banner15

İstanbul’da hikayesi bilinmeyen camilerimiz

İstanbul,  Galata yakası sahilindedir. Buna “Kurşunlu Mahzen Camii” da derler. Bu cami “Mesleme bin Abdülmelik”  Hicri 98 senesinde  İstanbulu kuşatmasıyla ilgili  olduğundan  burada zikrine lüzum gördük. (Bu senenin mübarek Ramazan ayında  salgın virüs sebebiyle benzer manevi mekanları ziyaret etme imkanı olmadığından  burada sizlerle buluşturmayı uygun gördük)  Yoksa o devrin ve Mesleme’nin hayır eserlerinden değildir.  Bu cami Mithat Efendinin Mufassal Tarihi’nde   (Cild: 2 Sayfa: 208)  beyan ettiğine göre  aslında su sarnıcıdır. Hakikaten şekli ve inşa tarzı onu gösteriyor.  Mesleme bin Abdülmelik  98 tarihinde  İstanbul’u muhasara edip  Galata cihetini zabt edince  susuz olan sarnıcı ibadetgah ve sonra  silah ve mühimmat mahzeni olarak kullandı.  Bizans İmparatoru ile barış anlaşması yapıp  İstanbul’dan ayrıldığında içerisine bazı eşya bırakılarak yapılan anlaşma  mucibince  sed edildi (kapatıldı) ve kapısına kurşun akıtıldı.  Bu yüzden “Kurşunlu Mahzen” olarak isimlenmiştir. 

Hicri 1165 (Miladi: 1752) senesinde, Sultan Birinci  Mahmud’un  daveti üzerine İstanbul’a gelmiş olan   Şam ulema ve salihlerinden  Şeyh Muhammed Efendi El Muradî rüyasında  Üsküdar’dan Galata’ya bir köprü kurulmuş olduğunu  ve üzerinden melaike-i kiramın Galata cihetine  geçtiklerini ve sebebini sorup  Kurşunlu Mahzen içinde  medfun bazı Tabiini ziyarete gittiklerini  söylediklerini görmüş ve bunu Sadrazam Köse Mustafa Bâhir Paşa’ya bildirmişti (1). Mustafa Bahir Paşa Paşa mahzeni açtırıp temizlettirdi. İçinde hakikaten  birkaç kabir görüldü. Sözkonusu mahzen, Sultan Birinci Mahmut namına  cami olarak kullanıldı. Orada ilk kılınan Cuma namazında Sultan Birinci Mahmut da bulundu.  Namaz kıldıktan sonra  sadrazama,   hayra vesile olduğu için bir samur kürk giydirdi. (hil’at giydirdi).

Adıgeçen Şeyh Muhammed Efendi el Muradî, Şam Müftüsü ve  “Silk el Dürer” sahibi  “Muhammed Halil Efendi El Muradî”nin büyük babasıdır. Hal tercümesi “Silk el Dürer” de   varsa da zikrettiğimiz rüyadan bahis yoktur.  Sicill-i Osmanî de Mustafa Bâhir Paşa’nın   tercüme-i halinde ve İstanbul’un camilerini anlatan emsalsiz kitap “Hadikatü’l Cevami”de  bundan bahsedilmiştir.

Yer altı Camiinin dört kapısı vardır. İkisi karaya ikisi deniz cihetine açılır. İçinde üç kabir mevcuttur. Havlusunda abdest muslukları  ve kapısı haricinde bir çeşme vardır.
Mösyö Arnest Manburi İstanbul için hazırladığı “Rehber-i Seyyahin”de (Turistler için hazırladığı Rehber) kitabında  Yer altı Camii hakkında şu malumatı verir:

“Bu cami  Sultan Birinci Mahmud tarafından H. 1164’te tesis kılınmıştır.Nakşibendi Meşayihinden   Şeyh Muradzade Muhammed Efendi’nin,  malumat-ı tarihiyyeye (!)  istinaden  vukubulan müracaatı üzerine  Sultan Birinci Mahmut  zamanında bu mahalde yapılan araştırmalar ve kazılar neticesinde  iş bu camiin işgal etmekte olduğu mahalle vaktiyle İstanbul’un muhasarası ve Galata’nın da fethi sırasında Emeviler tarafından ilk defa olarak  bir cami inşa edilmiş olduğu tezahür eylemiştir. Mimari tarzı  ve  vaziyeti, eski kaynaklara göre tedkik edilince burasının  Galata Kulesi  temel inşaatı aksamından  olduğu anlaşılıyor ki  vaktiyle Haliç’i kapatan zincir buradan başlar idi.  Filhakika cami müteaddit ve kalın pilyayeleri (2) ve aralarında da engin ve gayet dar geçitleri havi  yer altı bir bina halindedir. Üst kısmında liman dairesini taşımakta olan bu âbide kadîm Galata surunun dış tarafına dayanmaktadır.”

(1)  Mustafa Bahir Paşa üç defa sadrazamlık makamına geçmiş ve 1138 senesi Şevvalinde Üçüncü sadaretten  azl ve Midilli’ye nefyolunarak orada idam olunmuştur.  Eyüp’te Otakçılar’da bir camii ve tekkesi vardır. Şair ve mahirdir. Bu iki beyt onundur:

Sipihre  gönderelim nâle-i  bülendimizi
Cihana bildirelim  bari kendi kendimizi
Bu nazm ile varalım hâk-i pâk-i devlete 
Çok oldu görmeyeli  Bâhira Efendimizi  

      
Yer altı Camiinde bulunan türbeler.

Not:1) Süfyan bin Uyeyne’nin Vehb bin Huşayre ile birlikte burada (Karaköy’de)  şehit olduğu  söylenmekte ise de,  klasik kaynaklarda Süfyân’ın 1 Receb 198’de (25 Şubat 814) Mekke’de vefat ettiği ve Harem-i Şerif’e 1 km. mesafedeki Hacûn bölgesinde defnedildiği belirtilmektedir.  (İslam Ansiklopedisi)  Amr bin El-As’ın tübesi ise Kahirededir. Bu kabirler muhtemelen   bu büyük şahsiyetlere izafe edilen makamlar olabilir.

BABIALİ’DE HASAN HÜSEYİN MESCİDİ

İstanbu’da. Babıali civarında. Fevkanidir. “Hasan Hüseyin Mescidi” namıyla meşhurdur. Hace Kasım Kunanî yaptırmıştır. Hadikatü’l Cevami, (Cild:2 Sayfa: 96) şöyle denilir:
“Ebu Eyyüb Ensari Radiyellahuanh Elbâri Hazreterinin hizmetlerinde bulunan iki zat ki birinin ismi Hasan diğerinin ismi Hüseyindir. Kayser-i Rum izni ile  İstanbul’a gelip beldeyi temaşa ederlerken bazı küffarın yersiz sataşmalarına maruz zkalırlar. Tabiinden  bu iki zatı öldürmek isterler. Adıgeçenler firar ederlerken yetişip birini adıgeçen mescidin olduğu mahalde (Babıali yakınlarında)  ve diğerini dahi yakınında şehit ederler ve o zaman mezkur mahalde bina öldükleri mahallere defn ederler. İşte adıgeçenlerden  Hasan isimli zat mezkur  mescidin altında ve Hüseyin dahi kapısı karşısında vaki yokuşun ortasında  müstakil türbede medfun olduklarından  sözkonusu mesci onların ismiyle yad olunur.”

(2) Pilyaye:  Kesme kuvvetini karşılamak üzere betonarme kiriş ve döşemelere yerleştirilen, özel şekilde bükülmüş betonarme demiridir.

Not: 2)  Asr-ı Saadeti  ve benzer mekanları tarihi olayları akıcı bir lisanla anlatan Ömer Döngeloğlu hocamıza Allahtan rahmet ve mağfiretler dilerim. Bu yazıyı ona ithaf edelim.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatih
Fatih - 5 ay Önce

Mescidin hikayesi var ama ortada mescid yok. Bir de hocam İstanbulun siluetini laikleştirmek için Fransız Mimar Henry Prost'un dozerlerle yollara denk getirdiği camilerin hikayelerini yazsanız. Tabi okumaya yürek dayanırsa....

banner39

banner50

banner47

banner48