Bir ödül töreni, gençlik ve protokol

19 Mart Perşembe günü Haliç Kongre Merkezi’nde Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Birlik Vakfı ve Genç Birlik tarafından ortaklaşa düzenlenen, Milli Eğitim Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin de desteklediği liseler arası “Çanakkale Ruhu ve Gençlik” konulu kompozisyon yarışmasının ödül töreni vardı.

Bir ödül töreni, gençlik ve protokol

Asım Öz -Dünya Bülteni/Kültür Servisi

Son yıllarda gençlere yönelik yarışmaların sayısında ciddi bir artış var. Özellikle ortaöğretim kurumlarındaki gençleri kültürel faaliyetlere yöneltmek amacıyla tertip edilen yarışmaların kum gibi bol oluşu ilgi çekici. Müfredatın yarışmacı tabiatı gerilerken, performans ölçekleri üzerinden kurumların yarışmacılığında olağanüstü bir artış var. Hatta bazı yarışmalar için marka tescil mücadelesi bile yaşanıyor. Gelgelelim bunların çoğu, yerleşik tabirle “dostlar alışverişte görsün” düsturunun timsalidir. Yarışmalar son kertede gençleri yazıya, yazılı kültüre raptetmek maksadıyla düzenleniyor. Fakat siyasilerin yönlendirmesiyle alelusul düzenlenenlerinin de bir hayli fazla olduğu kaydedilmeli. Elbette ufukları açan nitelikli yarışmalar olmuyor değil, fakat bunların sayısı çok az. Üstüne üstlük bunlar hiç tartışılmıyor. Ya da tartışmaya bile değer bulunmuyor.

Yarışmalarda dereceye girenlere oldukça cazip ödüller de veriliyor.  Yarışmalar sonunda kurumların siyasîlerle ilişkilerine, bürokrasideki ağırlıklarına göre cafcaflı törenler düzenleniyor.  Buna karşılık, düzenlenen törenlerin uzunluğu bu törenlere katılan gençlere illallah çektiriyor. Evet, gençleri bir araya toplamanın önemini yadsımak imkânsız. Gençlerde bir üstünlük, bambaşka bir coşku, bir güç var. Fakat gençlerle, gençlik üzerine oluşturulan retoriği kesinlikle birbirinden ayırmak gerekli.  Bence günümüzde gençlik politikalarıyla ilgili pek çok şey, bu ayrımın yapılamamasıyla ilgili.
19 Mart Perşembe günü Haliç Kongre Merkezi’nde Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Birlik Vakfı ve Genç Birlik tarafından ortaklaşa düzenlenen, Milli Eğitim Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de desteklediği liseler arası  “Çanakkale Ruhu ve Gençlik” konulu kompozisyon yarışmasının ödül töreni vardı.  Medyadan takip edebildiğim kadarıyla memleketin pek çok yerinde buna benzer etkinlikler düzenlenmiş. Doğrudan ele alacağım konuyla alakalı olmayan bir hususu burada bir iki cümleyle de olsa değinip geçeyim: Daha evvel İttihat Terakki yönetiminin fütursuzlaşmasına sebep teşkil ettiği düşüncesiyle Çanakkale zaferinin abartılmasına karşı çıkan birçok kalemin bile,  yarışmaya konu olan “Çanakkale Ruhu”nu öne çıkarmaya çalıştıklarını biliyoruz.  Bu konularda atılan mesajların, yazılan yazıların hayli yekun tuttuğu bir gerçek. Öznel bir tercih değil bu durum, belki de, daha çok özlemlere tekabül eden bir boyutu var.

Medyada ödül töreninden bu yana çıkan haberler Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söyledikleriyle alakalıydı. Ajansların geçtiği haberlerde Erdoğan’ın yapmış olduğu konuşma genişçe yer aldı. Fotoğraflar, çerçeve yazılar ve alıntılar hep bu konuşmadandı.  Konuşmanın belli bir bölümünde bir savunma savaşı olarak Çanakkale’de ağır basan ruhsal yön üzerinde duruldu. Silahlardan yahut ekonomik üstünlüklerden önce memleket sevgisi ve kararlılığın geldiği belirtildi. “Asım’ın Nesli” vurgusu yapıldı. Bir süre sonraysa, pek çok konuşmada olduğu gibi ödül törenine vesile olan yarışma konusundan uzaklaşıldı.

Hem ödül furyası hem de bu tür yarışmalarda protokol yüzünden ortaya çıkan karışıklıktan kurtulmaya katkısı olur, düşüncesiyle birkaç hususa değinmenin yararlı olacağını düşünüyorum. Zira Türkiye’de gençlere dönük olarak tertiplenen yarışma furyası arasında kaybolup giden ve nedense hiç gündeme gelmeyen konular var.  Ne yapalım, üstüne alınan alınsın, belki birileri için yararlı olur.  

Haliç Kongre Merkezi’ndeki törenin ilan edilen başlama saati 14.00’tü. Maalesef programın bu saatte başlamadı, epey sarktı. İstanbul’un değişik okullarından (ağırlıklı olarak İmam Hatip Liseleri) törene getirilen öğrencilerin önemli bir kısmı saat 13.30’da kongre merkezine ulaşmıştı. Tören bittiğinde saatler 17.20’yi gösteriyordu. Okullarda kırk dakikalık derslerde fena halde sıkılan öğrencilerin bu kadar uzun bir zaman zarfında tören alanında tutulması gençlikle gençlik anlatısının çatışması açısından önemliydi. Tören sonunda, “Programla ilgili üç eleştiriniz nedir?”, diye sorduğum gençlerin pek çoğu,  törenin uzunluğunu ve salondan çıkmalarına müsaade edilmemesini gündeme getirdi.  Kullanıla kullanıla orta malı haline gelmiş olan “istismar”  kelimesine müracaat etmediler ama buna yakın serzenişleri vardı. Salondan mescide çıkmak için polislere dil döken fakat derdini anlatamayan öğretmenler vardı.

Tören, bu tür programlarda adet olduğu üzere hayli uzun süren Kur'an-ı Kerim tilaveti ile başladı.  Salonda bir süre sessizlik oldu fakat insanlar konuşmaya devam etti.  İlahi Kelam’ın dinlenmesiyle alakalı klasik hükmü bilen hocaların bu tür törenlerde tilavette iktisat prensibini hatırlamamaları da düşündürücü tabii. Burada ödül töreninin sunucuları hakkında da birkaç kelam edelim. Sunuculuğunu Erkam Aydar ile “Afrikalı Ali”  olarak bilinen Ali Şentürk'ün yaptığı törende pek çok tuhaflık yaşandı. Erkam Aydar, törenin gündüz düzenlendiğinden bihabermişçesine “ödül gecesi” deyip durdu. Bir de buna duygusal patlamaya hayran kalınıp kaleme sarılındığı her halinden belli olan bir metni, şiir olarak okuması eklenince salondakilerin şaşkınlığı bir kat daha arttı. Programın diğer sunucusunun “eller kızarana kadar” alkışlatma merakından Kur’an-ı Kerim tilaveti de nasibini aldı. Gerisini siz düşünün artık. Uğur Işılak konseri, Mehmet Akif’in “Çanakkale Şehitlerine”  başlıklı şiirini müzikle yorumlaması başta olmak üzere çok başarılı değildi.  30 Mart yerel seçimleri için yaptığı parçayı burada da söylemiş olması bana kalırsa bir “sınır” ihlaliydi. Gençlerin özellikle salonun üst bölümünde oturanların konsere hiç ilgi göstermediklerini söylemek abartılı bir değerlendirme sayılmamalıdır.
Ardından yarışmayı düzenleyen kurumların temsilcilerinin yaptığı konuşmalar faslına geçildi. İlgili kurum temsilcilerinin neredeyse tümünün konuşmaları son derece didaktikti. Bürokratlaşmış, haliyle yetmişlerin  ‘düz’  eylemcilerinden oldukça farklılaşmış kurumların kendileriyle yabancılaşmalarının da göstergesiydi sahnedekilerin durumu. Üstelik ellerinde bulunan metinlerin dili alabildiğine ağdalıydı. Hele son konuşmacının bakışında, elindeki metni okuyuşunda neredeyse ruhtan hiç bir eser yoktu! Öyle ki Milli Eğitim Bakanı’nın adını bile yanlış telaffuz etti! Temsilcilerden genç olanların yaptıkları konuşmaların içeriği,  “dava” anlatısının ne kadar araçsallaştırıldığını ispat ediyordu.

Gelgelelim bu konuşmalar esnasında gençlerin çoğu ellerindeki akıllı telefonlarla oturdukları koltuklara yayılmaya başlamıştı. Az da olsa dinlediği müzikle içine kapanmayı tercih edenler de vardı. Gerekli miydi, diye düşünülmeyen protokol konuşmaları hakikaten çook uzundu. Konuşmaları dinlerken gençlerin dinleme ve dikkat süreleri dikkate alınarak bir iki dakikayla sınırlı tutulması mümkün olamaz mıydı, diye düşünmeden edemedim. Kaldı ki gençler zaten Çanakkale konusunda değişik bilgi kanallarından akan malumatlardan bihaber değillerdi.  Bir gün önce okullarında törenler yapılmıştı. Çanakkale Savaşı artık gençlerin bildikleri en basit malumat sırasına geçmişti. Öyle ki ilköğretim ikinci sınıftan başlayarak oldukça çelişkili (ve çoğu zaman tek yönlü) anlatılar savaşından sağ salim çıkıp gelmişlerdi.  Neresinden bakarsak bakalım, gençleri dikkate almayan bu ödül törenlerinin böyle sürüp gitmesi, her geçen yıl istenen neticeden fersah fersah uzaklaşmayı beraberinde getirecektir. En iyisi “Gençlik protokol sevmez!”, diyerek bu faslı kapatalım. Diğer taraftan yapılan konuşmaların “Çanakkale Ruhu ve Gençlik” temasıyla sınırlı olmaması da gençlerin dikkatinden kaçmıyordu.  Düz liselerden gelen gençler bunun farkındaydı. Mesela  “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın!” sloganını duyanlar, şaşkınlıkla sloganın geldiği tarafa bakıyorlardı. Duyduklarını Çanakkale ile irtibatlandırmakta zorluk çekiyorlardı anlaşılan. Gene bazı İmama Hatip Liselerinden öğrenci gruplarının  “nobran çığırtkanlığı” diğer İmam Hatip öğrencilerinin dişlerini gıcırdatmasına sebep oluyordu. 

Gelelim meselenin esası olan yarışmaya. Bilindiği üzere yarışmalar yönetmelikle ve belli bir amaca mebni olarak yapılır. “Çanakkale Ruhu ve Gençlik” konulu yarışmanın amacı  “hakikat bayrağını yere düşürmemek için gerçekleştirilen bir var oluş destanı olan Çanakkale Savaşı’ndaki diriliş ruhunu gençliğe taşımak ve şehitlerimizi yâd etmek” olarak açıklanmıştı.  Burada teknik bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği gibi yarışmalara katılanlar belirli kurallar içinde bu işi yaparlar veya biz öyle olduğunu düşünmek isteriz.    Ortaöğretim kurumlarında okuyan öğrenciler için düzenlenen yarışmanın “kompozisyon yarışması” şeklinde tertiplenmesi bana kalırsa sorunlu. Zira ortaöğretim programlarının kazanımları açısından kompozisyon genelliği yarışmanın yüzeyselliğine delalet eder. Zira öğrenciler bu yıllarda metin türlerini öğrenirler ve bu doğrultuda okuma (ve temrin) yaparlar. Milli Eğitim Bakanlığı Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğünün sitesinde yer alan yarışmanın yönetmeliğinde de bu genellikten başka bir şey görülmüyor maalesef.  O yüzden alelusul tertiplenen yarışmalardan pek bir şey beklenmemeli, diye de düşünülebilir.

Daha da önemlisi yarışmada birincilik ödülü olan metni dinleyince yarışmanın değerlendirme “ölçütleri” konusunda türlü şüpheler hücum etti aklıma.  Verilen bilgiye göre yarışmaya, 81 ilden binlerce öğrenci katılmış; her bölgeden 5 eser seçilmiş ve 35 eser finale yükselmiş.  (Bu eserlerin yazarlarıyla ilgili önemli bir detay da şu: Metinlerin 30’u kız, 5’i erkek öğrencilerce kaleme alınmış.) Bu eserler Dr. Mehmed Niyazi Özdemir başkanlığında, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Mustafa Özkan, Prof. Dr. İskender Pala, Doç. Dr. Mehmet Güneş, İkram İlbaş ve Ömer Şekerci tarafından oluşan jüri tarafından değerlendirilmiş ve ilk 10 eser belirlenmiş.  

Jürinin birinci seçtiği eser, ödül töreninde yazarı tarafından okundu. Yarışmada birinci olan bu metnin yazılı hali yok elimde.  Haksızlık etmek istemem fakat eser, dinlediğim kadarıyla son derece “sıradandı”. Bunu söylerken yarışmanın tertiplenişinin aslî unsurlarından biri olan hissiyat siyasetini göz ardı etmiyorum. Metinden herhangi bir bölümü dinlediğiniz vakit, metnin birinci seçilmiş olmasının hikmetini anlarsınız zaten. Birinciliği elde eden metin en iyi haliyle “mensur şiir/şiirsel metin” olarak görülebilirdi fakat kesinlikle “kompozisyon” değildi. Metni yarışmaya katılan başka bir metinle karşılaştırıp kantara vuralım demiyorum. İş buraya vardı mı, yarışmayı tartışmak iyice güçleşecektir. Ölçütü ne denilecek? Neye göre değil? Yahut kararı doğru bulup savunuyorsanız, neye göre yeterli? Tabii kompozisyon kelimesinin kök anlamından hareketle bu kanaatim yanlış bulunabilir ama bu kadar önemli ismin oluşturduğu jürinin birinciliğe uygun bulduğu eser bu mu, diye düşünmeden edemedim. Salonda konuşma imkânı bulabildiğim edebiyat öğretmenleri de buna benzer serzenişlerde bulundular.

Niyetim, yarışmayı protokol konuşmalarıyla birlikte tümüyle “batırmak” değil. İnceleyip değerlendirme süreçlerinde harcanması gereken çabanın harcanmamış olduğuna dair galip zannımdır. Şüphesiz yarışmalarda yönetmelik çerçevesinde kişilerin başvurusu söz konusu. Jüri, sadece yapılan başvuruları değerlendirir, tartışır, oylar sonucu açıklar.  Öyleyse aksaklık nerede? Neden okullardaki dil ve edebiyat ders kazanımları yarışmalara katılan metinlere yansımıyor? Sanırım anlatımla ilgili derslerin iyice bir gözden geçirilmesi gerekli. O yüzden ilçelerde, illerde ve bölgelerde yapılan değerlendirmeler üzerinde durmak daha sağlıklı olabilir. Aslında iş büyük ölçüde ön süreçleri iyi işletebilmeyi göze almakta düğümleniyor. Uzun lafın kısası görünüşü kurtaran yarışma furyasının her boyutu üzerinde daha ayrıntılı olarak düşünmek gerekiyor.

Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2015, 10:15
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER