banner15

Büyük Doğu'nun muhalefeti, tesettür ve Ahmet Hamdi Akseki/ Asım Öz

Ahmet Hamdi Akseki’nin sistem içinde kalarak çözüm ve çıkış arayışında bulunması Necip Fazıl ve Büyük Doğu tarafından tasvip edilmemekte hatta kötü bulunup aşağılanmaktadır

Büyük Doğu'nun muhalefeti, tesettür ve Ahmet Hamdi Akseki/ Asım Öz

Asım Öz/ Kültür Servisi

Star gazetesinin her cumartesi ilave olarak verdiği Büyük Doğu dergisinin bu haftaki sayısında yakın tarihin birkaç önemli olayı ve Necip Fazıl'ın daha sonraki eserlerinin temelini teşkil edecek olan yazıları dikkat çekiyor. Onun, 1960'lı yıllardan itibaren değişik yayınevlerince okurlara sunulan İdeolocya Örgüsü, Çöle İnen Nur ve tasavvuf konulu eserleri büyük ölçüde bu yıllarda yayımlanan yazılardan oluşmuştur. Okunup okunmadığını yahut daha doğru bir ifadeyle ne kadar okunduğunu bilemediğim Büyük Doğu dergileri üzerinde düşündüğümde benin önemsediğim iki temel konu var: İlki bu dergiler bir yönüyle memlekette yüzyıldır aynı konuların konuşulduğu şeklindeki tespiti haklı kılıyor. İkinci olarak ve bununla irtibatlı olarak İslâmcılık cihetinden önemini muhafaza bazı meseleleri somut olarak konuşma imkânı sunuyor.

SİYASİ ELEŞTİRİ

Büyük Doğu denilince her şeyden önce siyasi muhalefet akla gelir. Bu sayıda, Necip Fazıl'ın "Baştanbaşa bir felâket çığırı" olarak andığı İsmet İnönü devrinin kötülükleri, cinayetleri her bakımdan ortaya konulur. Dedektif X Bir tarafından yazılan "taşeron adı verilen ikinci el müteahhitler" yanında Amasya'da meydana gelen sel felaketini "hayasızca tefsir ve tevil eden" hükümetin, yaşananları "ilahi bela" maskesi adıyla gizlediğinden söz edilmesi manidar. Umalım ki başta TOKİ yetkilileri olmak üzere memleketi idare edenler okusunlar bu yazıyı!

Hasan Âli Yücel gibi tek parti devrinin kilit kişilikleri hakkında gayet esaslı muhalefet yapıldığı da görülüyor. 1944 yılında Şükrü Saraçoğlu'nun başbakan olduğu hükümet zamanında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kazım Orbay imzasını taşıyan tamim de dergi sayfalarında yer alır. Her askeri birliğe gönderilen bu tamimde ordu tarafından okunması menedilen dokuz neşirden üç tanesi sol geri kalanlar "dinci, ahlakçı ve milliyetçi" yayın organlarıdır. Bu yayınlar içinde Büyük Doğu ile birlikte ayet, hadis ve ahlaki öğütleri içeren Arapça levhaların da yasaklanmış olması dikkat çekmektedir.

Necip Fazıl dışındaki yazarların hem tek parti devri hakkında hem de Demokrat Parti hakkında yapmış olduğu tahliller de halin panoramasını isabet derecesi yüksek şekilde çizmeleri yönüyle ayrıca konuşulması gereken bir hususiyettir. Eski iktidarın kötü ve uğursuz idaresi ile birlikte bu iktidar devrinin suçlarını sorgulamayıp hasıraltı edenler de eleştiriden kurtulamaz. Memlekette köklü bir değişiklik yapmanın yol ve yordamı konusunda ellili yıllarda yapılan tespitlerin ne kadar mühim olduğunu görmek için Münir Süleyman Çapanoğlu'nun Adnan Menderes'e hitaben kaleme aldığı "Başbakana Açık Mektup" adlı yazısı son derece önemli: " Sizin iktidara hırslarınızı tatmin için değil, memleketi 'iyi'ye doğru götürmek için geldiğinize emin bulunuyorum. Bu itibarla başlanılan tedricî tasfiye işine küçükten değil; büyüklerden, kodamanlardan, başlayarak devam etmeniz icap ed er kanaatindeyim." 1951 yılında Demokrat Parti'nin muktedir olamadığı şeklinde yapılan tespitler sonraki yıllar düşünüldüğünde belli oranda doğruluk payı olan değerlendirmeler.

Be- De imzasıyla vaktiyle Necip Fazıl'ın çıkardığı Ağaç dergisinde himaye görmüş olan devrin başbakan yardımcı Samed Ağaoğlu'nun Büyük Doğu Cemiyeti aleyhinde yapmış olduğu açıklamalar şu şekilde tenkid edilir: " Evvelâ hikâye yazmakla işe başlayıp, hikâyeci olmaya vakit kalmadan, fikirci, fikirci olmaya vakit kalmadan politikacı, politikacı olmaya vakit kalmadan da Başbakan Yardımcısı olan Ağaoğlu'na bir ağabey sıfatiyle nasihatımız: "-Böyle sözler bir Başbakan Yardımcısına yakışmaz! Bu makamda söz, iş kıymetindedir. Herhangi bir tehdid üslûbu, makamın vekarile mütenasip değildir."

Büyük Doğu Cemiyetinin umumi kâtibi Abdürrahim Zapsu'nun Malatya Konuşması cemiyetin amaçlarını tekraren anlatmaktadır. Yalnız Zapsu'nun konuşmasında Türk sözcüğü yerine Türkiye ifadesinin geçmiş olması devri bakımından önemlidir. Derginin genelinde Türk ifadesi kullanılırken herhangi bir tahdit olmadığı dikkate alındığında Zapsu'nun Büyük Doğu Cemiyetine yönelik husumetlere karşı bir cevap niteliği de taşıyan konuşması daha da mühimdir: " Bütün Türkiye halkı bilmelidir ki, biz, yalnız ve yalnız vatanın saadet ve selâmet yollarını arayan ve gösteren bir teşekkülüz.(...)

Hakkımızda, din esaslarına dayanarak Cemiyet kurmuş olmak ithamları dolaşıyor. Türkiye sınırları içinde, din esaslarına dayanarak cemiyet kurmak yasaktır. Biz, memleketimizin bütün kanunlarını okumuşsuz ve anlamış insanlarız. Kanunlara aykırı hareket etmemize imkân düşünülemez. Cemiyetimiz din esasları üzerinde değil, bizzat ve bilfiil dindarların bütün bir dünya görüşü esası üzerine kurdukları siyasî ve içtimai bir cemiyettir. Bunda da kanunî bir mahzur yoktur. Zira dindarları herhangi bir cemiyet kurmaktan men'eden kanunî bir engel mevcut değildir. Diyanet ve fazilet sahibi insanların aramızda ve yolumuzda bulunuşunu, din esasları üzerine kurulmuş cemiyet şeklinde tefsir etmek, demagocyaların en kabası olur." Gerek Ağaoğlu'na verilen cevap gerekse Zapsu'nun bu satırları 1952 sonrasında anlaşılacaktır fakat iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü Malatya Suikastı ile cemiyet kapatılacaktır. Nahid Sırrı Örik'in İstanbul'daki sağlık sorununa odaklandığı "Borsada Tedavi" yazısı ise asri mezarlıklar devrinde asrî tedavi talebini dile getiren bir başka "politik" yazı. Tekrar edelim ki; Büyük Doğu'nun bu sayısında ortaya konulan muhalefet her şeyden öte geniş bir dikkatin, memleket meselelerine eğilen bir bakışın neticesidir.

Büyük Doğu'nun 12 Ocak 1951 tarihli 43. sayısında yapılan bazı değerlendirmeler İslâmcı bakışın gerek şer'i sınırlara riayet konusunda gerekse sisteme yaklaşım konusunda ortaya koyduğu farklılığı anlamayı mümkün kılıyor. Bu itibarla "Kadın Kılığı" yazısı ile Ahmet Hamdi Akseki'nin vefatı dolayısıyla yayınlanan "kı(s)sa" yazının son derece aydınlatıcı ve yön tayin edici olduğunu düşünüyorum.

"KADIN KILIĞI"

Dergi, daha sonra yayımlanacak olan İdeolocya Örgüsü kitabının parçalarından olacak olan kadın kıyafetini konu edinen "başyücelik emirleri" ile açılıyor. Şeriat vurgusunun ön planda olduğu metinde şer'i hadlare bağlı kalınmak kaydıyla kadın kıyafetinde( dergide kılığında olarak geçiyor) ne kadar süs, zarafet ve güzellik unsuru varsa tatbik olunabileceği söyleniyor. Ahlaklı ve edepli olma hâlinin öne çıkarıldığı metnin devrin ve sonraki yılların İslâm'da kadın konulu kitaplarıyla akrabalığı aynı zamanda farklılığı hemen fark ediliyor. Necip Fazıl'ın konferanslarının çoğunlukla tiyatro, sinema gibi modern hayatın belirgin olduğu kamusal mekânlarda verildiği bilinir. Bu yönüyle o yeryüzünü mescit bilme düsturunu amelleriyle göstermiş "cami dindarlığının" daraltılmış perspektifini aşma gayreti içerisinde olmuştur.

Necip Fazıl'ın kadın konusunu değerlendirdiği yazısında, kadın için şer'i kıyafetlere uymak koşulu ile mektep, salon, daire, konser, konferans, merasim yani "zatiyle dinî bir yasak belirtmiyen her yer açık ve serbest" olduğunu söylemesi bence önemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Çoğu yazarın çekinceli bir bakış göstermekle birlikte eleştirmediği çarşaf konusunu şer'i ölçülere riayet etmeme durumu ile birlikte eleştirir Necip Fazıl: "Dâva, ne kadını bir konserve maddesi gibi simsiyah çarşaflar içinde lehimleyip hava temasından uzak bulundurmak, ne de sokağa atılmış ö bir yemek gibi nefeslere peşkeş çekmektir. Dâva, kadını zıt iki bâtıl telâkki arasında, ancak Şeriatin kendisine tâyin ettiği içtimaî hüviyetiyle heykelleştirip cemiyet meydanına dikmektir. Yani dâva fazlası ve eksiği olmadan, bu mevzuda aynı ve asliyle Şeriati tatbik etrmektir."

Henüz ukdelerin çözülmediği ağyar ve efradın tam ve sağlıklı bir ayırıma tabi tutulamadığı yıllarda yazılan şu satırlar da oldukça dikkat çekicidir: "Kadın kılığı konusunda mazi,Şeriat emrini, kadını utanılacak ve korkulacak bir madde gibi büsbütün iptal etmek diye anladığı için bizzat Şeriate karşı kabahatli; son yarım ve bilhassa çeyrek asırlık hal de, kadını bütün perde ve hicaplarından soyarak nazarî ve içtimaî bir zina ve iştiha unsuru şeklinde meydana arzettiği için suçludur. Bu iki cürüm de, biri Şeriatin sağından, öbürü solundan kaymak suretiyle, biri bilmeden, öbürü bile bile hakikate karşı ihanettir."

Tabii Türkiye modernleşmesi sürecinde "mürtecilik, inkılâp düşmanlığı" vb ifadelerde tecessüm eden sembolik değeri olan bir konuda bu kadar cüretkâr konuşmanın sakıncaları da yok değildir. Ayrıca Necip Fazıl'ın bu konudaki yaklaşımlarının değerlendirmesi için Cihan Aktaş'ın kılık kıyafet ve iktidar konulu çalışmalarına bakılması oldukça yararlı olacaktır. Bunun yanında Necip Fazıl'ın had meselesine yapmış olduğu kayda değer vurgunun her şeyin ötesinde bir değerinin olduğu da ihmal edilmemelidir.

SİSTEM MESELESİ VE AKSEKİ'NİN VEFATI

Derginin arka sayfasında yer alan Said Nursi hakkında bir mektuptan söz etmek Necip Fazıl'ın liseden hocası olan Ahmet Hamdi Akseki hakkındaki temkinli takdirine baskın çıkan pasiflik tenkidini daha anlaşılır kılacaktır. Merhum Hasan Feyzi imzasıyla yazılan yazıda Said Nursi'nin bir zamanlar Cumhuriyet hükümeti tarafından kendisine tayin ve tahsis etmek istediği maaşı ve binlerce lira harcayarak yaptırmak kararında olduğu evi reddedişine dikkat çekilir. Muhtelif fırsatlarla kendisine teklif olunan genel vaizlik ve mebusluk gibi yüksek maaşlı vazifeleri de istemediği yorumu buna eklenince Büyük Doğu'nun Said Nursi'nin muhalefetini değerli bulduğu anlaşılacaktır. Fakat aynı takdir ifadeleri Ahmet Hamdi Akseki için kullanılmaz.

Ahmet Hamdi Akseki'nin vefatı dolayısıyla dergide yer alan "Diyanet İşleri Reisi Ahmet Hamdi Akseki" başlıklı kısa haber-yorum şöyle: " Diyanet İşleri Reisi Ahmet Hamdi Akseki vefat etti. Allah rahmet eylesin! Kendisinin (Rejim) boyunca gelmiş geçmiş bâzı ekfer Diyanet veya denaet reislerinden olmadığını, buna rağmen birçok zaaflarla dolu bulunduğunu birkaç kere kaydetmiştik. Her fert için âzâmî nailiyet pâyesi olan asgarî mümin sıfatiyle bu zata rahmet niyaz ederken, gelecek nüshalarımızda onun şahsiyeti hakkında bir şeyler neşredeceğimizi bildiririz.

Ahmet Hamdi Aksekili'nin asgarî mümin sıfatını göstermekte şu levha pek mânalıdır:

Bir gün Necip Fazıl Kısakürek Diyanet İşleri Reis Muavini bulunduğu sıralarda, ona şöyle dedi:

-Bu makamda, bu şartlarda bulunmaktansa (kanalizasyon) ameleliği yapıp sırtnızda necaset taşımağı tercih etmez miydiniz?

O vakit Ahmet Hamdi sapsarı olmuş ve Necip Fazıl'a şu cevabı vermişti:

-Hakkın var! Ben daha fazla fenalığa mâni olmak için bu makamda oturuyorum!

Allah onu ve cümlemizi affetsin!.."

Anlaşılan o ki, Ahmet Hamdi Akseki'nin sistem içinde kalarak çözüm ve çıkış arayışında bulunması Necip Fazıl ve Büyük Doğu tarafından tasvip edilmemekte hatta kötü bulunup aşağılanmaktadır. Bu yönüyle Osmanlının son devrinden Cumhuriyet'e intikal eden Ahmet Hamdi Akseki ile Cumhuriyet devrinin gürbüz sesi Necip Fazıl'ın İslamcılık telakkileri ve siyasetleri aynı düzlemde değerlendirilemez.( Burada bir ara not olarak şunu da aktarmalıyım: Sezai Karakoç'un 1950'lerde çıkan İslâm mecmuasına katılmayışının altında da buna benzer bir sebep vardır. Hatıralarında Ömer Nasuhi Bilmen ve diğer isimlerin Sait Halim Paşa gibi bir düşünür, Mehmet Akif gibi bir şair olmaksızın söyleyecekleri sözlerin karşılık bulmayacağını ifade eden Karakoç bu sebeple İslam mecmuasına katılmamış fakat Necip Fazıl'ın içinde bulunduğu yayın organları için elinden gelen katkıyı fazlasıyla sunmuştur.)

Necip Fazıl daha sonra MTTB'de 1969 yılında yapmış olduğu bir konuşmada Bahriye Mektebi'nden din dersi hocası olan Akseki hakkında " O bir fail değil münfaildir" ve onun " müspet eser vermek müessir olmak yerine, ancak menfi esere mukavemet etmiş" diyecektir. Akseki'nin yaptıklarını münfail yani edilgen olarak açıklamak bazı yorumcuların hoşuna gitmese de Necip Fazıl'ın farkını fark etmek bakımından faillik meselesi ve bununla birlikte sisteme karşı olmak meselesi oldukça önemlidir.

Bugünden bakıldığında İslâmcılık fikrinin Necip Fazıl'ın failliğe vurgu yapan halinden Akseki'nin münfailliğine gerilediğini düşünebilir miyiz? 4-6 Haziran 1994 tarihleri arasında Antalya Uygulama Oteli'nde, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile Antalya İmam-Hatip Lisesi Mezunları Derneği'nin ortaklaşa düzenlemiş olduğu Ahmet Hamdi Akseki Sempozyumunda" Necip Fazıl'ın Ahmet Hamdi Akseki'ye dönük eleştirilerini " Bizden Biri Olarak Ahmet Hamdi Akseki" adlı bildirisinde kritize eden İsmail Kara'nın metninin sonunda yer alan şu sorular da buna ilave edilmelidir: "Bugün için Akseki örneğinden yola çıkarak sorulacak asgari iki soru var. Siyasî merkezle uzlaşma arayışı mecburiyeti hâlâ devam ediyor mu? Bugün rejimle uzlaşan/uzlaşma yolları arayan İslâmî endişe sahiplerinin elde etmek istedikleri "meşru" talepleri var mı ve tabiî bunları elde edebiliyorlar mı?"

Muhtevası ve siyasetleri itibariyle önemli bu sorular. Sanırım buna verilecek cevaplar bulunulan konumlara göre farklılık arz edecektir. Elbette konumlar ötesi/dışı bir İslâmcılık imkânı mümkün değil mi, sorusu üzerinde de mutlaka düşünülmelidir.

Güncelleme Tarihi: 02 Ocak 2013, 09:42
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35