banner39

Kıbrıs sorunu ve Türkiye'nin Kıbrıs'taki uluslararası haklı tezleri

Tüm bu tarihsel süreç ve BM tarafından onaylanan ilgili uluslararası sözleşmeler; Kıbrıs Türkleri'nin haklılığını, Türkiye'nin ise garantör ülke olarak adadaki varlığının meşruiyetini resmi olarak ortaya koymaktadır.

Kıbrıs 04.10.2022, 15:28 04.10.2022, 15:34
Kıbrıs sorunu ve Türkiye'nin Kıbrıs'taki uluslararası haklı tezleri

Kıbrıs sorunu, uluslararası ilişkiler alanında dünyadaki belki de en uzun süre müzakere edilen sorunlardan birisidir. Lübnan, İsrail-Filistin, Tayvan, Keşmir, Abhazya-Güney Osetya ve Karabağ gibi bu anlamda uluslararası literatüre 'dondurulmuş sorunlar' olarak giren meselelerden birisi de Kıbrıs meselesidir.

Adadaki en büyük problem, İngiltere'nin yüzyıllar boyunca uyguladığı bölerek yönetme ve çekildiği alanlarda gerisinde bu minvalde bıraktığı 'etki alanı' yaratma stratejisi dahilindeki sorunlardır.

İngiltere'nin Kıbrıs'da uyguladığı bu stratejiyi, İngiltere'den bağımsızlığı kazanmış olan bir çok alanda görebiliriz.

Bir örnek vermek gerekirse, dünyadaki çok sayıda örneklerden birisi Keşmir meselesidir. İngiltere, ikinci dünya savaşından sonra bölgeden ayrılırken Hindistan ve Pakistan arasında çizdiği sınır ile, müslümanların çoğunlukta olduğu Keşmir bölgesini Hindistan'a bırakmıştır. Ve bu nedenle bölge günümüzde bile hala çatışmalara sahne olmaktadır.

1960 yılında Kıbrıs Adası; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin "Kuruluş, İttifak ve Garanti" adındaki üç anlaşmayı imzalaması ile bağımsızlığını kazanmıştır. Ancak İngiltere'nin ilgili politikası bu anlaşmalardan sonra bile diğer noktalarda olduğu gibi Kıbrıs'da da kendini göstermeye başlamıştır.

Kıbrıs Adası'nda bulunan Rumlar, Yunanistan'ın da kışkırmaları ve Enosis hayali ile, 1963 yılında tek taraflı olarak Kıbrıs Anayasası’nı değiştirmek için adım atmıştır. Hedefleri ise Türk toplumunu zorunlu göçe zorlayarak, Kıbrıs Adası’nı Türk toplumundan arındırmak olmuştur.

Bu hamlenin ardından adadaki taraflar arasında çatışmalar başlamıştır. Rumlar tarafından anayasa değişikliği ile başlatılan süreç, Türklerin Ada’nın sadece % 3’üne sıkıştırılıp, Ada’nın zor yoluyla "Helenleştirilmesi" girişimlerine dönüşmüş ve çatışmanın fitilini ateşlemiştir.

Kıbrıs Türk toplumunun toprakları, tarihi ve siyasi varoluş hakkı ellerinden alınmak istenmiş ve katliamlara kadar varan baskılar, BM ve İngiltere tarafından yok sayılmıştır.

1963 yılındaki bu kriz BM'nin devreye girmesi ve garantör tarafların arabuluculuğu ile 1967 yılına kadar durulmuş ve BM öncülüğünde üç garantör ülke olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin askerlerinden oluşan bir Barışı Koruma Gücü oluşturulmuştur.

Ancak İngiltere'nin çıktığı noktalardaki strateji, Keşmir örneğinde olduğu gibi yine devreye girmiş ve ordulara komuta için görevlendirin İngiliz general tarafından, Lefkoşe haritası yeşil bir kalemle ikiye bölünmüştür. Yeşil hat denilen kavram bu şekilde oluşmuştur.

Diğer yandan Yunanistan’ın gizlice yürüttüğü faaliyet ile adada sayısı 20 bini bulan bir Yunan askeri gücü de konuşlandırılmıştır.

İşte bu gelişmelerden sonra 1974 yılına kadar, Rumların ve Yunanistan'ın oluşturduğu bu askeri birimler tarafından çok sayıda baskı, zulüm hatta katliam derecesinde faaliyetler gerçekleştirilmiştir.

Ayvasıl Katliamı, Kumsal Katliamı, Agios Vasileios Katliamı, Limasol Katliamı, Gazimağusa Katliamı, Ağrotur-Dikelya Katliamı ve Geçitkale Katliamı gibi olaylarda binden fazla Kıbrıs Türkü hayatını kaybetmiştir.

Bütün bu katliamların ardından 1974’e gelindiğinde Kıbrıs’ta Rum yöneticiler arasında görüş ayrılıkları da had safhaya çıkmıştır. Rum kesiminin lideri Makarios, Türkiye’nin müdahalesinden çekindiği için sosyo- ekonomik yöntemlerle Türk halkını adadan koparmak isterken, Kıbrıslı Rumlardan oluşan silahlı örgüt EOKA'nın lideri Nikos Sampson ise Enosis’i gerçekleştirmekte acele etmek istemiştir. Ve 15 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki cunta yönetiminin desteğini alarak Makarios’a karşı bir darbe yaparak yönetimi ele geçirmiştir.

Bu kadar katliamın ardından darbenin de gerçekleşmesi sonrası Kıbrıs Türk halkının adadaki yaşam güvencesi neredeyse kalmamıştır.

Darbenin hemen ardından Türkiye, garantörlük antlaşmasına dayanarak İngiltere’ye ortak müdahale önerisinde bulunmuş ancak İngiltere’nin cevabı olumsuz olmuştur. Bunun üzerine Türkiye, uluslararası hukuktan doğan garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a çıkartma yaparak Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmiştir.

Bu harekât ile Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı önlenerek darbeden sadece bir yıl sonra, 1975’te Viyana’da gerçekleşen göörüşme ile BM gözetiminde Rauf Denktaş ve Glafkos Klerides arasında nüfus mübadelesi antlaşması gerçekleştirilerek artık resmi olarak adada iki kesim oluşmuştur.

Anlaşma doğrultusunda 180 kilometre uzuluğunda ve 7 kilometre genişliğinde bir ara bölge ile iki kesim birbirinden resmen ayrılmıştır. Anlaşmanın hemen ardından Türkiye, Kıbrıs’ta bir kolordu konuşlandırarak, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini garanti altına almıştır.

Harekâtın ardından önce 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti, sonrasında ise 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğu resmen ilan edilmiştir.

[15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğu resmen ilan edildi]

Tüm bu tarihsel süreç ve BM tarafından onanan ilgili uluslararası sözleşmeler; Kıbrıs Türkleri'nin haklılığını, Türkiye'nin ise garantör ülke olarak adadaki varlığını resmi olarak ortaya koymaktadır.

Türkiye'nin uluslarası hukukta haklı tezleri

1959'da imzalanan Zurih ve Londra Antlaşması, "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin temelini oluşturmaktadır. Bu antlaşmada varılan esaslar Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na da temel olmuştur.

Zürih anlaşmasına göre; "Kıbrıs devleti, cumhurbaşkanlığı rejimine dayanan bir Cumhuriyet olacaktır. Cumhurbaşkanı Rum ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk olacak ve genel oy verme yöntemiyle, Ada’daki Rum ve Türk toplumları tarafından ayrı ayrı seçileceklerdir.

Türkler azınlık statüsünde değil, kurucu ortak olarak yönetimde yer alacak ve Türk Cumhurbaşkanı yardımcısının veto hakkı bulunacaktır.

Yine anlaşmaya göre; hükümette 7 Rum, 3 Türk bakan olacaktır. Millet Meclisi üyelerinin %70’i Rum toplumundan %30’u da Türk toplumundan seçilecektir."

Fakat garantör ülkeler ve BM tarafından onaylanan bu anlaşmalara rağmen, bütün bu şartlar özellikle Yunanistan'ın kışkırması sonucu, önce 1963 yılında tek taraflı anayasa değişikliği girişim, ardından da 1974 yılındaki darbe ile Rumlar tarafından bozulmuştur.

Kıbrıs'ta 1963 yılında yaşanan çatışmalardan sonra ABD ve İngiltere, Güvenlik Konseyi‟nde kabul edilmesi için yeni bir karar tasarısı hazırlamışlardır. Bu tasarıda, Kıbrıs‟ın bağımsızlığını sağlayan belgelerin Zürih ve Londra Antlaşmaları'nda olduğu üzere devam edeceği ve garantör devletlerin her birinin ayrı ayrı müdahale hakkının bulunduğu yeniden karara bağlanmıştır.

4 Mart 1964 günü kabul edilen bu karar, 1974 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Yani Türkiye'nin Kıbrıs'a yaptığı çıkarma harekatı hem Zurih ve Londra Antlaşmaları hem de bu kararla meşru bir harekat olma statüsündedir.

BM Güvenlik Konseyi'nde 1960 yılından günümüze kadar Kıbrıs konusunda 100'den fazla karara imza atmıştır. Bu kararların büyük çoğunluğu, adadaki Barış Gücü'nin görev süresini her yıl uzatan rutin kararlardan oluşmaktadır.

1974 yılından sonra ise genel itibari ile Türkiye, bu haklı tezlerle harekat yapmasına rağmen adada 'işgalci' olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Fakat bu tarihten sonra Yunanistan ve Rumların tek taraflı eylemleri hakkında neredeyse hiç olumsuz karar alınmamıştır.

Türkiye'nin uzlaşmacı tutumu ise Anna Planı'nda olduğu gibi Rum ve Yunan yönetimleri tarafından sürekli reddedilerek adadaki çözümsüzlük süreci tırmandırılmıştır.

Diğer yandan GKRY'nin AB'ye katılımı ve Kıbrıs Ada'sını tek başına temsil etme misyonu ile hareket ederek imzaladığı uluslararası anlaşmalar tamamen bu anlaşmalara ve uluslararası hukuka aykırıdır.

Kıbrıslı Rumların AB süreci ve uluslararası anlaşmaları imzalaması, 1960 "Kuruluş, İttifak ve Garanti" anlaşmalarında yer alan "Kıbrıslı Türklerin veto hakkını" görmezden geldikleri anlamına gelmektedir. Bu kararlarla Rumlar, 1959 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı’na Dair Zürih ve Londra Anlaşmaları”nın 8. Maddesi ile “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın” 50. Maddesinin 1. Fıkrasını ihlal etmişlerdir.

Kıbrıslı Rumlar, Avrupa Birliği ile ve dolayısıyla Yunanistan’ın da dâhil olduğu 27 AB ülkesiyle birleşmek suretiyle, 1960 Garanti Anlaşması’nın 1. ve 2. maddesinde yer alan 'Adanın tarafları başka ülkeler birleşemez ve tek taraflı olarak uluslararası sözleşmelere taraf olamaz" ilkelerini ihla etmiştir.

Kıbrıslı Rumların AB üyeliği aynı zamanda, BM Güvenlik Konseyi’nin 649 (1990) sayılı Kararına da aykırılık teşkil etmiştir. Söz konusu Karar, mevcut durumu daha da kötüleştirecek adımlardan kaçınmaları için her iki tarafa da çağrıda bulunmaktadır.

Sonuç:

Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin uluslararası hukuk anlamında, çok net ve haklı olduğu argümanları net bir şekilde görülmektedir.

Kıbrıs sorunu, sadece adada yaşayan tarafların ortak bir paydada buluşarak bir uzlaşmaya varmaları sonucunda çözülebilecek bir sorun olmaktan çıkmıştır.

Tek taraflı eylemlerine devam eden, uluslararası hukuku ve sözleşmeleri yok sayan GKRY, artık haksız şekilde taraf olduğu kesimlerce de açık bir şekilde korunmaktadır. Örnek olarak; garantör olmalarına ve maddeleri bilmelerine rağmen İngiltere ve Yunanistan hukuksuz bir şekilde GKRY'nin AB'ye üyeliğini veto etmemişlerdir.

ABD'nin adalardaki üs hamleleri ve son olarak GKRY askerlerini eğitmek konusundaki hamlesi, artık 'kuklaların ardındaki kuklacıların' kendilerini tam anlamı ile gösterd Artık ciddi bir eylem planı ile harekete geçilmesi ve başta diplomatik bir seferberlik başlatılması, diğer yandan ise KKTC başta olmak üzere bölgeye aynı ölçekte askeri misilleme yapılması kaçınılmazdır. 

Gelinen noktada Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki yükselen gerilim de gözönüne alındığında artık KKTC'nin uluslararası camiada tanınması için adımlar atması gerekmektedir. Tabiki bu oldubittiye getirilecek bir konu olmadığı gibi geniş anlamda yankıları ve tepkileri olacak bir konudur.

Fakat artık; Libya'dan Karabağ'a, Doğu Akdeniz'den Suriye'ye kadar birçok alanda kendi çıkarlarını önceleyen ve tam bağımsız bir politika izleyen Türkiye, bu meseleyi de çözecek dirayet ve kudrete sahiptir.

Kaynak: gdh.digital / Adem Kılıç

Yararlanılan Kaynaklar: daccess-dsny.un.org – un.org - The European Union and the Cyprus Problem: A Story of Limited Impetus - Yearbook of The United Nations - General Assembly Official Records, Eight Session -KKTC Enformasyon Müdürlüğü Arşivi - KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi - Türk Ajansı Kıbrıs Arşivi - UN Official Records of The General Assembly

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?