmeye çağırır. Çünkü İslâm, sonsuz hikmet sahibinin ve dilediğini yapmaya gücü yetenin katından gelmiştir.

 

Bütün eksikliklerden uzak olan Allah'ın bütün fiilleri hikmet, adalet ve rahmettir. Böyle olan her şey de, hakkında özel bir nass gelmemiş olsa bile, İslâm'dandır. Bununla çelişen hiçbir şeyin de onunla herhangi bir bağlantısı yoktur. (İbn-i Kayyım / et-Turuku'l-Hukmiyye). Çünkü sahih rivayet ile açık bir şekilde aklın kabul ettiği şey arasındaki uygunluk İslâm düşüncesinin temelidir. (İbn-i Teymiye).

 

Bu yüzden, Batı'ya Yunan felsefesini öğreten İbn-i Rüşd, risalelerinin birinde "hikmet ile şeriat arasındaki bağlantının hükme bağlanması"ndan söz ederken yanılmıyor. İbn-i Rüşd, kâinatı bilmenin, onun yaratıcısını bilmenin yolu olduğunu vurguluyor: "Eser hakkındaki bilginin çoğalmasıyla, o eseri yapan hakkındaki bilgi de çoğalır."

 

İslâm medenileşme ve özgürleşme faktörüdür: Nitekim İslâm'ın, Araplar, Berberiler, Türkler, Kürtler ve Afrikalılar gibi son derece bedevî hayat şartları içinde bulunan milletleri, kısa bir sürede geliştirip, Yunan, Rum ve Fars medeniyetleri gibi geçmiş medeniyet miraslarını kuşatıp özümseyecek bir seviyeye çıkarmış olması bunun delilidir. Bu milletler İslâm sayesinde şehirler kuracak, ticarette, ilimde ve sanatta büyük bir sıçrayış kaydedecek bir seviyeye ulaşmışlardır. Bağdat, Kurtuba ve Saraybosna gibi şehirler, İslâm'ın hükmü altında, bütün milletlerin ve bütün dinlerin -putperestlik de buna dâhildir- bir arada yaşadığı mekânlar olmuştur.

 

Evet, bu şehirler, bütün milletlerden ve ırklardan çok sayıda kişiyi kendisine çeken birer medeniyet merkezine dönüşmüş ve insanlara, özgün eserler ortaya koymak için gerekli olan bütün şartları -inanç özgürlüğü ve buna ifade etme özgürlüğü gibi- sağlamıştır. Oysa koyu bir cehaletin için gömülmüş olan Avrupa'da, İslâm medeniyetinden ve Yunan medeniyet mirasından bir şeyler almaya yeltenenler engizisyon mahkemelerinde yargılanmak ve yakılmakla karşı karşıya bulunuyorlardı.

 

Herkese açık olan bu özgür medeniyet merkezleri, eski tatarların ve İspanyollar, Sırplar ve Amerikalılar gibi yenilerinin saldırılarına uğrayarak, bütün birikimlerinin yok olması tehlikesine maruz kaldı. Evet, bu merkezler çağdaş gerici sistemler eliyle, büyük bir yıkıma ve etnik temizliğe maruz bırakıldılar.

 

2- Özgürlük ve Kaza-Kader İnancı

 

Cebir inancının gizli bir şekilde "kaza ve kader" inancında yayılması, İslâm'ın yürüyüşündeki hareketin duraklamasına yol açan etkenlerden biri olmuştur. Islah hareketleri iki yüzyıldan beri cebir inancının karşısına çıkarak, insanın, akibeti hakkında gerçek bir iradeye ve sorumluluğa sahip olduğunu ortaya koydu. Bu durum, kaderin anlamının, tıpkı İslâm medeniyetini kuran ilk neslin anladığı şekliyle canlandırılması yoluyla sağlandı. Yani kaderi, Allah'ın bu kâinat sisteminde ve çok ince şer'i sistemde tecelli eden iradesi olarak kabul ederek. Eğer insanlar bunu anlasalar ve onunla şer'i hükümlere uygun olarak bir ilişki içine girseler, dünya ve ahiret saadetini garanti altına almış olurlar.

 

İşte İslâm'daki özgürlük budur: Kâinatın ve şeriatın kanunlarına bilinçli olarak uymak. Yoksa İslâm'daki özgürlük, her şeyi mübah görmek ve arzulanan her şeyi yapmak değildir. Böyle bir şey hayvanların özgürlüğüdür. İnsanlar ise sadece Allah'ın emrettiği görevleri yerine getirerek, arzularından ve birbirlerine musallat olmaktan kurtulup özgürleşebilirler. Çünkü özgürlük ve sorumluluk birbirinden ayrılmayan iki husustur.

 

Islah hareketinin iki yüzyıldır gerçekleştirmeye çalıştığı temel hedefi, birçok engel ile işlevsiz hale gelmiş İslâmî dinamizmi yeniden ortaya çıkarmaktır. Bu engellerden biri de yanlış kader anlayışına dayanan cebir inancıdır.

 

Büyük ıslahatçı Muhammed İkbal şöyle diyor: "Zayıf Müslüman kaza ve kader ile mazeret beyan eder; güçlü Müslüman ise, Allah'ın kazası ve kaderidir."

 

Zayıflar, kaderi delil göstererek günah işliyorlar. Oysa Kur'an ayetleri Allah'ın kötülüğe ve zulme razı olmadığına şahitlik ediyor. Allah, kötülüğü ve zulmü yasaklıyor ve bunları işleyenleri, tövbe etmedikleri takdirde hem dünyada hem de ahirette en şiddetli azaba uğratacağını söylüyor: "Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar." (Nahl: 90).

 

İslâm peygamberi de Allah'a kötülük ve günahlarla değil, sadece itaat ve ibadetlerle yaklaşılabileceğini bildiriyor. Hz. Peygamber kutsî bir hadiste Rabbinden şunu naklediyor: "Kulum bana, kendisine farz kıldıklarımdan daha sevimli bir şeyle yaklaşamamıştır. Kulum bana nâfile ibâdetlerle de yaklaşmaya devam eder ve sonunda ben de onu severim. Bir kere de kulumu sevdim mi, artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum." (Buhari).

 

Bunun anlamı, kul Allah'a ancak, yüksek derecede muktedirliğe ve özgürlüğe sahip olduğunda yaklaşabilir. Ve kulun önünde, yoluna çıkacak zorlukların üstesinden gelecek başka hayır kapıları açılır.

 

Allah'a yaklaşmak iradî ve isteğe bağlı bir eylemdir. Çünkü Allah insanın önüne tek bir seçenek koymamıştır: "Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) gösterdik." (Beled: 10). İyilikten sapmak da, Allah'ın İblise ve onun yolunu tutanlara tanıdığı bir özgürlüktür. Dolayısıyla bu yolu seçmek varken, Müslümanlar arasında münafık olarak kalmaya ihtiyaç yoktur.

 

Gerçek Müslüman, bilinçli ve özgür bir şekilde, ibadetle Rabbine yönelmeyi seçen kimsedir. Ve bu husustaki gayreti oranında özgürleşir... Sahip olduğu fiil imkânları da özgürleşir... Çalıştığı oranda zorlukların üstesinden gelir... İşte İslâm medeniyetini kuran ilk neslin kader inanca böyleydi.

 

Raşid halife Hz. Ömer Şam'ı ziyaret etmek için çıktığı yolculuk sırasında, orada veba salgını olduğu haberini alır ve yolculuğa devam edip etmeme hususunda beraberindekilerle istişare eder. Bazıları "Allah'ın kaderinden mi kaçacağız?" diyerek, yolculuğa devam edilmesi görüşünü dile getirirler. Halife ise şu sözleriyle bu anlayışa şiddetle itiraz eder: "Biz Allah'ın kaderinden, yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." Yani hastalık sebeplerinden, sıhhat sebeplerine kaçıyoruz. Tıpkı fakirlik sebeplerinden zenginlik sebeplerine kaçtığımız gibi. Böylece ilk önce kişinin içinde özgürleşme gerçekleşir; dışında gerçekleşmesinin de mümkün hale gelmesi için. Sonuçta kul öyle bir yakınlık derecesin ulaşır ki, Rabbi üzerine yemin etse, Rabbi onu doğrular.

 

3- İslâm Kuşatıcı Bir Özgürlük Devrimidir

 

"Kader" önemli olmakla birlikte, İslâm mirasında özgürlük konusunun bu iki alanla sınırlandırılması doğru değildir. Çünkü şeriatın gerçekleştirmek istediği beş temel hedeften (makasıdu'ş-şeria) biri kabul edilen özgürlük, tıpkı şûrâ gibi, sadece cüz'î bir nasstan çıkarılmaz. Bu temel hedefler şunlardır: Dinin korunması, canın korunması, aklın korunması, neslin (nesebin) korunması ve malın korunması. Büyük usulcü fakih İbn-i Aşûr, bu hedeflere özgürlük ve adalet hedeflerini de eklemiştir (Makasıdu'ş-Şeria kitabı).

 

Bu ise ümmetin özgür olmasını gerektiriyor. Üstelik cüz'î olarak değil, hayatın bütün yönlerini kapsayacak şekilde. Çünkü aklın, özgürlüğün ve ilmin yokluğu durumunda, bütün şer'î sorumluluklar düşer. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle diyor: "Allah ümmetimden üç şeyin hükmünü (günahını) kaldırmıştır: Hata, unutma ve bir şeye mecbur edilme (ikrah)." (İbn-i Habban).

 

Kur'an, A'raf suresinin 157. ayetinde Hz. Peygamberin görevini şu şekilde belirliyor: "O Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir." Din, nefislere, akıllara ve bedenlere vurulan ve bu şekilde –hangi gerekçe ile olursa olsun- insanı, insana kul yapan zincirleri kırmak için gelmiştir.

 

Bu yüzden İslâm -kölelik, uluslararası bir sistem ve ekonomik üretimin temeli olmasına rağmen- köleliği getirmemiş veya onu emretmemiştir. Aksine İslâm, köle azat etmeyi teşvik etmiş ve aşamalı bir şekilde köleliğin kaynaklarını kurutacak hükümler getirmiştir. Onun için, -diğer meselelerde olduğu gibi bu meselede de İslâm'ın değerlerinden ve hedeflerinden sapmalar olmuşsa da- âlimlerin dilinde şu söz yaygınlaşmıştır: "Şâri (şeriat koyucu) özgürlüğü süslemiştir (yüceltmiştir)."

 

İslâm özgürlüğe ve özgürleştirmeye bir çağrıdır. Dolayısıyla çağımızda İslâm'ın en büyük teorisyenleri olan Mevdudî ve Seyyid Kutup, İslâm'ı "kuşatıcı bir özgürlük devrimi" olarak tarif ederlerken yanılmamışlardır.

 

Bu devrim, nefsin, aklın ve iradenin derinliklerinden harekete geçer ve toplumsal, ekonomik ve siyasî hayatın her tarafına yayılır. Bireysel, toplumsal, pozitif (müspet), özgür bir eylem olarak... Firavunların ve Karunların zorbalıklarına karşı, özgürleştirici ve cihâdî bir eylem olarak... Ümitsizlik ve başarısızlık, ona ulaşacak bir yol bulamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz." (Âl-i İmran: 139). Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: "Allah'tan yardım iste, aciz olma." (Müslim). Hz. Peygamber küfür (kâfirlik) ile yoksulluğu da bir araya getiriyor: "Az kalsın yoksulluk küfre yakın olacaktı (küfre sebep olacaktı)." (Beyhakî).

 

4- İbadetler Özgürlük İçin Bir Eğitim Metodudur

 

Islah hareketi, Müslümanları işlevsizlikten kurtarmak için, İslâm inancındaki, şeriatındaki ve ibadetlerdeki irade, sorumluluk ve eylem unsurlarını açığa çıkarmaya yöneldi ve bunları, hayatla, davranışlarla, direnişle ve cihatla bağlantılandırdı. Bunlar, bir çeşit laiklik operasyonuyla, neredeyse bütün toplumsal içeriklerinden soyutlanmışlardı.

 

İbadetleri önemsizleştirme görevini tamamlamak için, çeşitli fikir savaşlarına girişildi. Bu savaşlar, dini, siyasetten ve hayattan tamamen uzaklaştırmak temeline dayanıyordu. Amaç ibadetlerin içeriğinin boşaltılmasından sonra, artık ondan ve onun temelini oluşturan inançtan tamamen kurtulmaktı.

 

İşte bu noktada ıslahçılar bir taraftan namazsız, oruçsuz, zekâtsız, haçsız tilavetsiz ve cemaatsiz bir dinde hayır olmadığını, diğer taraftan da ibadetlerin temel amacının, istikameti, Allah korkusunu, insanlara iyilik etmeyi, kötülüğe karşı koymayı, ümmetin güçlü ve gelişmiş olmasını sağlamak olduğunu vurguladılar ve halen de vurguluyorlar.

 

Aynı şekilde bu ibadetlerdeki kardeşlik, hoşgörü, adalet, düzen, özgürlük ve dayanışma gibi insanî değerleri açığa çıkarıp gözler önüne serdiler. İslâm'daki ibadetlerin tamamı, bu değerlerin gerçekleştirilmesine yönelik alıştırmalardır. İnsanın içinin çektiği yemeklerle dolu bir sofranın etrafına oturup, açlığını bastırarak, iftar etmek için ilâhî izni bekleyen bir aile manzarasının açıklaması işte budur.

 

Aynı şekilde Müslümanların ilâhî çağrıya uyup, sabah namazını cemaatle kılmak için fecir vaktinde uykularından silkinip kalkmalarındaki manzara; hacıların ailelerini, mallarını ve vatanlarını geride bırakıp, Allah'ın evinin etrafında toplanmaları ve tek bir sesle telbiye getirmelerindeki manzara; servet biriktirme arzularını yenip, Allah'tan başka bir gözetici olmamasına rağmen, mallarının zekâtlarını cömertçe verenlerin manzarası... İşte bütün bu manzaraların açıklaması İslâm'daki ibadetlerin söz konusu değerleri gerçekleştirmeye yönelik alıştırmalar olmasıdır.

 

Bütün bunlar, ayrıcalığı olan ve dayanışma içinde gerçekleşen, insanın özgürleşmesi manzaralarıdır. Bilinçli ve ihlâslı bir şekilde İslâmi ibadetler okulunda alıştırma yapan bir kimse, başkalarının ulaşamayacağı bir özgürlük seviyesine ulaşır. Bu yüzden yüce Allah, böyle kimseleri savaş meydanlarında, diğer insanlardan on kişiyle tartmıştır: "Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye (kâfire) galip gelirler." (Enfal: 65).

 

İşgal güçlerinin, ibadetlerin arttığı Ramazan ayında yükselişe geçen direnişle mücadele etmeye özel olarak hazırlanmaları bir tesadüf değildir.

 

Gerçekten de, İslâm'ı, "kuşatıcı bir özgürleşme metodu" olarak tarif edenler yanılmamışlardır. Eğer İslâm'ın bütün öncelikleri, her türlü laiklik şekillerinden ve içeriğinin boşaltılmasından uzak bir şekilde yerine getirilirse, -örneğin oruç, şehvet ve arzuları harekete geçiren tüketimdeki ve dizi filmler izlemekteki rekabet yerine, ibadet etmede rekabete dönüştürülürse- özgürleştiricilik misyonunu ifa etmiş olur.

 

Islahçıların din ile hayat, akıl, özgürlük ve ilerleme arasındaki bağları yeniden canlandırma gayretlerinin önündeki her türlü tuzak ve engellere rağmen İslâm yenileniyor ve ilerliyor.

 

 

 

 

Bu makale Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

 

 

 

 

Yorumlar (0)
29
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?