banner39

Aydınlanmış devlet patronluğu

Hüsamettin Arslan’ın, Muhafazakâr Düşünce’de yayınlanan yazısı, Türkiye’deki akademinin sorunlarını “esaslı” bir biçimde tartışmaya katkı sunduğu için değerli. Yazının başlığı pek çok şeyi açıklıyor aslında: “ Aydınlanmış Devlet Patronluğunda Bilim 1933 Türk Üniversite Reformu ve Sürgün Alman Bilimadamları”

Kültür Sanat 10.09.2013, 10:46 10.09.2013, 10:46
Aydınlanmış devlet patronluğu

Asım Öz - Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Akademinin yüzeylerinde olup bitenlerin tamamının açılarak gözler önüne serilmesi mümkün mü? Kıvrımlar, kırışıklıklar ve izler. Peki, akademiyi ne iyileştirecek? Ne olduğunu kimse bilmiyor ama en azından ve öncelikle şunu biliyor bazıları: iyileşmenin gerekliliği.

Muhafazakâr Düşünce dergisinin 35. sayısı bir "bütün" hâlinde akademiyi mercek altına alıyor. Dergide, üniversite olgusunun nasıl doğup geliştiği ve bununla bağlantılı olarak Türkiye'deki "üniversite sorunu" öncelikle ele alınan konular. Üniversitelerde meydana gelen dönüşümlere yakından bakıldığında, Türkiye'nin üniversite sorununun her şeyden önce, bir siyaset ve siyasallaşma sorunu olageldiğini söylemek mümkün olacaktır. Bu bağlamda ilk hatırlanması gereken "olay" 1933 Üniversite Reformudur. Bu "olay"la birlikte devletin yürüttüğü radikal dönüşüm politikaları üniversiteleri de kapsamış ve onları Cumhuriyetin ileri karakollarına dönüştürmüştür.

Dergide bu çerçevede önemli bir yazı yer alıyor. Hüsamettin Arslan'ın yazısı, akademinin Türkiye serencamının güç ve iktidarla alakasını hatırlatan "ikame" bir yazı olmuş olsa da eksikliğin gücüne dayandığı için yani bizzat eleştiri olduğundan okunmaya değer. Bu yazının neden "ikame" bir yazı olarak anıldığını, Arslan'ı yakından takip edenler yahut "birincil okurları" hatırlayacaklardır. Belki bu minvalde, üstada sitem de edeceklerdir. Arslan'ın yazısının başlığını okuyalım evvela: " Aydınlanmış Devlet Patronluğunda Bilim 1933 Türk Üniversite Reformu ve Sürgün Alman Bilimadamları". Şunu da hatırlatmamız lazım; yazının içinde 1933'te yaşanan gelişmeler başlığın aksine devrim olarak tanımlanıyor. Yani başlıkla içerik farklılaşıyor. "1933 Üniversite Devrimi" demekle "Üniversite Reformu" demek arasındaki farkı şöyle izah ediyor Arslan: "1933 Türk Üniversite Devrimi ("reform" kavramı yerine "devrim" kavramını tercih ediyorum; çünkü olayın "Cumhuriyet ve Ulus Devlet Projesi" diye adlandırabileceğimiz daha kuşatıcı bir "devrim"in, sıralamada "harf" devriminin hemen arkasına yerleştirilebilecek bir "mini devrim" olduğunu düşünüyorum; söylemeye bile gerek yok ki, "aşağıdan" devrim değil, "yukarıdan" devrim." Tabii bizim de sormamız icab eder bu izahtan sonra: Yazar, içerikte ısrarla devrim sözcüğünü kullanmak gerektiğini ifade ederken, başlıkta reform sözcüğünü kullanma tercihinin izahını da yapmalı değil miydi?

DEVLET TAHAYYÜLÜNDE AKADEMİ

Üniversitenin Türkiye seyri bir bakıma toplumumuzun iki yüzyılı aşan uzun bir zaman dilimini kapsayan modernleşmesiyle alakalı. Arslan, Batı'da üniversitenin ortaya çıkışıyla Türkiye'de üniversitenin ortaya çıkışına zemin hazırlayan sebeplerin birbirinden oldukça farklı süreçlerin ürünü olduğu tespitini yapıyor ilkin: "modern Batı'da üniversite "yükseliş/ilerleme" sürecinde ortaya çıkmışken, Türkiye'de bir çöküş sürecinin, daha mutedil bir deyimle, çöküşten kurtulma sürecinin ürünüdür. Bütün krizler çöküşe imada bulunmasalar bile, çöküşler krizlerdir. Türkiye'de üniversite bir krizin ürünüdür. Buradan doğan sorun, "zayıf ve güçsüz olanın" hazımsızlığının kronikleşmesidir. Kronik izlenimi veren bu hazımsızlığın Türkiye'deki tipik mekanlarından biri, bilimsel hayat ve üniversitedir."

Arslan'ın yazısı üniversite meselesinin ele alınmasında farklılıkları değil benzerlikleri öne çıkaran bir bakış açısına sahip. 1933 Türk Üniversite reformundan başlayarak ele alıyor akademi dünyasında olup bitenleri. Bu reformu yapan iradenin nasıl bir akademi tahayyül ettiğini ortaya koymak amacında olan Arslan'ın yazısının öne sürdüğü tez, makalelerinde yahut kaleme aldığı önsözlerde karşımıza çıkan bakış açısını yansıtır nitelikte: "Türkiye'de üniversite sorunu, başka her şeyden önce "politik" ihtilafların ürünüdür. Bir asırdır devam eden tartışmalarda kemikleşen bu ihtilaf, Türkiye'nin kültürel muhafazakârları ile modern muhafazakârları arasında cereyan etmektedir. Daha açık bir dille; üniversite konusundaki ihtilaf, bugün ulaştığı form itibarı ile toplumumuzun "Hz. Muhammedsiz İslamcılarıyla", "Mustafa Kemalsiz Kemalistleri arasında yaşanmaktadır. Bu gerilim Türkiye'de üniversitenin diğer sorunlarının kaynaklarının en önemli olanıdır."

Arslan, Türkiye'de üniversite sorununu, 1933'te tayin edilen modern ulus devlete meşruiyet zemini sağlama misyonunda ikamet etmekten kaynaklandığını tekrar hatırlatıyor. Üniversite başta olmak üzere bütün eğitim kurumlarının görevinin toplumu sekülerleştirerek, imparatorluk bakiyesini modern ulusa dönüştürmeyi görev edindiğini söylüyor. Yani bu kurumlar yaygın Ortodoks mitin aksine, nötr, objektif, toplumun ve tarihin dışında kerameti kendinden menkul kurumlar değil. Başka şeylerin yanında özünde politik kurumlardır. Öteden beri batı toplumu içinde ortaya çıkan tartışmalar neticesinde belirginleşen bilimi/bilimciliği Epistemik Cemaat kitabında olduğu üzere, politik olarak okuyan Arslan, Türkiye'de üniversite ve bilimi politik hale getiren bir başka önemli faktörün göz ardı edilmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Ona göre Türkiye'de bilimi ve onun kurumlarını Türkiye'ye taşıyanlar meslekten bilim adamları değil, bürokrat-militer aydınlanmış entelektüellerdir. Bu aktörler Türkiye'de bilimin ve üniversitenin kurumlaşmasını politik bir eyleme dönüştürmüştür. Yani üniversite politik bir kararla kurulmuştur. Muktedirin iktidarının tescili olan bu başlangıç kararı sonraki yıllarda da varlığını korumuştur.

SEKÜLER MÜMİNLER CEMAATİ

Bu süreçte Türkiye'ye gelen Yahudi akademisyenlerin oluşturduğu bilim fetişizminin meydana getirdiği "holokost"a dikkat çekiyor. Bu bilim adamlarının Türk üniversitelerine kabul süreci genelde insani değerler açısından ele alınır. Oysa onların başka açılardan ele alınması zorunluluğu bulunmaktadır. Üniversite devriminin gerçekleştirilmesinde Türkiye'ye sığınan Alman bilim adamlarının bilimci zihin dünyaları belirleyici olmuştur. Onlar modernitenin ruhunu yani rasyonalist ve bilimist bir dünya görüşünü ezici çoğunluğu geleneksel dünya görüşüne bağlı bir topluma taşımışlardır. Yani onlar cumhuriyetin kurucularının da içinde yer aldığı epoistemik azınlığın klasik epistemik cemaat karşısında güç kazanarak genişlemesini sağlamışlardır: "Diasporaya maruz kalmış, Türk üniversitelerinde hizmet vermiş bulunan Alman bilim adamları, yetiştirdikleri öğrenciler ve hocalar aracılığıyla, Türk modernleşmesinin ve sekülerleşmesinin "yabancı" aktörleri oldular. Türkiye'yi terk ettiklerinde arakalarında artık, mensupları kabul etmeseler bile, modern bilime "seklüler bir din olarak iman etmiş" bir "seküler müminler" cemaati vardı. Bunun "modern" Türk devleti ve hedefleri açısından önemli bir kazanç olduğu, şüpheye yer bırakmayacak ölçüde apaçıktır. Aynı şey "akademik ve entelektüel" kapasiteleri konusunda da öne sürülebilir mi? Bu nokta, tartışmaya açıktır."

Yahudi kökenli Alman bilim adamlarının Almanya'dan sürüldüğü 1933 yılında Türkiye'de üniversite devriminin yapılmış olması bir çifte diasporayı içermesi bakımından ayrıca önemsenmelidir: Yahudi kökenli Alman bilim adamlarının hard diasporası, Darü'l Fünun'dan rejime muhalif oldukları için tasfiye edilen Türk bilim adamlarının soft diasporası. Üstelik bu soft diasporalar 1402'liklerin durumunda görüldüğü üzere süreklilik de arzetmiştir. Arslan'a göre bu çifte diaspora, Türkiye'de üniversitenin geleceğini belirlemiş ve üniversite özelinde yaşanan ihtilafın kaynağını oluşturmuştur.

Arslan, Türk modernleşmesi hakkında araştırma yapanların, modernleşme, batılılaşma, batıcılaşma olarak andıkları süreci kendi entelektüel zaviyesinden sekülerleşme olarak adlandırmayı uygun buluyor. Peki neden? Ona göre toplumdaki klasik yaşama düzeninin giderek ahirete angaje olmaktan çıkarak yanlıca bu dünyayla, bu dünya ile ilgili politik, ideolojik, ekonomik, askeri, kültürel ve maddi sorunlarla ilgili hale gelmesi anlamında sekülerleşme terimini tercih etmek gerekmektedir. Öyleyse akademik tertibatın eleştirisine yeniden başlıyoruz, öyleyse akademik Kemalizm'i 'yıkmaya' yeniden başlıyoruz, hâlâ akademide olması gerekeni aramaya devam ediyoruz. Negatifin yeniden hatırlatılması hatta üretilmesi bu arayıştan ayrı düşünülmemeli. Muhasebe biraz da böyle yapılır.

Arslan'ın yazısının her ayrıntısını ele alıp değinmek mümkün değil bu değini çerçevesinde. Ancak, üniversite konusunda bu yazıda ortaya konulan bakış, üniversitede reform süreci hakkındaki tartışmaların anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır.

BİLİMCİLİK İDEOLOJİSİNİN KORUNUŞU

Peki bu arkaplanın günümüzü anlamak için sunduğu katkılar nelerdir? Türkiye'de akademinin bugünkü şartlarıyla tarihsel arkaplanını yazısının kanaviçe bölümünde irdeliyor Arslan. Burada sorduğu sorular daha evvel yayınladığı yazılar, tercüme sunuşlarından çok farklı değil. Öteden beri üniversitelerin her politik bunalım döneminde reforma tabi tutulduğunu fakat bu reformcuların yapmak istediklerinin temelde devrimci kuruluş ediminde bulunan misyonu ve yönelimi korumak olduğunu söylüyor. Son zamanlarda tartışılan "Yüksek Öğretim Tasarısı ve Taslağı"nın özünde farklı olmadığını belirtiyor. Üniter toplum ve üniter devlet üniter üniversite arzulamakta ve bilimcilik ideolojisi olduğu gibi korunmaktadır.

Belli konularda AKP'yi, cephe siyasetinin gereği olarak savunan Arslan, ardından AKP'nin politik toteminin ampul olması üzerinden Aydınlama eleştirisini güncelleştiriyor: "Eleştirel gözlerle bakıldığında, bu politik totem, çağdaş "panaptikon"un dijital bir dünyanın sembolü. Yeni reform hareketinin mensupları, "İslami" aydınlanmayı değil, "dijital" aydınlanmayı savunuyorlar. Otoriteleri, meşruiyet kaynakları, Hz. Muhammed ve sünneti değil, "bilimist" ideolojinin bilimi. Bu yüzden onlar Hz. Muhammedsiz muhafazakârlar. Politik rakipleri kadar merkeziyetçiler; hem Avrupa Birliği Uyum Yasaları Paketi'nin mimarları hem de merkeziyetçi bir yeni üniversite reform tasarısının mimarları. Sanki memleketin demokrasiye ihtiyacı var, üniversitenin yok! Merkeziyetçiliğe karşı merkeziyetçilik. Üniversitede "seçim" sitemine geçildiğinde, her şeyin süt liman olacağını varsayıyorlar. Demokrasi seçimden ibaret, fakat her seçimli sistem demokrasi değildir. Hukukun olmadığı bir yapıda, seçimin ne anlamı olabilir."

Yeni üniversite reformu tasarısının mimarlarının rakipleri olarak ortaya çıkan bilimist ideoloji üzerine temellendirilmiş merkeziyetçiliği de eleştirdikten sonra, üniversitede farklılık yoksa eleştirinin, eleştiri yoksa yaratıcılığın bulunmayacağını söylüyor ve asıl can alıcı noktaya temas ediyor: "Türkiye'de, devasa problemleriyle toplum "burada", üniversite "ötede, orada, dışarıda" bir yerdedir. O toplumumuz için bir "lüks", bir düşünce jimnastiği alanı gibidir; toplumun ihtiyaçları şöyle dursun, devletin ve başka egemen kurumların ihtiyaçlarına göre bile şekillenmemiştir. "Tomahawk" her yerde, Türkiye'de üniversite hiçbir yerdedir.

Türkiye'de üniversite, kurucu edimindeki misyonunu kaybetmiştir; toplumumuzu çağdaş uygarlık düzeyine yükseltme misyonu, küresel pazarın ya da global bir dünyanın yeni şartlarında eriyerek yok olmuştur ve bu aynı zamanda Türkiye'de üniversitenin ruhunu yitirmiş olması anlamına gelir. Sorunun çözümü ona yeni bir "Grand" misyon bulmak değildir; sorunun çözümü üniversitenin toplumumuzun ihtiyaçlarına göre kendini yeniden dizayn etmesine imkan verecek bir politik ve hukuki düzenlemedir. Merkezi yönetim yanlıca "genel esasları" belirlemelidir; üniversitelerin iç işleyişi, üniversitelerin kendilerine bırakılmalıdır. Üniversite sorunu yalnızca, üniversite iyi düzenlenmiş bir hukuk sistemi üzerine bina edilirse çözülebilir."

Arslan'ın, eski tarihli bir yazısından yola çıkarak fırlatmış olduğu oku yeni bir hedefe fırlatma çabası da diyebiliriz buna. Gerçek bir düşünür olarak onun tekilliğini ışıldatan bir yazı.

Yorumlar (0)
18
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?