banner15

David Harvey, her şeyi çözer mi?

Ercan Gündoğan, yüksek lisans tezini esas alarak hazırladığı “David Harvey: Kent, Sermaye ve Sınıf” başlıklı yazısını Doğu Batı dergisinde yayımladı. Yazı, Harvey’in fikrî serüvenini, Marksist kentsel mekân kuramını ve bunun değişik boyutlarını irdelemiş olmasından dolayı önemli.

David Harvey, her şeyi çözer mi?

Asım Öz / Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Türkiye’de kent ve mekân çalışmalarında öteden beri ağırlığı olan isimler arasında David Harvey’in kullanım değerinin yüksel olduğunda şüphe yok. Türkiye’de kent konusunda yazılan makale ve kitaplardaki atıflara göz atılması bile yeterli olabilir bir intiba sahibi olmak için. Sözgelimi, 67. sayısında kent olgusunu değişik veçheleriyle ele alan Doğu Batı dergisindeki makaleler bu gözle incelenebilir. Şüphesiz, bunun haklı sebepleri var: Coğrafyacı, siyasal iktisatçı ve sosyal kuramcı olan Harvey. Bu sebeple, 1960’lardan bu yana yapmış olduğu çalışmalarla düşünce dünyasına yön veren isimler yahut yorumcular arasında kendine itibarlı bir yer oluşturmayı başardı. Harvey, sermayenin sınırlarının ardından Henri Lefebre’nin 1960’ların ikinci yarısında ortaya attığı “kent hakkı” kavramını dönüştürerek sahiplenmek gibi bir tutumla öne çıkacaktır aynı zamanda.

Tanımı ve içeriği konusunda fikir birliği bulunmayan “kent hakkı” kavramı, Gezi Parkı olaylarından sonra daha çok yaygınlaştı, hatta modalaştı ve bu kavram özelinde epeyce yazı neşredildi. Elbette bahsettiğim yazılar arasında, bu kavramın “kimlik ve vicdan eksenli”  belirsiz kullanımlarının ağır bastığı fikrî ortama itirazı da gündeme taşıma gayretinde olanların varlığı da söz konusuydu. Harvey, kent hakkının sadece kentsel dönüşümle mücadele sürecine indirgenmesinin eksikliğine temas eder. Ona göre bu kavram, bir kentin arzulanan bir şekilde değiştirilip dönüştürülmesini içerir. Bu ise kaçınılmaz olarak kentleşme süreçleri üzerinde kolektif güç uygulamayı gerektirecek bir dizi eylemliliğe işaret eder.  Esasında böylesi bir dönüştürme talebinin başlı başına heyecan verici bulunması, kapitalizm eleştirisi yanında, radikal bir siyaseti gerekli kılacağı için devrim düşüncesinden ve onun girdilerinden yalıtılarak ele alınamaz. Denilebilir ki, belirli bir mekânı bir süreliğine özgürleştirmenin ötesine geçilemediğinde, özgürleştirilen mekân bir süre sonra yerleşik yapı tarafından tekrar ele geçirilmekten kurtulamayacağı için her zaman devrimci bir harekete ihtiyaç duyulur.

Harvey’in  “Çağrılışı”

Coğrafyayı Marksist bir çerçeveden yeniden anlamlandıran Harvey, Gezi, Parkı olaylarından kısa bir süre önce Marx’ın Kapital’i İçin Kılavuz ve Sermaye Muamması kitaplarının yayımlanması vesilesiyle Türkiye’yi ziyaret etmiş, İstanbul ve Ankara’da farklı etkinliklere katılmıştı. Gezi Parkı olaylarından sonra karşımıza çıkan manzara ise birtakım konuları tartışmaya açmak açısından son derece yararlıydı aslında. Haziran günlerinin akabinde yayımlanan ve genel olarak bu olaylar dizisine büyük anlamlar yüklemekten yana olan pek çok dergi, memlekette olup bitenleri izah etmek için ya onunla söyleşi yaptı ya da onun eserlerine atıf yapan metinlere bolca yer verdi. Akademik olsun olmasın pek çok süreli yayında onunla ya yeni söyleşiler yapıldı ya da daha evvel yapılmış söyleşilerin çevirisine yer verildi. Böylelikle vuku bulan olayları izah edecek kavramsal çerçeve de inşa edilmiş oldu.

Harvey, Gazi Parkı olaylarını, “otokratik bir şekilde işleyen bir rejime yönelik hoşnutsuzluğa odaklanmış ve müzakereye yanaşmayan bir benzemezler ittifakı” şeklinde tanımlamış ve bu olayı “hoşnutsuzluk temelli kentsel ayaklanma”  kategorisinde değerlendirmişti. Ne var ki, ona dönük ilginin salt kültürellikle ilgili olup olmadığına yakından bakmak yararsız bir çaba olmayacaktır. Kuşkusuz son derece güçlü çalışmalar ortaya koyan bir isim hakkında dışarıdan bakarak ileri sürülen kanaatlerde her zaman hataya düşme riski olacaktır.  Fakat şu da bilinir; sadece hataya düşme kaygısıyla hareket edilirse neredeyse hiçbir olay ve kişi hakkında bir şey yazılamaz. Bundan dolayı Harvey’in var olan açıklama biçimlerine katkısını ve farklılıklarını genel çizgileriyle de olsa hatırlamak icap eder.

Ercan Gündoğan, yüksek lisans tezini esas olarak hazırladığı “David Harvey: Kent, Sermaye ve Sınıf”  başlıklı yazısını Doğu Batı dergisinde yayımladı. Yazı, Harvey’in fikrî serüvenini, Marksist kentsel mekân kuramını ve bunun değişik boyutlarını irdelemiş olmasından dolayı önemli. Onun çalışmalarının entelektüel paydaşları yanında külliyatına dair önemli veriler sunan bir yazı bu. Yazının dayandığı metin İngilizce olarak yayımlanmış.  Şüphesiz İngilizce olarak yayımlanan kitabın Türkçeye tercüme edilmesi durumunda, Harvey’in eserlerinin değerlendirilmesi noktasında büyük bir eksiklik giderilmiş olacaktır.  Bu değini yazısında hem Gündoğan’ın yazısından hem de Harvey’le yapılan birkaç söyleşiden yola çıkarak kent hakkı, kentsel dönüşüm ve sınıfın tanımlanmasına ilişkin konulara kısaca temas etmeye çalışacağım.

Keskin ve radikal bir dikkat sahibi olan David Harvey’in coğrafyacı olduğunu söylemiştik yazının girişinde. Zaten onun 1969 tarihli ilk kitabı Explanation in Geography (Coğrafya’da Açıklama) adını taşımaktadır. Fakat onun mekân çalışmalarında adından söz ettirmesi 1973 tarihinde yayımladığı Sosyal Adalet ve Şehir kitabına dayanır.  Harvey, coğrafya disiplinine ideolojik, toplumsal ve siyasî sorunları yerleştiren bu çığır açıcı çalışmanın ardından, 1982 yılında Sermayenin Sınırları kitabını yayımlayacaktır. Bu kitap Marks’ın tarihsel materyalizmini tarihsel-coğrafî materyalizm çerçevesinde geliştirip dönüştürmeyi amaçlamaktadır. 1985 yılında yayımlanan Sermayenin Kentleşmesi, Bilinç ve Kentsel Deneyim ile Kapitalist Kentleşmenin Tarihi ve Kuramı Üzerine Çalışmalar Marksist kentsel toplumsal kuramı tamamlamaya dönük çalışmalar olarak anılmayı hak eder. Gündoğan,  Harvey’in 1985 sonrasındaki çalışmalarının ise “parçalanmayı yüceltenlere inat” postmodernizm, post-Marksizm odaklı tartışmalara Marksist cevaplar sunmanın yanı sıra, 1973-85 yılları arasında ürettiği kuramının ayrıntılı uygulamalarını sunduğu kanaatindedir. Terry Eagleton’ın onun yöntemindeki inatçılığa, entelektüel deyimlere aşinalığına daha da önemlisi ele aldığı konuları adanmış bir bilinçle yönelmesine dikkat çekmiş olması boşuna değildir.  Artık karşımızda kuram üreten değil, ürettiği kuramı çok yönlülük çerçevesinde incelten dünyadaki “her şeyin her şeyle” ilişkisinin bulunduğuna dikkat çeken bir düşünür vardır.  Ayrıca, geçen yüzyılın ikinci yarısında öne çıkan postmodernlik tartışmalarını bu çerçevede hatırlamak gerekir. Zira bu tartışmalar sayesinde Harvey’in Türkiyeli yayıncılar tarafından keşfedilen ilk kitabının 1989 tarihli Postmodernliğin Durumu olması şaşırtıcı değildir.  Türkiye’de postmodernlik üzerine olan tartışmalarım ardından mekânın entelektüel yaşam için söylem üretme alanı ve araştırma ana karası haline gelmesi, onunla kurulan köprüyü daha da hareketli hale getirecek ve ondan yapılan tercümeleri arttıracaktır. Esasında onun eserlerinin Türkçeye intikal sürecine dikkat kesilmek, Türkiye’deki bugünkü entelektüel tartışmaların seyrini anlamak açısından son derece ilginç sonuçlara ulaşmayı mümkün kılabilir.

Harvey’in yaklaşımlarından hareket eden bir kısım sol çevreler,  mücadelenin salt fabrikayı direniş mekânı olarak almasındansa kenti direniş mekânı olarak alma lüzumuna dikkat çekmişti. Aslına bakılırsa Harvey,  kenti değiştirmeden işyerini değiştirmenin bir anlamı olmadığı üzerinde döne döne durur:
“(…)kente vurgu yapıp duruyorum çünkü Marksist ve sosyalist hareketlerdeki sol meslektaşlarımın çoğu, işçi sınıfının bir bütün olarak kentteki koşullarına bakmaktansa sadece üretime ve işçi hareketine vurgu yapmak istiyorlar.”

Son yıllarda Harvey’e yönelik dikkatin artmasında kentin inşasının, fabrikalardaki aletlerin yapılması kadar önemli olduğu kanaati belirleyici olmuştur denilebilir. İşçi sınıfının yeniden tanımlanmasına yönelik tartışmalara kent meselesi üzerinden dâhil olan Harvey, işçi sınıfını “kentsel yaşamı üreten ve yeniden üreten tüm insanlar” şeklinde kavramlaştırmaktan yanadır.

Diğer taraftan Harvey, kentsel dönüşüm projelerinin kentin kıyılarında yaşayanlar için oluşturduğu felaket tanımlamalarından uzak durmaya çalışır. Zira ona göre bu tür “apokaliptik” felaket senaryoları artık yapılacak bir şey kalmadığı fikrine destek sunar büyük ölçüde. O ise böyle düşünmek bir yana yapılacak çok şey olduğu kanaatindedir:

“Her şey yıkıldı, yok oldu, yapacak bir şey yok… Onun yerine tersine çevrilmesi mümkün olan yavaş bir çürüme, yok olma ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmeyi tercih ediyorum. Felaket tanımına başvurunca, bu mahallerinin soylulaştırılması, bütün bir nüfusun iş olanaklarına erişiminin engellenmesi gibi durumların ardında yatan güçlerle mücadele etme fikrinden, örgütlenme yöntemlerinden uzaklaşıyoruz bence. Baş etmekte olduğumuz sorunlar, göklerden aniden inmiş kazalar değil, uzun süredir devam eden, planlanan meseleler. Dolayısıyla müdahale edilebilir şeyler aslında.”

Kapital’in Yeni Okumaları

Harvey’in alıntı yaptığımız söyleşisi yanında diğer söyleşilerinde toplumsal değişimin mücadeleleri bir araya getirmekle sağlanabileceğinde ısrar ettiği fark edilecektir.  Esas itibariyle bu konuda söyledikleri, işçi sınıfını “kentsel yaşamı üreten ve yeniden üreten tüm insanları” içerecek şekilde yeniden kavramlaştırma çağrısıdır. Kentlerde gündelik yaşam üzerine süren mücadeleleri en az işyerlerinde süren mücadeleler kadar önemli bulan Harvey,  bu ikisini çelişkili birlik olarak yorumlamaktan yanadır.  Onun, Kapital okumalarında dayanarak ileri sürdüğü bu tezler, aynı zamanda Marks’ın bu eserinin İstanbul ve kent bağlamında okunmaya başlanmasının da başlangıcına tekabül etmektedir. Bu yeni durum, keşfedilmeye çalışılan yeni mücadele alanları açısından anlaşılır bir şey olarak da görülebilir. Ama aynı zamanda Kapital’in kavramlarıyla şimdiye kadar ele alınmamış konulara cevap üretilebileceğine dair kanaati de güçlendirmektedir.  

Harvey’le Gezi Parkı olayları sonrasında yapılan söyleşilerden söz ettik.  Bu süreçte doğrudan sinema ile ilgilenen dergiler, kent filmleri üzerinden kentlerin sinemaya yansıma biçimlerini onunla müzakere etmeyi tercih etti. Fakat onun bu konuda, özellikle filmlerin insanların bilinç düzeylerine tesirleri konusunda söyledikleri şaşkınlık meydana getirmedi denilemez. İdeolojik göndermeleri olan filmler konusunda farklı düşünür Harvey, insanların bu tür filmleri izleyip sinemadan çıktıkları anda unuttuklarını ifade eder.  Söyleşide bazı filmlerde yer alan “muhafazakâr göndermeler” sorusuna verdiği cevapta yer alan “gerici” tabirinin göz ardı edilmesi ise doğru olmayacaktır.

Tabii onunla söyleşi yapanların, kendisinin her şeyden haberdar olduğuna dair bir “hayal ülke” kurduklarını da unutmamak lazım.  Harvey’in, İmra Ezem’in “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir”  adlı belgesel filmini izlemediğini söylemesi bunun bir örneğidir. Söyleşi yapanlara göre, İstanbul’daki kentsel dönüşümün yol açtığı hasarları ele alan bu belgeseli Gezi Parkı olaylarıyla ilgilenen Harvey’in izlememiş olması büyük bir eksikliktir. Öte yandan Harvey’in bir başka söyleşisinde, İstanbul konusunda uzman olmadığının altını çizme gereği duyduğunu ve bu sebeple bilmediği “ konular üzerine bir dünya uzmanı olma” durumunu çok utandırıcı bulduğunu ifade etmek zorunda kaldığını da ayrıca belirtmek gerekir.

Neyse tekrar sınıf mücadelesi oyununun çeşitli ve çelişkili boyutlarını kuran Harvey özelinde oluşan “iletişimsel evren”den söz edelim: Kent hakkını ve direnişini insan hakları söylevi içinde sıradanlaştırmadan “sermayenin sınırları”yla birlikte ele alan toplumsal bir insan hakkı olarak kodlayan düşünüre dair bu alaka başlı başına ele alındığında problem teşkil etmeyebilirdi.  Şöyle ki;  memleket idaresindeki tek adamcılıktan şikâyetçi olan hoşnutsuz ama aynı zamanda yabancılaştıkları için kaybettiği şeylerin yasını tutan çevrelerin eyleme geçtikten sonra önemlice bir kısmının tek bir kişi üzerinden, onun ortaya koyduğu perspektiften hareketle memleket meselelerini izah etmeleri düşündürücüdür. Bu anlamda esasen kent üzerine çalışan pek çok kimsenin ona “taptığı”  söylense abartılmış olmaz. Bütün kavramsal çerçevesini Harvey’den çıkaran, onun Avrupa-Amerika’ya bakıp gördüklerini özetleyen, kentsel dönüşüme direnişi, devrimci eylemden bekleyen bir yaklaşım elan geçerliliğini korumaktadır. Hal böyle olunca, hiç tereddütsüz kanıksanan tercümelerin şabloncu tekrarının entelektüelleri  her geçen gün biraz daha taşralaştırdığından bahsedebiliriz.  Dolayısıyla ilk bakışta garip gelse de, eyleme dönüşen öfke patlamalarının farklı tarihselliklerde “sağcılarca” ele geçirilişini hemen “faşizm” üzerinden izah etme kolaycılığı ise esasında farkında olmaksızın “ötekiliğe” yönelen derin bir  söylemsel patlamaya zemin hazırlar.

Elbette mesele sadece onun alımlanmasıyla alakalı değildir. Bizzat onun teorik yaklaşımlarından kaynaklanan “problemler” de yok değildir. Herhangi bir mekân üzerinde “topluluk/cemaat” hâkimiyetinden kaynaklanan ahlakî kuralları, kuralın içeriği ne olursa olsun baskıcı bulan Harvey, bu süreçte paranın çözücü etkileri ile kentsel hayatın anonimliğini gönle ferahlık sunan bir çare olarak görmekten geri kalmayacaktır. Esasında bireysel özgürlükler, “cemaat baskısı” ve “otoriter devlet” konularında tecessüm eden bu kanaat Gezi Parkı eylemleri sürecinde ve sonrasındaki belli başlı tartışma konularını bir nebze de olsa anlaşılır kılmaktadır.

Özel bir anlam ve ehemmiyet atfedilen David Harvey’in harici okumalarında yahut ona yapılan atıflarda daha ziyade “kimlik ve vicdan” eksenli bir boyutun öne çıkmış olması şüphesiz göz ardı edilemeyecek bir nokta. Belki bu iki husus, onun eserlerinin teorik çerçevesinin kavranmasında ciddi bir engel teşkil etmektedir.  Zira Harvey, siyasal stratejinin merkezine “devrimin kentleşmesini” koymaktadır. Meselenin yeterince tartışılmayan bu boyutları üzerinde durulduğunda onun metinlerinin sıkışınca uğranılan “attar dükkânı” olamayacağı kolaylıkla kavranabilecektir.

 

Güncelleme Tarihi: 29 Temmuz 2014, 16:34
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35