banner15

Bir filmin serüveni ve kültürel çelişki

Susuz Yaz’la bir anda Türkiye’nin ‘starı’ hâline gelen Hülya Koçyiğit’i ilk keşfeden yönetmen Metin Erksan’dı. Koçyiğit kendisiyle yapılan nehir söyleşiden oluşan Film Gibi Yaşadım’da bu filme ve Metin Erksan’a dair önemli bilgiler sunuyor

Bir filmin serüveni ve kültürel çelişki

Asım Öz/ Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Hülya Koçyiğit'in, Türkiye'nin değişim sürecine tanıklık eden filmlerde, genç kız/ kadın imajını başarıyla yansıtttığı düşünülür hatta bu sebeple onun için "masumiyetin simgesi" tabiri kullanılır. Kabul edelim ki, Koçyiğit, bu filmlerde aynı zamanda orta sınıfın oluşumunda öne çıkan bir karakter olarak da karşımızdadır. 1960'lı ve 1970'li yıllarda onun bu imajını pekiştiren filmlerle doludur denilse abartılmış olmaz.

SUSUZ YAZ'A DAİR BİRKAÇ TARTIŞMA

"Sinemayı yönetmen yapar. Sinema yönetmenin işidir. Oyuncu yönetmenin aracısıdır" düşüncesini dilegetiren Hülya Koçyiğit'le yapılan nehir söyleşiden oluşan Film Gibi Yaşadım onun, özel hayatından kesitler sunmanın yanı sıra film setlerinde yaşadıklarını bir araya getiren önemli bir çalışma.( Fakat yayınevinin sonunu getirdiğine dair rivayetler de var!) Bu kesitler içinde annesi aracılığıyla tanıştığı Metin Erksan hakkında özelilkle de Susuz Yaz filmi çerçevesinde olanlar daha dikkat çekici göründü bana. Bugün unutulmuş görünse de Susuz Yaz bir yönüyle seviyeli olsun olmasın siyasi ve toplumsal tartışmalara konu olmuş son derece önemli bir filmdir. Sözgelimi Mesut Uçakan, 70'li yılların argümanlarıyla bu filmi köylüler arasında yaşanan gelişmeleri çıkara ve sınıf çatışmalarına indirgediği gerekçesiyle mesafeli yaklaşır ve eleştirmekten kaçınmaz. 1990'lı yıllarda bir başka değerlendirmeci Nezih Coş ise filmi Uçakan'ın yaklaşımlarının tam tersi bir istikametten ele alır. Ona göre, Susuz Yaz 1960'lı yıllarda Türkiye'sinde sınıf farkının/çatışmasının olmadığını öne sürer. Görüldüğü üzere mesele oldukça çetrefildir. Bugün de bu bakış açılarının eskisi kadar gür bir biçimde olmasa da devam ettirildiği görülebilir.

Öte yandan filmin çekildiği köyün kimliği ile senaryo sürecinde karşımıza çıkan isim değişiklikleri filmin "kültürel çelişkisi" çerçevesinde düşünülebilir. Bilindiği gibi filmde Erol Taş'ın canlandırdığı Osman tipi tam anlamıyla bir kötülük abidesidir. Oysa senaryoya kaynaklık eden Necati Cumalı'nın eserinde kötü olan kardeşin adı Osman değil Hasan'dır. Erksan filminde isim değişikliğine giderek kötülüğü temsil eden kardeşin adını Osman koymayı uygun bulmuştur. Bunun sebebini Asıl Film Şimdi Başlıyor! kitabının yazarı Sadık Battal'a şu şekilde izah etmeye çalışmıştır: " Hasan, Peygamberimizin torunu ve Ehli Beyti temsil ettiği için, iyiliği Hasan ismi temsil etmelidir diye düşündüm ve adları değiştirdim". Fakat burada bir başka önemli gerçek gözden kaçmamalıdır. Kültürü sinemayla sınırlı olmadığı kabul edilen bir yönetmenin Hz. Hasan'ın Ehli Beyt'ten oluşuna gösterdiği hassasiyetin, Hz. Osman'ın da aşere-i mübeşşereden olduğunu dikkate alrak ona da göstermesi gerekmez miydi? Dolayısıyla isim çerçevesinde bir hassasiyet ortaya konuluyorsa her iki isim konusunda aynı duyarlılığın sergilenmesi lâzım gelirdi. Bu yüzden bu izah üzerinden ortaya konulmaya çalışılan hassasiyetin makul bir yere yerleştirilebilmesi için mutlaka meselenin başka veçhelerinin olduğu nazarı itibara alınmalıdır. Ancak bundan sonra bu hassasiyetin kültürel temelini anlamak mümkün olabilir.

SUSUZ YAZ'IN SERÜVENİ

Tekrar Hülya Koçyiğit'in anlattıklarına dönersek: Erksan'la, Koçyiğit ailesinin tanışması çocuk filmlerinin moda olduğu 'masumiyet' yıllarına rastlar. Ayşecik furyasının yaşandığı yıllarda yönetmenler Zeynep Değirmencioğlu'na alternatif bir isim bulmak için sonu gelmez bir arayış belki daha doğru bir deyimle yarış içindedirler. Metin Erksan, önce İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Hülya Koçyiğit'in kızkardeşi Nilüfer'i seçer, onunla Çocuk Hırsızları adını taşıyan bir film çeker. Koçyiğit'in annesi de Metin Erksan'a büyük bir hayranlık duyar, onun çalışmaları hakkında birtakım bilgilere de sahip olur. Bunun sonucunda su mülkiyeti konusuna odaklanan ve "Türk sineması bakımından önemli bir kilometre taşı" kabul edilen Susuz Yaz filminin çekileceği haberi alınır. Fakat çekimleri Anadolu'da olacağı için oyuncuların gözünde büyüyen bir süreçtir Susuz Yaz'ın serüveni. Erksan, bu filmde oynayacak bir kadın oyuncu arayışı içindedir. Buna binaen önseçim yapılır. Lakin seçilen kadın oyuncunun fazla popüler olması ve kaprisli olması Erksan'ı usandırır. O da bu durumun tesiriyle tanınmamış yeni bir yüz aramaya koyulur.

Annesi ile birlikte Erksan'ın yazıhanesine giden Hülya Koçyiğit'e önce folklorik bir kıyafet giydirilir. Deneme çekimi yapılmadan fotoğraflar çekilir ve bunun üzerinden söz konusu rolü başarıyla oynayıp oynamayacağına bakılır. Sonunda Erksan, Koçyiğit'i Susuz Yaz filmindeki Bahar gelin rolü için uygun bulur. İzmir Urla Bademler Köyü'nün yolu görünür. Hülya Koçyiğit, güvenilir bulunduğu için Metin Erksan'a emanet edilir.

Nihayet Seferihisar'a yakın olan köye varılır. İlk günler herhangi bir köylü kızı gibi yaşar Hülya Koçyiğit. Muhtarın evinde kalır filmde oynayan birkaç kadınla birlikte. Her sabah erkenden kalkılır çekim alanına gidilir ekiple birlikte. Filmin çekim sürecinin başlarında epey boş zamanı olan Koçyiğit, fırsat buldukça tarladaki kadınların yanına gidip onlarla tütün kırar. Filmdeki sırasının ne zaman geleceğini beklerken köyde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu daha yakından hissetmeye çalıştığını belirten Koçyiğit Erksan'ın yönetmenlik anlayışını şöyle özetliyor: " Susuz Yaz'ın senaryosunu okumamıştım ama annem kitabı okuttu. Kitapta anlatılan Bahar gelini oynayacağımı anlattı bana. Metin bey beni küçük ve acemi bulduğundan senaryoyu bile vermemişti o zaman. Zaten herhangi bir yakınımı da istememişti sete. Şimdi nedenini daha iyi anlıyorum. Benim ortama ayak uydurmamı istiyordu.

Filmi bir oyun gibi değil, doğal hayatın tezahürü olarak hissettirmek istiyordu Metin bey. Bugün aynı şeyleri yapar mıydım, yapmaz mıydım bilemiyorum ama sonuçta 1960'lı yıllarda Metin beyin taktiği buydu ve çok da başarılı olduğunu hep birlikte gördük." Zira Koçyiğit'e göre Erksan, sinemacıdan öte biri, bir deha adeta.

Ardından çekim sürecini anlatır: "Nihayet rolüm geldi... Kendimi son derece teatral, sesini kontrol eden, kendini sahnede tirat atan biri olarak buldum kamera karşısında. Oyuncuyum ya köylülüğü unutuverdim. Sinemanın ne olduğu, yaptıklarımın ne kadarının görünüp ne kadarının görünmeyeceğini, objektifin ne olduğunu; kısacası ilk elde bilmem gerekenleri bir yandan öğreterek beni şekillendirmeye çalıştı Metin Erksan. Heyecanımın beyaz perdeye yansıdığı bazı filmler vardır. Susuz Yaz da onlardan biri. Şimdi Susuz Yaz'ı izlediğimde düşünüyorum da kameraya ne kadar da sevecen bakıyor muşum..."

Temmuz-Ağustos aylarında İzmir'de gerçekleştirilen Susuz Yaz'ın çekim sürecinin kalan kısmı İstanbul'da tamamlanır. Seslendirmesi de İstanbul'da yapılır. Koçyiğit seslendirmede yer almayışından duyduğu burukluktan da söz eder: "Susuz Yaz'da isterdim ki oyunculuğum kadar sesim de yer alsın. Ancak film ekibi, belki de haklı olarak, bu filmin benim için bir okul olduğunu ve seslendirmenin başka bambaşka bir alan ve uzmanlık alanı olduğunu; seslendirmenin başlı başına bir meslek olduğunu söylediler. Alev hanım seslendirdi beni Susuz Yaz'da.

Sonraki filmlerimde de on seneye yakın Jean Mahfi seslendirmiştir beni. Seslendirme bir meslekti. Teknik de zayıftı zaten. Nedret Güvenç keza beni seslendiren isimlerdendir. Şimdi eski filmlerimi izleyince biraz bu duruma içerliyorum."

Susuz Yaz setinden döndükten sonra film şirketlerinin Hülya Koçyiğitle film yapma istekleri artar. O bu konudaki kararlarını Metin Erksan'a danışarak alır. Susuz Yaz'ın çekildiği Bademler köyünü ise defalarca ziyaret eder. Kopamaz garip bir ikinci yurt olur onun için burası. Susuz Yaz'ın ilk galası da burada gerçekleştirilir. Film için ayrıca İstanbul galası tertiplenir.

ÖDÜL VE DEVLETİN ÇELİŞKİSİ

Yaşanmış bir olaydan; mahkemeye intikal eden bir yaşamöyküsünden hareketle kaleme alınan bir eserden uyarlanan Susuz Yaz'ın Türkiye'deki gösteriminde olumsuzluklar yaşanmaz. Türkiye'nin farklı bir yüzünü gösterdiği konusunda hemen herkesin ittifak ettiği film başta İstanbul olmak üzere bütün büyükşehirlerde ilgi görür. Filmin yapımcısı Ulvi Doğan Susuz Yaz'ı dünyanın belli başlı festivallerinde göstermek ister. Fakat filmin yurtdışına çıkışı yasaklanır. 1964'te Berlin Film Festivaline katılan film burada Büyük Ödül'ü alacaktır. Bunun öncesinde filmin yurt dışı yasağı konusu gündeme gelir. Bu konuda şunları anlatıyor Koçyiğit: "Bir sansür kurulu vardı. Her film bilâistisna bu kurula tabiydi. Bu kurul şartlı onay verir ya da onay vermezdi. Şartlı onayda bazı sahnelerin çıkarılması istenirdi örneğin. Susuz Yaz'ın yasağı ise yurtdışıydı. Filmimizin yurtdışında gösterilmesi yasaktı.

(...)

Kurulun yaptığı açıklamaya göre, Susuz Yaz, ilkel, geri kalmış yönlerimizi açığa vuruyordu. İlkel yönlerimizi gösteren bir film yurtdışında gösterilirse ayıbımız ortaya çıkacaktı sanki. Bizim bildiğimizi aslında onlar bizden daha iyi biliyorlardı ama kurul belki anlamazlar diye düşünüyordu herhalde."

Bir yönüyle Habil ile Kabil arasındaki mücadeleye benzetilebilecek olan su mülkiyeti konusunun yerel renkler üzerinden anlatılması durumunun sansür kurulunca değerlendirilme şekli son derece dikkat çekicidir. Fakat Ulvi Doğan, sansür kurulunun kararını hiçe sayarak, filmi gizlice yurtdışına çıkarır. Ve film Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı Ödülünü alır. Zaten bu filmin üzerinde çok fazla durulmasının sebebi de budur. Ödül ve sonrasında yaşadıklarını ise şöyle anlatır Koçyiğit: " Benim ne ödülden, ne de ödülün ne zaman verildiğinden haberim vardı. O gün işten dönmüş, uyuyordum. Uykumdan uyandırıldım ve bu güzel haberi aldım. Evin içi gazeteci kaynıyordu. Bense sabahlıkla, ne olduğunu bilemez bir şekilde evin içinde koşturuyordum. Yer yerinden oynuyordu.

Çok sevinmiştim. Bu ödülün ne demek olduğunun o günlerde bilincinde değildim.(...) Gazeteciler benden çok daha farkındaydılar olan bitenin ve onlar daha çok seviniyorlardı.

Dünyanın en mütevazı insanı gibi göründüğümü biliyorum ama en kötü yanım, işim konusunda biraz ukala olmam. Ben zaten Susuz Yaz'ın farklı bir film olduğunu ve başarılı bir film olacağını biliyor, buna yürekten inanıyordum. Yoksa pire için yorgan yakar mıydım? Eğitimimi bir hiç uğruna yarıda bırakır mıydım?

Metin Erksan'ın yaptığı iş bir sanat eseriydi. Dünyanın bunu kabul edeceğine inancım tamdı. Bir sürpriz değildi bu başarı. İnandığım bir şeyi sonuna kadar savunurum. Susuz Yaz da bu inandığım işlerden biriydi."

Ne var ki, sansür kurulunun kararı çiğnenerek alınan bu ödülün akabinde Ulvi Doğan'ın Türkiye'ye girişi yasaklanır. Metin Erksan'da yurtdışına çıkamayacaktı. Bundan dolayı ödülü almaya gidemez. Ödül yapımcı Ulvi Doğan tarafından alınır. İşin tuhafı ödül alındığı yıl dönemin Turizm Bakanı, ülke tanıtımına yaptıkları katkıdan dolayı bir kokteyl düzenler ve oyunculara ödül verir. Bu çelişkiyi şöyle yorumlar Koçyiğit: " İlk filmim Susuz Yaz ile büyük bir çelişkiye tanık oldum. Devlet yasakladığı filmi ödüllendirmişti aynı zamanda. Bu çelişkiyi tanımlamak mümkün mü? Susuz Yaz sonraları birçok festivalde yer aldı. Birçok festivalin açılış filmi oldu. Bu festivallerden biri Güney Amerika'daki Acapulco Film Festivaliydi. Oraya davet edildik. Bu davete Erol Taş ile gittim. Hayatımda ilk kez bir festival görecektim. Yolculuğumuz hem zorlu hem de yorucu oldu."

Susuz Yaz'ın Türkiye'deki sinema tartışmalarının politikası çerçevesinde ne anlama geldiğinin bütünlüklü bir değerlendirmesi için Kurtuluş Kayalı'nın Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek adlı kitabına bakmak yararlı olabilir.

Velhasıl-ı kelam, aradan geçen yıllar içinde hem yönetmenlerin hem de devletin kültürel alandaki çelişkilerinin sona erdiğini düşünmek mümkün değildir.

Feyza Ersinan Top, Hülya Koçyiğit 'Film Gibi Yaşadım', Dünya Yayıncılık, 2004,260 sayfa.

Güncelleme Tarihi: 04 Kasım 2013, 15:50
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yusuf
Yusuf - 7 yıl Önce

Yorumu yayınlamasanız da olur saygıdeğer arkadaşlarım, sanırım yazar Mesut Uçakan diyeceği yerde Metin Uçakan yazmış,Selamlarımla...

banner39

banner36

banner47

banner48