Kapitalizmden kurtulmalı mıyız?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul renkli ve sıcak olaylara sahne oldu. IMF ve Dünya Bankası'nın yıllık toplantıları bu tarihî şehrimizde yapıldı. Çok sayıda yabancı katılımcı dünyanın her yanından İstanbul'a aktı. Küreselleşme karşıtları bol bol gösteri yaparak toplantıları protesto etti.

Bir sosyalist gazeteci IMF başkanına ayakkabı fırlattı. Değişik gruplar Taksim, Dolmabahçe gibi yerlerde nümayişler gerçekleştirdi. Ne yazık ki zaman zaman şiddet de kullanıldı ve insanların ve firmaların mallarına zarar verildi.

IMF-Dünya Bankası toplantılarını protesto edenler genelde sol gruplardı. Ancak, sağ kesimlerden de sosyalist tezleri tekrarlayan eleştiriler geldi. Gösterilerde kullanılan sloganlar, basın açıklamaları ve medyada yer alan kimi yazılar protestocuların aşağı yukarı şu görüşte olduğunu ortaya çıkardı: IMF ve Dünya Bankası kapitalizmin temsilcisidir. Dünyadaki açlık, yoksulluk ve eşitsizlikten kapitalizm sorumludur. Son krizin sebebi de kapitalizmdir. İnsanlığın kapitalizmden kurtulması gereklidir. Bu olursa açlık, sefalet ve eşitsizlik ortadan kalkacaktır. Dünya daha iyi bir gezegen olacaktır. Acaba öyle midir?

Kapitalizm sevimsiz bir kelimedir ve aslında sosyalistlerin icadıdır. Geçen yüzyılın sonlarından günümüze sosyalist entelektüel hegemonya o kadar koyu olmuştur ki sosyalistler muarızlarının adlarını bile belirlemiştir. Kapitalizm terimi liberal filozoflar tarafından pek tutulmamıştır. Mises, Rand, Rothbard gibi bazı yazarlar tarafından benimsenmekle beraber Hayek'in de aralarında bulunduğu önemli ve geniş bir grup bu adlandırmayı reddetmiştir. Onlar savundukları sisteme genel olarak serbest piyasa ekonomisi, hür ekonomi gibi adlar vermeyi tercih etmiştir. Hatta sırf bu ihtiyaca cevap vermek için Hayek, catallaxy denilen bir terim geliştirmeye çalışmıştır. Bununla piyasa işlemlerinin ekonomik boyutu aşan özelliklerine dikkat çekmek istemiştir.

Sosyalistlerin icadı olmasına ve bütün sevimsizliğine rağmen kapitalizm terimini tamamen reddetmek de zor görünmektedir. Zira, kapitalizm adı verilen şeyin sermaye oluşumu ve kullanımıyla kaçınılmaz bir ilişkisi vardır. Ancak, bütün liberaller bilirler ki kapitalizmin iki ana türü mevcuttur: Serbest piyasa kapitalizmi veya liberal kapitalizm ve devletçi kapitalizm. Bugün ABD kapitalizmi veya düz olarak kapitalizm diye anılan şey liberallerin kınadığı ve karşı çıktığı devletçi kapitalizmdir. Devletçi kapitalizm serbest piyasaya dayanmaz, kontrollü ve manipüle edilmiş piyasayı öngörür. Bu sistemde devlet bir işadamları grubuyla birlikte ekonomik hayatı önemli ölçüde kontrol eder. Milli güvenlik, milli sanayi, fakirlerin korunması, sosyal devlet gibi kavramlarla kamufle ederek serbest teşebbüsü budar ve rekabeti önler. Bu sistemden kazançlı çıkanlar kendi güç ve bilgileriyle iş yapan gerçek müteşebbisler veya akşam evine ekmek götürme mücadelesi veren fakirler değil ekonomik güçle siyasi gücü birbirine eklemleyen egemen zümrelerdir.

LİBERAL KAPİTALİZM, DEVLETÇİ KAPİTALİZME KARŞIDIR

Bu yüzden liberaller devletçi kapitalizmi değil serbest piyasacı kapitalizmi savunurlar. Devletçi kapitalizmi yanlış bir model olarak görürler. Başka bir deyişle liberaller büyük firmaların değil serbest rekabetin taraftarıdırlar. Şu veya bu işletmenin özel ve öznel durumuyla ilgilenmezler. Tüketiciye en iyi hizmet eden şirketlerin yaşayacağı ve diğerlerinin tasfiye olacağı veya kendini yenileyeceği serbest rekabet ortamını savunurlar. Bugün kullanma lüksüne sahip olduğumuz birçok mal ve hizmetin serbest rekabet ortamında var ve kullanılabilir hale geldiğini bilirler. Tüketicileri bürokrat ve politikacıları tavlama ve "satın alma" gücüne sahip işadamlarının şerrinden rekabetçi piyasanın koruduğundan emindirler.

IMF ve Dünya Bankası liberal kapitalizmin değil devletçi kapitalizmin organlarıdır. Bu kurumlar Soğuk Savaş döneminde baskın bir devletçilik çizgisindeydiler. Sosyalizmin çöküşünden sonra herkes gibi piyasa ekonomisine daha yakın bir noktaya geldiler. Ama hiçbir zaman tam piyasacı olmadılar. Liberal açıdan bu kurumların varlığına karşı çıkmak için birçok sebep vardır. IMF kredi piyasalarında bir merkeziyetçiliği dayatmakta ve böylece rekabeti engellemektedir. Dünya Bankası farklı ihtiyaçlara aynı kalıp çözümleri devletler aracılığıyla toplumlara empoze etmektedir. Merkeziyetçi oldukları için bu kuruluşlar siyasi manipülasyonlara çok açıktır. Nitekim, genelde Batı dünyası özelde ABD tarafından siyasi amaçlarla kullanılabilmektedir. Liberaller her merkeziyetçiliğe olduğu gibi buna da karşı çıkmak durumundadır. IMF ve Dünya Bankası siyasi kuruluşlardır. Devletlerle çalışırlar, piyasa aktörlerinin önünü keserler. Yanlışları sürdürmeleri veya örtmeleri için devletlere kredi açarlar. Sonra devletlerin çarçur ettiği paraların ödenmesini sağlamak için vergi mükelleflerinin limon gibi suyunun sıkılmasını talep ederler.

Ancak, IMF ve Dünya Bankası'na liberal açıdan karşı çıkmakla sosyalist açıdan karşı çıkmak arasında ciddi bir fark vardır. Liberaller daha iyi ve daha çok piyasa ekonomisine ulaşmak için bu tür devletçi ve merkeziyetçi kuruluşlar ortadan kalksın isterken, sosyalistler piyasa ekonomisinin tümden yok olması için IMF ve Dünya Bankası'nı topa tutmaktadır. Liberallerin merkeziyetçi dünya finans kuruluşlarının yönlendirdiği kredi mekanizmasından çok daha etkili ve başarılı olduğu ispatlanmış bir çözüm önerisi vardır. Buna karşılık sosyalistlerin gerçekte neye karşı çıktığı ve neyi savunduğu meçhuldür. Onların muhalifliği sadece satıhtadır ve sahtedir, zira sözüm ona karşı çıktıkları merkeziyetçilik ve tekelleşmenin daha kötüsü savundukları model tarafından yaratılmaktadır.

Piyasa ekonomisinin ne olduğunun ve insanlığa neler sağladığının bilinmemesi çok acıdır. Piyasa ekonomisi medeniyetin temel unsurudur. Bu hem iktisadi hem de siyasi ve hukuki açıdan böyledir. Piyasa ekonomisine karşı çıkmak insanlığın açlık, sefalet ve eşitsizliğin mahkumu olacağı; herkesin bir dilim ekmek için insan kardeşlerine karşı canavar kesileceği; eşitsizlik ve ekonomik tahakkümün egemen olacağı bir dünyaya davetiye çıkarmaktır. Özgürlüğün altyapısına; insanların bireysel tercihlerini korkusuzca yapma ve yaşama imkânına sahip olacağı sosyal ortama; en çok zayıfın ihtiyaç duyacağı hukukun hakimiyetine; siyasi gücün sınırlı ve kurallı olmasına karşı çıkmak ve kaba devlet gücünün nadiren tezahür eden iyi niyet ve anlayışına hayatımızı ve varlıklarımızı emanet etmektir. Daha açık söyleyelim, piyasa ekonomisine karşı çıkmanın fiili anlamı barbarlığa kur yapmaktır.

Ne yazık ki bu gerçekler popüler kültürün telkinlerine terstir. Her yerde her zaman insanlara kadir-i mutlak bir devletin insanları besleyebileceği, herkese her şeyi sağlayabileceği, haksızlık ve eşitsizlikleri giderebileceği, ekonomik kalkınmayı başarabileceği propaganda edilmektedir. Böylece devlet adeta bir yeryüzü tanrısına çevrilmektedir. Devletçilik ekonomik hayatta güya sağlayacağı faydalar üzerinden savunulur ve telkin edilirken, ekonominin patronu olan bir devletin aynı zamanda insanlara doğru din, doğru düşünce biçimi ve doğru hayat tarzı buyurma noktasına da geleceği göz ardı edilmektedir. Ve bu sağlıksız bakış siyasi yelpazenin her yerinde, hem sağında hem solunda, kendini göstermektedir. Bu yüzden, protesto gösterilerini aynı zamanda devletçi zihniyet ve kültürün bir dışa vurumu olarak okumak haksızlık olmaz. Asıl kurtulmamız gereken tekelci devlet kapitalizmi ve ona karşı çıktığını zanneden ama onun yarattığından daha kötü bir tahakkümü yaratma peşinde koşan bu devletçi sosyalist zihniyettir. a.yayla@zaman.com.tr
 
Kaynak: Zaman

 

YORUM EKLE

banner39