banner39

Batılı bilincin gözleri

On Dokuzuncu Asır Biterken İstanbul'un Saltanat Günleri, Sultan II. Abdülhamit'in saltanatının devam ettiği 1894 yılında, Alman asıllı İngiliz filoloğu ve oryantalisti Max Müller ve eşi Georgina Adelaide Müller tarafından kaleme alınan bir kitap. Daha doğrusu onların mektuplarından oluşan bir ‘mektup’ kitap.

Kültür Sanat 03.08.2012, 16:22 03.08.2012, 16:22
Batılı bilincin gözleri

Asım Öz/Kültür Servisi

Adını ilk olarak  İmam Hatip Lisesi’nde okuduğumuz Dinler Tarihi kitabında gördüğüm Max Müller Hindoloji çalışmaları ve dinler tarihi disiplinlerinin kurucularından biri olması yanında araştırma alanları ile sömürgeciliğin iç içe geçtiği bir figür.  Belki bundan dolayı İngiliz sömürgecilik ve emperyalizm faaliyetlerinin  akademik çalışmalarına sağladığı desteği sıklıkla vurgular Müller. Hiç şüphesiz o aynı zamanda eski Türkçe metinleri Çince ve Sanstrikçe metinlerle mukayese eden ilk kişidir. Müller’in karşılaştırmalarında  çıkış noktası  kültürün egzotik, öteki ve yabancı içinde bulunduğu dünyanın da vahşi dünya olduğu ön kabulüne dayanır.

Gündelik Hayatla Siyaset Arasında

On Dokuzuncu Asır Biterken İstanbul'un Saltanat Günleri, Sultan II. Abdülhamit'in saltanatının devam ettiği 1894 yılında, Alman asıllı İngiliz filoloğu ve oryantalisti Max Müller ve eşi Georgina Adelaide Müller tarafından kaleme alınan bir kitap.  Daha doğrusu onların mektuplarından oluşan bir ‘mektup’ kitap. Ağırlıklı olarak “güzel vakit geçirmek ve zevk alınmak için” gelinen İstanbul’u anlatan  mektuplar hem dönem  hakkında hem de Müslümanların kültür tarihi hakkında önemli noktalara temas ediyor. Mesela mektuplardan bir tanesi Osmanlının erken dönem başkenti Bursa’yı anlatıyor. Ulu Cami hakkında yapmış olduğu tespit ilginç: “ Ulu Cami mükemmel bir kare şeklinde, erken dönem camilerin  planına göre inşa edilmiş. İstanbul’daki Ayasofya’nın neredeyse kopyası olanlardan  çok farklı, üç tarafında yarım kubbelerin olduğu  bir kare”  Benzer yargılar camileri ve türbeleri anlatan  Georgina Adelaide Müller’in mektubunda da yer alır: “ Bursa’da hakiki İslâmi tarzda inşa edilmiş camiler gördük. İstanbul’dakiler Ayasofya ve diğerleri gibi ya eski Hıristiyan kiliseleridir ya da Ayasofya Camii’nin planına göre inşa edilmiş camiler.”

Gündelik hayatla siyaset arasında gidip gelen önemli tespitleri ve gözlemleri içeren kitap  bugün için de önemli. Mesela bir toplumu tanımak için üst sınıflara değil orta ve alt sınıflara dikkat kesilmek gerektiği söyleniyor mektupların birinde.  Bir başka mektupta Türkiye’de insanların gerçek yaşamlarını öğrenmek için evlerinin ziyaret edilmesi gerektiği ifade ediliyor.  İstanbul’a gelmeden önce mutlaka  bir rehber kitap okunmasının tavsiye edilmesi de aynı şekilde bugün bile dikkate alınması gereken  dikkate alınması gereken bir öneri.

Toplam on altı mektuptan oluşan kitabın dört mektubu din, arkeoloji ve siyasete dair. Bu mektuplar konuların uzmanı Max Müller tarafından; mesire yerleri, resmi törenler ve kadın konulu mektuplar ise Georgina Adelaide Müller tarafından yazılmış. Mektuplardan Max Müller’e ait olanlar belirtilmiş. Bunların içerdiği yorumlardan dolayı ayrı bir dikkatle okunması gerektiği kanaatindeyim. Müller zaman zaman şarkiyatçı bakışla hesaplaşıyor. İlk kez New Review’de yayımlanan mektubunda şöyle diyor: “ Türklerin camilere gelen ziyaretçilere  ters ters baktığı tamamen uydurmadır. Türkler size gülmez veya sırıtmazlar; fakat bütün Hıristiyan kâfirlerini öldürme isteklerine gelince, bu da tamamen korkak seyyahların kendi kafalarında yarattığı bir önyargıdır.(…) Her yerde olduğu gibi İstanbul’da da polis ve hukuk var. Şiddet ve vahşilik bahanesiyle dini bağnazlık da mazur görülmüyor.”

Hıristiyan ilahiyatçıların Kuran’ı bilmelerine karşın Müslümanlık hakkında aşağılayıcı konuşmalar yapmalarının mazur görülemeyeceğini  ise şu  şekilde  ifade eder: “ Her ne kadar İslâm ilâhiyatıyla ilgili hakiki bir bilgiye sahip olmak için geleneğin çeşitli türlerinde bilgiye sahip olmak gerekirse de, Kur’an’ın kendisinin dikkatli bir şekilde okunmasıyla da İslâm diniyle ilgili yeterli bilgi edinilebilir.”

Askeri ve ekonomik her türlü dış tehdidin yanı sıra kültürel anlamda da her tür tehlikeye açık olan Osmanlı İmparatorluğunun Müller’in çalışmaları için doğurgan bir alan olduğuna kuşkusuz bir gerçek.  Öte yandan dönemi anlatan diğer Batılı yazarlarda genellikle görülen negatif Abdülhamit anlatısının bu mektuplarda tezahür etmemiş olması önemsenmesi gereken kayda değer bir farklılık. Yazarlar, Abdülhamit devri modernleşmesinin sağlık, eğitim ve kültür alanındaki yansımalarına özel bir dikkatle eğiliyorlar.  Sultan’ın muhafazakârların özellikle de din adamların modern okulların açılması karşısında güçlü ve kararlı muhalefet göstermelerine aldırmaksızın eğitim alanında yenilikler yaptığı üzerinde durulur.  Sözgelimi son mektupta “Sultan kurduğu okullarla, askerlerini ve kız olsun erkek olsun halkının çocuklarını eğitmek için yaptıklarıyla ilgili olarak eşimle rahat rahat fikir alışverişinde bulundu” denilir.  İstanbul'da sadece altı ay kalan Müller çiftinin, kaldıkları süre boyunca sultanın kendilerine göstermiş olduğu sonsuz ihtimamdan ve cömertlikten etkilendiklerini de belirtmek lazım.  

Ermeniler ve Jön Türkler

Abdülhamit’in vehimli ve vesveseli halinin anlatımı bu mektuplarda da   görülüyor. Son mektupta    Abdülhamit’in Cuma selamlığına  giderken birilerinin ona suikast düzenleyeceğini zannetmesi bunun bir örneği olarak zikredilebilir. Oysa,  herhangi bir kişinin  onun geçtiği bütün yolların her noktasını tutmuş olan askerleri yararak  böyle bir şey yapması imkansızdır. Yazarlar sultanın endişeli ve  yorgun oluşuna da değiniyorlar. Buna karşın Ermeni katliamları konusunda sultanı suçladıkları da bir başka gerçek. Çok latif bir ev sahibi; nazik ve kibar; sohbeti zeki ve kibar doyurucu olan, muhatabını memnun etmek konusunda hevesli olan sultanın Ermeni katliamlarına göz yuman adamla aynı kişi olabileceğine inanmakta epey zorlandıklarını da söylemek lazım.  Şu satırlar bunun bir yansıması olarak okunabilir: “Sultan kendi adına yapılan bu korkunç katliamları durdurabilir miydi diye insan merak ediyor. Onun hükümranlığı altında yaşayan Hıristiyanlar birçok imtiyaza sahip, en yüksek devlet görevlerine bile getirilebilirler. Sultan’ın birçok Hıristiyan büyükelçisi ve nazırı var. Bunun ne İngiltere’de ne de Hindistan’da bir eşi vardır. Sultan artık müdafaası imkânsız bir mevkinin vârisi oldu.(…) Türkler ve Hıristiyanlar birbirlerinin boğazına sarılmaya hazırlar, ne zaman bir isyan çıksa, Sultan ve bakanları doğal olarak bunun her ne pahasına olursa olsun bastırılması için emir veriyorlar. Aynı hükümete tabi olarak yaşayan iki ırk birbirinden nefret ediyorsa ne yapılabilir? Hindular için onca yapılandan sonra kendilerinin isyan sırasında gösterdikleri zincirinden boşalmış gaddarlığın aynısını yapmak mümkün müdür? Peki kendisinin sözde ‘af’fından sonra binlerce asinin kurşuna dizildiği Lord Canning ne kadar ciddiyetle eleştirilmiştir?”

Ardından Sultan’ın içinde yaşadığı koşullar üzerinde durularak onun oldukça güç tercihler  karşısında bulunduğu üzerinde durulur. Avrupalı güçlerin meselelerle baş etmek için doğru bir yol izleyip izlemediği sorunsallaştırılır.  “ Sultan şunu biliyor ki kendisi herhangi bir şekilde Müslüman olmayan tebaasını desteklerse, Avrupa’daki hükümranlığı son bulabilir. Müslüman tebaası ona karşı ayaklanabilir. Hatta şimdiki hükümranlığı açısından Ermenilerden daha tehlikeli olan Jön Türkler var, Sultan’a sadık olmalarının  tek nedeniyse Hıristiyanlara  duydukları düşmanlıktır. Bu ancak ateşkeslerle kesintiye uğrayabilecek bir yok etme savaşıdır. Ateşkesler başarılı da  başarısız da olabilir; ya Hıristiyanlar yok edilecek ya da Müslümanlar Avrupa’dan çıkarılacaktır.

(..) Türkler(…) kötü  yönetimden, yüksek  ve sıkıntı vergilerden ve birçok başka zorluktan şikayet edebildikleri halde tabiat olarak sabırlı, sineye çeken bir karaktere sahipken, Ermenilerin uzun zamandır isyankâr ve sıkıntı çıkaran bir halde olduğunu hiç hatırlamaksızın Hıristiyanların davasına destek olmamışlar mıdır? Şayet Avrupalı Güçler Türkiye’deki hükümet sisteminin elverişsiz ve Avrupa üzerinde bir kara leke olduğunu, Boğaz’ın bu yakasındaki Türkler sıkıntı çekmeye devam ettiği müddetçe hükümetin medeniyet ideallerine daha uygun davranması gerektiğini söyleseydi, reformcuları, yani Genç Türkler diye adlandırılan fırkayı, Türkiye’nin Hıristiyan tebaasını da küstürmeden kendilerine çekebilirlerdi. Bu sayede, nüfuzların birleştirilmesi suretiyle saray bütün bir imparatorlukta reform yapması için zorlanabilir, böylece ne dinamitlere, ne bomba atmaya başvurmak   lüzumu kalırdı. Böylelikle Avrupa zorla reform yaptırmak için gayrimeşru yollara sapmanın kaçınılmaz sonucu olan katliamları hiç yaşamamış olurdu.”

Peygamber Telakkisi Hakkında Bazı Notlar

İstanbul’da bulunan  İranlıların durumunu saltanat içinde saltanat olarak[regnum in regno] değerlendiren yazar muharrem ayı ile ilgili olarak İran sefaretinde  gördüklerini anlatırken Müslüman bilincin Peygamber telakkisinin değişimi konusunda önemli düşünceler  serdeder. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için dökülen gözyaşının sebeplerini  dini ve duygusal olarak ikiye ayıran yazar  Hasan ve Hüseyin’e beslenen hislerin duygusal boyutunun onların genç yaşta öldürülmüş olmalarından kaynaklandığını belirtir. Dini hisler konusunda ise şunları söyler: “ Muhammed, kendisinin yanlıca sıradan bir insan olduğu şeklinde hep uyarıda bulunmasına rağmen, çok geçmeden Allah’ın her şeyin başlangıcında, daha yerleri,gökleri, karanlık ve aydınlığı, ayı ve güneşi,  cenneti ve cehennemi dahi var etmeden önce yarattığı insan olarak temsil edilmeye başlanmıştır. Muhammed’in hayatta kalan tek çocuğu Fatıma, Ali’nin eşi, Hasan ve Hüseyin’in annesidir. Bu dört kişi de Peygamber’in doğuştan sahip olduğu mucizeviliğe sahip sayılmıştır; dolayısıyla onlara karşı koyma ve onlardan herhangi birini öldürme bir çeşit küfür olarak görüldü. Onlar Muhammed’in kanındandı, bu kutsal kanı dökmek işlenebilecek en büyük suçtu. Doğrudan Allah’tan gelmeseler de en özel bir adamla Muhammed’in kanından oldukları halde katledilen Hasan ve Hüseyin’e  dair dini hisler bununla ilgilidir.”

Max Müller’in kaleme aldığı mektupta yer alan bu satırlar aynı zamanda   Nuru Muhammedi inancının nasıl oluştuğuna dair önemli tespitler barındırır. Diğer taraftan, Hz. Ali taraftarlığının da Muaviye taraftarlığı gibi “saltanatçı” bir yanının olduğunu gösterir. Dinin asli unsurlarından ziyade etnolojik ve siyasi çıkarlara dayalı olarak ortaya çıkan bu taraftarlık  Ari ve Sami kavimleri arasında bir mücadele olarak da okunabilir.  Müller, İran sefaretinde gerçekleştirilen yas töreninde göze hitap eden  seremonilerin geniş yer tutmasını hatta bu törenlerde yüzlerce insanın kendini öldürecek kadar kesip yaralamalarını açıklayabilenin zor olması bir yana hâlâ  yabancı büyükelçilik ve temsilciliklerinin üyelerinin buna şahit olmaları için çağrılmalarını da tuhaf karşılamaktadır.  Şunu da eklemeyi ihmal etmez: “  fakat İranlılar küstürülmemeli, onları milli festivallerinden mahrum  etmek, dünyanın gözünde kötü bir tarihi yanılgının ortadan kaldırılması demek olsa da, onlar açısından bir suç olarak addedilecektir.”

İslamiyet ve terakki ilişkisi Osmanlı modernleşme sürecinde  sıklıkla tartışılan ve etkileri günümüzde de hissedilen bir konudur. Müller bu konuya bir mektubunda değinir. Ona göre İslam’ın ilerlemeye ters olduğu  şeklindeki telakki basmakalıp yargılardan biridir. Müslümanlar yerine “ Muhammediler” tabirini kullanan yazar, Türklerin dindar olmalarına karşın kimi açılardan dar görüşlü ve batıl inançlı oldukların kanaatinde. İran’da hoş karşılanan pek çok şeyin Türkiye’de hoş karşılanmadığını beliren Müller Türklerin  samimi olarak ibadet edişlerini görmenin gerçekten büyük bir zevk olduğunu ifade eder.  Müller, genç  ve yaşlı erkeklerin doldurduğu camilerde hiçbir şeyin gösteriş için yapılmadığını  ve ibadetlerin içtenliğine zarar vermediğini,  belirtirken  olsun başka konulardan söz ederken olsun Peygamber’den bahsetmek durumunda olduğu her  satırda  onun  bir insan olduğuna yapmış olduğu vurgu dikkat çeker.Sıradan Türk’ün Kuran bilmediği, Arapçadan anlamadığı ve Kuran’ın Türkçeye  tercüme edilmesine izin verilmediğini belirtmesi üzerinde durulması gereken bir başka husus.  Müller temelde tarihselci bir bakışla Müslümanların bazı kanaatlerini değiştirmeleri gerektiğini, dinlerinin esaslarının yeni durumlara cevap veremediğini düşünmektedir. Hatta Hz. Muhammed’in bazı konularda Hıristiyanlıktan etkilendiğini belirtmektedir. Muhtemelen onun bu konudaki telakkileri ile Ayasofya Camii hakkında söylemiş oldukları ondaki Hıristiyanlık bakiyesinden kaynaklanmaktadır. Son kertede Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmiş olsa da, yazarın  “Muhammed” başlıklı bölümün son kısımlarında  Hıristiyanlık içinde ikamet etmekte olduğu rahatlıkla görülebilir.   Bunun yanında, onun Peygamber telakkisi konusunda yapmış olduğu bazı tespitlerin önemli olduğunu  belirtmek gerekir.

 İstanbul'u büyük bir hayranlıkla anlatan yazarlar, kitabın bir kısmında "Neden birçok insan her yıl yolculuklarına birkaç gün daha ekleyip gelebilecekleri, yılın belli zamanlarında havası tek kelimeyle muhteşem olan İstanbul varken, Ren Nehri'ne, İsviçre'ye ve Roma'ya gider?" cümleleriyle şehre olan hayranlığını ifade ediyorlar.

Kitap, batılı gözlerin on dokuzuncu yüzyıl sonu Osmanlı’sına nasıl baktığını görmek  için  önemli. Tabii   gören gözlere sahip okur, “ neyi görmek istediğini seçerken dikkatli olmalı.”

Çeviriyle ilgili olarak aklıma takılan bir noktayı da belirtmeliyim.On altıncı mektupta Celaleddin Afganî şeklinde yazılan isim sanırım Cemaleddin Afganî olmalı. 

Georgina Adelaide Müller, On Dokuzuncu Asır Biterken İstanbul'un Saltanat Günleri, Türkçesi: Hamdiye Betül Kara, Dergâh Yayınları,2010.

 

banner53
Yorumlar (0)
9
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?
Günün Karikatürü Tümü