banner15

Cihan Aktaş: Kötü romanın da alıcısı çıkar, kötü evin de…

Yazar Cihan Aktaş ile son romanı Şirin'in Düğünü üzerine konuştuk...

Cihan Aktaş: Kötü romanın da alıcısı çıkar, kötü evin de…

Gülsüm Ekinci/ Dünya Bülteni

Uzun bir aradan sonra Cihan Aktaş yeni romanıyla karşımıza çıktı. Uzaktan da olsa yazılma sürecine şahit olduğum bir metin hakkında soru sormak deneyimi için Cihan Aktaş'a ayrıca teşekkür etmem gerekir.

Şirin'in Düğünü, Cihan Aktaş'ın titizliğinden ve detaycılığından nasibini alan bir roman; uzun düşünmeler, yeniden yazmalar, vazgeçişleri içinde barındıran yılların ardından sürpriz gibi ortaya çıktı. Ülke ve dünya gündemini düşünürsek edebiyat ve sanata dair işlerin devam etmesi mucize gibi bir şey. Öte yandan sanat da olmasa nasıl nefes alınır bu acayip dünyada!

Gülsüm Ekinci: Şirin'in Düğünü için kaç yıldır çalışıyorsunuz? Nasıl bir çalışma düzeni izlediniz?

Cihan Aktaş: Tam dört yıl oldu sevgili Gülsüm, ama fikir olarak 2004’e kadar geri gidiyor. Daha önce gece çalışma alışkanlığım yoktu. Bu romanı gece saatlerinde yazdım. Beş kez baştan aşağı yeniden yazdığım gibi bazen de kısmi çalışmalar yaptım. Bırakmayı düşündüğüm de oldu. Umutsuzluğa kapılıp vazgeçtim iki yıl kadar önce, sonra yeniden başladım.

Şirin’in Düğünü başlığı bize hemen Ferhat ile Şirin’i çağırıyor. Güncel bir Ferhat ile Şirin romanı yazmak nereden icap etti?

Bir sergide gördüğüm Ferhat ve Şirin minyatürünün esiniyle Dağ Yolcuları başlıklı bir öykü yazmıştım. Öykü romana doğru düşündüren çağrışımlar bıraktı geriye. Mesela, Şirin günümüzde yaşasaydı nasıl bir fazilet örneği olurdu? Günümüz Türkiyesi’nde Hüsrev nasıl bir kişiliğe karşılık gelirdi? Takvalı bir insan olduğu fark edilen Ferhat’a intiharı yakıştıramıyordum ayrıca. Şirin’in Düğünü bir bakıma Ferhat’ı intihardan uzaklaştırmanın da romanı. Başlığı Suat Köçer’e borçluyum. Şirin ve düğün kelimelerini de içeren alternatif terkipler üzerine konuşurken önerdi başlığı, eksik olmasın.

Ferhat ile Şirin'in eski anlatıları hakkında neler söylersiniz?

Çoğunu okudum, yazılmış bazı tezler de dahil. Türk dünyasında Ferhat ile Şirin olarak çeşitli yorumları var efsanenin. Romanı yazmaya başlamadan önce bir kısmını inceledim. Çeşitli yorumlar üzerine hazırlanmış tezleri okudum. Nazım Hikmet’in piyesi Ferhat’ı emek mücadelesi içinde tasvir ediyor. Almanya’da yaşayan bir yazar, Yüksel Sarıkaya, “Ferhat’ın Yeni Acıları”nı gurbetçilerimizin çileleri üzerinden kaleme almış. Ben Nizami’nin eseri üzerinden, Ferhat karakterini derinleştirerek yorumladım efsaneyi.

Elbette bir edebiyatçı olarak efsaneler, efsanevi, masalsı aşklar hakkındaki düşüncelerinizi de merak ediyorum.

Masallara ve efsanelere çok düşkünüm. Çocukluk yıllarımda çok meraklı bir masal, bir efsane dinleyicisiydim. Bütün o masalları, efsaneleri oluşturan, hazırlayan sebep ve şartlar üzerine fikir yürütür, mutsuz biten sonlar yerine farklı sonlar tasarlardım. Bize çok cazip gelen bir masal bazen insanlığın dünyevi serüvenine özgü en çarpıcı hususları özetleyebiliyor. Bazen de bir masal insanlığın tarih içinde kaydettiği ilerlemeyi fark etmemize vesile oluyor. Sabır Taşı masalını çok severdim. Anne olduğumda kızıma anlatırken masal bana bazı açılardan problemli geldi. Mesela iyi kalpli güzel prenses ve kötü kalpli siyahî köle kadın zıtlığı… Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre gibi efsanelerde aşk, bir kavuşamama hali üzerinden sürecektir. Dünya ile ahiret arasındaki geçişe özgü zor düşünceleri hafifleten bir yanı var bu aşk hikâyelerinin. Aşk, yozlaşmaya açık ulvi bir tutku. Bir kavuşma yaşandığında, tutku tülünün örtbas ettiği anlaşmazlıkları nereye koyar âşıklar, ben biraz da bunu anlamaya çalıştım efsaneyi yorumlarken. 

“Yozlaşmaya açık ulvi bir tutku.” dediniz aşk için. Ulvi duygu/tutkulardaki eskiden beri süregelen bir şey mi yoksa yozlaşma yakın tarihle mi ilişkili? 

Modernite bir büyü kaybına yol açtıysa eğer, bu aşkı da etkiledi. Aşk sonuçta karşı tarafı yüceltmeye dönük bir kişisel inşa ile de gerçekleşiyor. Büyü tülü olmadığı için de estetize etme süreci çok çabuk yaşanıyor. Tutkular kısa ömürlü ve nefisler aşk için özveriye katlanamıyor. Efsanevi aşklarda zaten kavuşamama neredeyse genel bir kader. Kavuşanların ise daha sonra neler yaşadığına dair pek bilgi yok. Belki sonsuz veya sürekli aşka biçilen modern anlamla ilgili bir bakışımız var bu konuda. Aşkın mevsimleri var oysa. Yozlaşma, büyü kaybıyla kuşkusuz ilgili. Ancak hayal kırıklıkları nedeniyle yalnızlaşıp kendine dönük yaşamaya alışan modern insanın tahammülsüzlüğü de yozlaşmanın hem sebebi hem de sonucu. 

Bu nedenle belki de Şirin tahammül eşiğini sürekli yükseltiyor gibi geliyor bize, değil mi? 

Geriye dönmek istemediği için tahammüllü olmaya çalışıyor Şirin. Aşkı başlangıçtaki büyüsüyle hissedemese de yeni merhaleye uyum göstermeye çalışıyor. Faruk’un çok açık ettiği başarı açısından kaybetme korkusu, onda insan kaybetme korkusu olarak var. Hayatına, mahrem dünyasına dahil olan insanların kendi varlığını parça parça etmeden geçip gidemeyeceklerini söylüyor zaten. 

Nursuna göründüğü, zannettiği kadar çaresiz mi? Şirin sandığımız kadar görünmez mi?

-Nursuna, halasının ailesinin başına gelenler konusundaki uyarıları nedeniyle korkularla dolu bir hayat sürdürüyor, hep temkinli, tedbirli. Samimi davranamamanın, içten dost ilişkilerine sahip olamamanın azabını yaşıyor. Kökleşen takıntıları yüzünden mesleki alanda bir ilgisizlik içinde. Uzun ömürlü hayaller kuramıyor. İmajlardan ibaret kılıyor kendini, korumak adına. Şirin kimliğine sahip olma sürecinin tecrübesi, Faruk’a duyduğu aşkla bütünlük içinde. Şirin olarak kabuğundan sıyrılma cesaretini aşkla kazanıyor. Bu kez de Faruk, yine korkulara kapılmasına yol açacak uyarılarla koruma altına almaya çalışıyor onu. Fakat aldığı yolda tazelenen zihni, sadece kendisi için değil, Faruk için de bu korkularla yüzleşmeye sevk ediyor onu. Arınmak istiyor, kendini masun görmeyi değil; kaynaşmak istiyor, içe kapanmak değil.

Romanda Faruk’la Şirin aşkının filizlenmesine sebep Cahit Zarifoğlu'nun dostluk (ki romanda neredeyse aşktan daha baskın) ve aşkla dolu Ağaçlar şiiri, sizdeki izi nedir şiirin? 

Cahit Zarifoğlu şiiri zihni yıkayan, paslarından arındıran bir şiirdir. Bazen bir konuya takılıp durakladığımda bir mısraı aklıma düşer. Romanın akışında, içinde “ağaç” geçen bir şiir olması gerekiyordu. Bunu düşündükten hemen sonra Ağaçlar’ı hatırladım. 

Hikâyelerinizde daha çok içinde yaşadığınız anları yazdığını hissediyoruz. Ama bu roman neredeyse tamamen kurgu. Neredeyse diyorum çünkü hiçbir metin sırf kurgudan meydana gelmez, değil mi? 

Kurgu sayısız unsurun bileşimi, öykü yazarı olarak tecrübe ediyorsun sen de. İçinde hayal de var gerçek de, rüzgârın da yardımını alırsınız, matematiğin de. Şirin’in Düğünü bir de çok yorumlanmış bir kurgunun modern dünyaya uyarlı yorumu. Efsanedeki bazı tema ve imgeleri alıp şimdiki zamanda yeniden yorumladım. Haliyle hamur gibi bir şey olmak, iyice yoğrulmak zorunda bir metin, aksi halde kimi, niye ilgilendirsin?

Mimarlık ve resimle iç içe bir roman inşa etmekle bir bina inşa etmek arasındaki benzerlik ve tezatlar nelerdir?

Proje aşamaları kuşkusuz daha çok benziyor. Malzemeleriniz kaliteli, taşıyıcılarınız yeterli değilse, çöker bina/metin. Her şeyden önce temel, yani esaslı bir hikâye. Bir insan romanınızı niye okusun, bir insan, bir aile yaptığınız binada niye otursun? Plan elbette iyi çalışılmış olmalı, görünüşler kalbe yatmalı. İçtenliği hissetmeli okuyucu, mekânda kendini yabancılamamalı eve taşınan. Dilin akıcı, hikâyenin sürükleyici olması gerektiği gibi, odalar kullanışlı, zevkli bir tefrişe müsait olmalı. Kahramanlarınız kadar olmasa da projesini çizdiğiniz evde yaşayacak insanları da yeterince tanımanız gerekiyor. Böyle sayısız ortak noktadan söz edilebilir. Kötü romanın da alıcısı çıkar, kötü evin de… Ancak kötü yazılmış bir romanı okuyucu yarıda bırakabilir, ama her insan veya aile göründüğü gibi rahat ve kullanışlı olmadığını fark ettiğinde, o evi terke güç yetiremeyebilir. Yazar romana son noktayı koyduğunda, o romanı okuyucusuna ulaştıran bir süreç başlar. Basım, dağıtım ve tanıtım aşamaları önemli faktörler olmakla birlikte romanın özüyle ilgili gerçeği değiştiremezler. Oysa projeyi takip eden inşaat süreci, mimar için sürprizlerle doludur. Üstelik, çok az mimar sadece kendi muhayyilesi ve zevkinin eseri bir proje ortaya koyabilir. Mal sahibi ve müteahhit, sürekli bir şeyleri değiştirmesini, eklemesini ve çıkarmasını talep edebilirler. Editörler de aynı şekilde işte şu fazlayı veya tekrar olanı çıkarma tavsiyesinde bulunsa da yazar bu konuda istediği gibi karar verebilir. Kuşkusuz roman yazarı bir mimara göre çok daha bağımsız bir muhayyileye sahiptir. Fakat bu bağımsızlık nedeniyle yazar kendi sınırlarını oluşturmak üzere piyasa veya şirket tarafından sınırlanan mimarın ihtiyaç duymadığı türde bir disiplin sağlamak zorundadır.

-"Kendisine de ait olan bir hazinenin izinsizce yağmalandığı duygusuna kapıldı. Elinden kaçırılan her neyse, ihtiyaç duyduğu şey olmalıydı, bir tür büyü, ışıltı, cazibe…”

Kaçırılmış bir fırsat demek yerine “ışıltı, cazibe, büyü” gibi kelimeleri seçiyorsunuz, özelde bu kelimeler üzerinden, yazarken kelime seçimi üzerinden bir analiz yapar mısınız?

Kaçırılan şeyin oluşturduğu eksiklik öylesine alıkoyar ki hayatı, onun etkisi daha özel nitelemelere ihtiyaç duyuyormuş gibi gelir. Çoğu zaman dilin yetmediği bir acı, bir hayranlık, haşyet uyandıran tecrübeler yaşarız. Yağmuru ele alalım: Her yağmur yağdığında, izlerken veya altında ıslanarak yürürken kelime dağarcığımın ne kadar yetersiz olduğunu düşünürüm. Şairlerin ve çocukların tasvir edebildiği muhteşem bir olağan hal. Tam olarak tasvir edebilseydik hayranlığımızı veya içimizde kanayan yarayı, bir sonraki cilde gerek kalmazdı.

 Romanda Kürşat vesilesiyle bir soru soruyorsunuz; "Bir gün Harlem'e bir camii tasarlayabilir miydi?" Siz Harlem’e nasıl bir camii tasarlardınız? Camii tasarlayan kadın mimarlarla konuşmuştunuz bir kitap projesi için ve birkaç yazınızı da hatırlıyorum. İbadet mekânı ile herhangi bir bina tasarlamak arasında fark var mıdır? 

Aslında bütün mekânlar çevre bağlantılarını, boşluk doluluk oranlarını hesaba katmak zorunda. Bir apartman tasarlarken, içinde yaşayacak insanların yerine kendinizi koymalısınız. Bir cami tasarlarken de orada secde ederken hissedebilmelisiniz kendinizi. Mimarimiz çeşitli resmi üslup arayışları yüzünden tabii gelişim seyrini takip edemese de azımsanmayacak bir birikimimiz var. Problem, şehircilik politikalarından kaynaklanıyor daha çok. Buna karşılık cami mimarisi çok kendi haline terk edilmiş. Bir bakıma adeta cami yaptırma derneklerinin faaliyetleriyle yürümüş uzun zaman. Sinan mimarisinin muhteşem mirası, eğitim engellerine rağmen cami tasarlamak isteyen mimar için her zaman caydırıcı bir engel teşkil ediyor. Farklı çizgileri olan bir forma geçişin tabii uygulama seyrinden mahrumuz. Cami tasarlarken hayal gücümüzü sonsuzca kullanabileceğimiz bir mekân değil zaten, tasarlarken öncelikle ibadet eden kişinin talepleri açısından bakmakla mükellefiz. Kürşat cami mimarisi üzerine daha önce fazla düşünmüş bir mimar değil. Harlem’deki caminin çevresinden kopukluğu dikkatini çekiyor ve annesinin kendisinden bir cami tasarlamasını istediğini hatırlıyor.

Harlem, kendine özgü renkleri kentsel dönüşümle soldurulmuş bir semt. Orada yapılacak bir caminin asli renkleri hatırlatan bir derinliği olmalı. Mardin Ulu Camii ile Niğde Alaattin Camii’nin bana yakın gelen renklerini ve çizgilerini taşımak isterdim Harlem’e. Söz konusu ışık olunca Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’ni de anmalıyım. Kalabalığın ortasında, her zaman bir uğultuyla çevrili oluyor, yine de insanın yüreğindeki sıkıntıları yatıştıran bir esintisi var renklerinin. Niğde Alaattin Camii’ni görmedim, ama fotoğraflarını incelerken yakınlık hissetmiştim. 

Karakterlerden hiçbiri kendileri dışındaki dünya için kaygılanmıyor sanki. Şirin hariç. Onun ilgilenmesi de babası dolayısıyla. Esma var bir de. Gerçek hayatta da böyle galiba değil mi; sosyal sınıf yükseldikçe kaygı merkezi kendine dönüyor. Dünya meseleleriyle ilgilenmek daha alt sınıftaki bireylere kalıyor? 

Buradan yola çıkarak romandaki sınıfsal ayrıma girebilir miyiz? 

Elbette konuşalım bunu. Yarası olan bilir, bu çok doğru, ama istisnai olarak insan çevre rehavetine kapılmadan da uzanabilir dünyaya. Şirin, ailesinin başına gelenlerden hareketle hep gerçeğin peşinde, adalet arayışı içinde olan huzursuz bir bilince sahip. Ancak diyelim ki Naman, huzursuz kılacak süreçleri göze alamadığı için kendini oyalama yolunu tutuyor, ama halinden memnun olmadığı da aşikar. Ve yine Kürşat, çocukluğuna dönük bilinciyle kendini dünyaya kapatmışken, aşk yarasıyla bambaşka bir bağlama sıçramayı başarıyor. Esma başörtüsü mücadelesinin içinde ve çevresi tarafından kökenine indirgenmeye karşı bir tavır sergiliyor. Ya da işte Yelda, babasının hep övündüğü gibi asker emeklisi olmadığını öğreniyor günün birinde.

Şirin, Nursuna kimliğinin ardında bir hayat yaşamaya zorlandı. Faruk, Konya’nın muteber ailelerinden birine mensup ama neticede tutucu bulduğu, yapı itibarıyla yükselmesine engel olduğunu düşündüğü ailesinden kopmaya çalışıyor. Sınıfların, kökenlerin yeni bir sermaye akışıyla sarsıldığı bir dönemde geçiyor olaylar. Dolayısıyla bazen sınıf şaşırtmacaları veya yeni sınıfsal yapılanmalara özgü ifade ve sembollerle karışıyor sahneler. Kahramanların çoğunda görebilirsiniz, aslında o kişi olduğunu veya sanıldığı gibi olmadığını anlatma ihtiyacını.

 İyi ki hatırlattınız, Kürşat da kendi hayatına dair somut sorunları “çözemeyince” başkalarıyla ilgilenmeye, fedakârlık gerektiren hayırlı bir şeyler yapmaya yöneliyor. Karakterde zaten var olan iyiye ve güzele meyli göz ardı etmeden sormak istiyorum; bencillikten, benmerkezcilikten çıkmak kendi içinden çıkamamakla ilgili midir?

Kürşat bütün benliğini Şirin’e teksif etmişti, malum. Orada tipik bir bencillikten çok saplantılı bir hal var. Belki Şirin’e dönük sadakatini hayatla yüzleşememenin bahanesi kılıyordu. Ancak insan değişebilen, varlığındaki potansiyelleri açma gücüne sahip bir varlık. Hepimizin bahaneleri, sebepleri, handikapları var. Hayatla sahici bir yüzleşme zaten sürekli yapılması gereken bir ders, bir ödev.

Her roman yazarı için bir yolculuk. Şirin’in Düğünü içinde yol alırken sizi nasıl etkiledi? 

Her romanın farklı bir yolculuk olduğu çok doğru. Aynı zamanda bir laboratuar, bir halı tezgâhı. Dört yıl az bir süre değil. Böyle bir kurgunun insanı pişirmesi, eğitmesi beklenir. Zamanın insanı sadece görünüşte değiştirdiğini öğretiyor bir efsane üzerine yeniden düşünmek. Romanımın bir teması, kişisel şeffaflığın doğru bir gelişim için ekmek ve su gibi gerekli olduğu. Ancak gerçeğe sadakatle hakikat kendisini açar, o da bir süreliğine. Bunun Şirin için güçlü bir sezgi olmasını istedim, eserin orijinalinde de olduğu gibi. Kendi gibi olmak kuşkusuz bir arayışla mümkün, “kendilik” sabit bir hal değil. Korkular ve yalanlar yüzünden dünyevi hayatımızı parodi şeklinde yaşarken nasıl samimi Müslümanlar olabiliriz, bilmiyorum. Daha başlarda Şirin karakteri üzerine düşünürken aklıma gelen bir soruydu bu: Kaç kişi hiç yalana başvurmadan bütün hayatını baştan sona anlatabilir? Sahici bir mahremiyeti sağlamak için önce gerçekten kim olduğumuzu bilmeli, ifade edebilmeliyiz. Aksi halde yalanlara dayalı hayatın çığırından çıkan talepleri tarafından yağmalanıyor varlığımız.

Güncelleme Tarihi: 02 Kasım 2016, 12:32
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35