Düşünsel etkileşimler ve ayırımlar

Doğu Batı dergisinin 66. sayısında bahsettiğimiz bu isimler üzerine düşünmek bakımından son derece önemli bir söyleşi var. Ali Akay’la yapılan söyleşinin başlığı “Postyapısal Düşünce: Birleşmeyen Sentez Ortaklığı.”

Düşünsel etkileşimler ve ayırımlar

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Birbirlerinden tamamıyla farklı kimi durumlarda ise etkileşimlerine tanık olduğumuz çağdaş Fransız düşüncesine ilişkin meraklı bir okuryazar kitlesi var. Ehemmiyetine binaen yahut popüler oluşlarına binaen önemli yayınevlerinden bu yazarlardan kitap yayınlamayan yok gibidir. Bu çeviri olgusunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok, internetten Türkçeye tercüme edilmiş kitapları taradığımızda hemen karşımıza çıkıyor. Örneğin Foucault’nun önemli eserlerinin neredeyse tümü çevrilmiş durumda. Pierre Baurdieu birçok farklı yayınevi tarafından defalarca yayımlanmış durumda. Bu ilginç olguyu nasıl açıklamalı? Şüphesiz ilk akla gelen açıklama bu isimlerin “moda oluşları” olabilir. Nice zamandır bu yayıncılık olgusu, düşünürlerin ehemmiyetleri bir yana kültür piyasasını yönlendirecek boyuta ulaşmış durumdadır. Şimdilerde revaçta olansa, kitaplar ve seçkilerden ziyade bu düşünürlere odaklanan özel sayılar.

Ancak çeşitlenen bu yayın olgusuna rağmen söz konusu düşünürlerin yerli yerine oturtulabildiğini söylemek pek mümkün değildir. Fransa kaynaklı felsefî/siyasî yaklaşımları ya da kavramların mal bulmuş mağribi gibi Türkiye’deki düşünsel kamuoyunca hemen devşirilmesi, dolaşıma sokulması ve çabucak tüketilmesini bu noktada anabiliriz. Bu çerçevede son aylarda karşımıza çıkan iktidar analizlerinin yüzeyselliğini yıllardır Foucault okuyanların yapmakta oluşu hakikaten düşündürücüdür. Onun, Baader-Meinhof yani RAF konusundaki tavrı da hassaten hatırlanabilir. Foucault, 1977’de hapishanedeki RAF üyelerinin serbest bırakılması için Deleuze-Guattari tarafından hazırlanan metne imza atmaz. Fakat bizde son yıllarda yükselişte olan “bildiri kampanyasına” koşanlar arasında yadsınamayacak kadar Foucaultsever var. Peki, bunca okumaya karşın bunun önüne neden geçilemiyor? Bana kalırsa bunun cevabı çok açık; Türkiye’de bu isimlerle hısımlık kurmaya çalışanlar hâlâ pozitivist ve büyük ölçüde yetmişli yılların siyasal angajmanlarıyla hareket ediyorlar.

Açıklayıcı ve Yorumlayıcı

Doğu Batı dergisinin 66. sayısında bahsettiğimiz bu isimler üzerine düşünmek bakımından son derece önemli bir söyleşi var. Ali Akay’la yapılan söyleşinin başlığı “Postyapısal Düşünce: Birleşmeyen Sentez Ortaklığı.” Ali Akay gerek eserleri gerekse çevirileri ile Fransız düşünce dünyasına dönük ilgisini hayranlığa dönüştürmüş bir isimdir. Hatta bu yönüyle Türkiye’de yaşayıp yaşamadığı sorularına muhatap olmuştur.

Bahse konu söyleşi dikkatle okunduğunda, hangi düşünür olursa olsun o düşünürü hakkıyla anlamak için etkileşimler mevzusunun mutlaka dikkate alınması gerektiği hemen fark edilecektir. O sebeple Ali Akay’ın söyleşi boyunca ne söylediğine bakmak, Fransız düşüncesinin Türkiye seyrini belli ölçülerde daha iyi değerlendirmemize imkân tanıyacaktır. Hatta denebilirse eğer, son dönemde etkili olmuş düşünürleri oldukça ekonomik bir biçimde özetlemiştir. Unutmadan konuşmak ve yazmak farkına işaret eden şu satırları okuyalım:

Derrida için yazmak ve konuşmak aynı şey ama Foucault ve Deleuze için yazmak ve konuşmak farklı şeylerdir. Konuşmanın ürünü olan yazı bambaşka bir etki yaratıyor. Yazma bize çok büyük bir kısıtlama getiriyor ancak konuşmanın sağladığı açılımlar ve rahatlamalar olduğu gibi dilin içine girdiği zaman yazı ekonomisinin kısıtlayıcılığından çıkıyorsun.”

Düşünürlerin temel ilgi alanları, yöntemsel farklılıkları, kendine özgü boyutları konusunda söylenenleri bu çerçevede ele almak mümkün. Söyleşi, kuramsal bilgi ile olduğu kadar tarihsel bilgiyle de donatıyor okuru. Şunu söyleyelim ki, Ali Akay, sıradan insanların artık, şaşırtıcı, güç gördüğü fakat yararlı bulmadığı şeylerle uğraşıyor. Postmoderne bir düşünce olarak bakmakla bir dönem olarak bakmak arasında yapmış olduğu ayrım da önemli. Bununla birlikte, liberal savaş ekonomisi ve simülasyon ekseninde postmoderne bakıldığında, karşımıza çok karmaşık ilişkilerin çıkacağının da farkında. Postmodernlikle alakalı tartışmalarda akla ilk gelen isim Postmodern Durum kitabının yazarı Jean-François Lyotard olur. Gelgelelim onun Libidinal Ekonomi ve Differend kitapları pek akla gelmez, okunmaz ve tartışılmaz. Ali Akay’ın Lyotard’a ilişkin sınırlı ilginin sebepleri üzerine söyledikleri memleketin düşünce dünyasının rotasını kavramak açısından son derece önemli:

Dünyadaki konjonktürel durumdan kaynaklandığını düşünüyorum. Anglosakson dünya meyi takip ediyorsa Türkiye’de de genel olarak o takip ediliyor.Ben Fransa’da olduğum için onlarla birlikteydim ama Türkiye’de bu isimleri Fransızcadan takip eden tek isim Ulus Baker’di. Deleuze ve Guattari’yi kuvvetli bir şekilde gören, okuyan ve sindiren tek isimdi Ulus Baker.”

Kanaatimce bu tespitler düşünsel etkileşimleri hazırlayan ortamı anlamak isteyenler açısından dikkate değerdir. Zaten her iki ismin yazıları okunduğunda Türkiye’deki düşünce ortamından ziyade Fransa’daki düşünce ortamına vakıf oldukları şeklinde bir kanaate ulaşmamak imkânsız.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında etkili olmuş Fransız düşünürlerini anlamak için 1930’lu yıllara gitmek gerekir. Bu tarih 1950’li ve 1960’lı yıllarda etkili olmuş düşünürlerin gittiği Alexandre Kojéve’in yaptığı Hegel seminerlerini işaret eder. Rusya’dan gelen Kojéve Alexandre Koyré ile birlikte Hegel üzerine çalışan önemli bir isim olarak öne çıkmaktadır. Bir bakıma bu iki isim Hegel Marks çizgisi olarak anabileceğimiz Fransız diyalektik çizgisi ile epistemoloji-bilim çizgisi olarak anabileceğimiz iki çizginin şekillenmesini sağlamışlardır. İlk çizgide Jean-Paul Sartre, Maurice Merleau-Ponty ve 1970’li yıllarda adı duyulan Fransız antropologlar yer alır. İkinci çizgide ise Louis Althusser, Michel Foucault, Jacques Derrida gibi isimler anılabilir.

Bu iki çizgi içerisinde ilk başta Kojéve grubu oldukça etkilidir. 1933-1939 yılları arasında Pazartesi öğleden sonraları yapılan bu seminerlere Raymond Aron, Georges Bataille, Jacques Lacan, Maurice Merleau-Ponty, Raymond Queneau gibi isimler bu seminerleri dinlemeye giderler.

Fransız Düşüncesi ve Türkiye

Türkiye’de en çok atıf yapılan isimlerden Foucault’nun iktidar analizleri üzerine Ali Akay’ın yapmış olduğu yorumlarla devam edelim. Ele aldığı konuyu didik didik analiz edişiyle farklılaşan ve bu analizleri yaparken yerleşik Marksist yorumları sarsan Foucault bahsine Türkiye üzerinden şöyle devam ediyor Akay:

Türkiye’nin son 20-25 yıllık meselesi de olan demokrasi ve sivil toplum ve kamusal alan, genelde demokrasinin bir parçası olarak görülürken, Foucault için bunlar demokrasinin parçası değiller. Bunlar biyopolitik ile birlikte iktidar ilişkilerinin bir parçasıdırlar. Devletin bıraktığı alanı kapitalizm ve sivil toplum dolduruyor. Burada kontrolü devletçi değil sivil toplumcu bir kontrol mekanizması kuruluyor. Bu gelişme iktidar ilişkilerinin başka bir çehresidir. Bunu Türkiye’de entelektüeller her zaman ıskaladılar.”

Baudirllard, Foucault’yu Unutmak başlıklı kitabında, Foucault’nun analizlerini “iş işten geçtikten sonra” yapılmış analizler olarak değerlendirir. Zira ona göre Foucault, iktidar sona erdikten sonra iktidarın tarihini yazmıştır. Ali Akay Foucault, Deleuze, Derrida gibi isimleri tartıştığı Tekil Düşünce kitabında Baudrillard’ı ele almaz. Onun başka bir patikada ilerlediğine temas ederek şöyle devam eder:

Baudrillard’ın kendine özgü bir ilerleyişi var. Sitüasyonalistlerden geliyor, postmodernizm meselesiyle çok ilgileniyor vs. Ancak Baudrillard’ın ışık hızında düşüncesi var. İlk başlarda ciddiye almadım ama daha sonraları ciddiye aldım Baudrillard’ı. Baudrillard hiçbir zaman Foucault, Derrida, ve Deleuze gibi çalışmalar yapmadı. Daha çok sosyolojiye inanmayan sosyolojik çalışmalar yaptı. Edebiyatı ve fanteziyi sosyolojiye çekip oturttu. Toplumsalın sonuna geldiğimizi fark eden ilk sosyologlardandır.”

Düşünceleri gerek Fransa’da gerekse başka ülkelerde tüketim toplumu okurlarının dikkatini daha çok çekmeye başlayan Baudrillard’ın sosyolojiye inanmayan sosyolojik çalışmalarının benzerlerinin oldukça çok olduğu bir ülkede yaşadığımızı söyleyebiliriz. Söyleşinin son kısmında dikkat çekici bulduğum birkaç pasajı daha aktararak bu faslı kapatayım:

Türkiye entelijansiyası ve gazetecileri son otuz yıllarını sivil toplum, demokrasi ve kamusal alan tartışmalarıyla geçirdiler. Toplumbilim dergisi bu çizgiyi yaramaya çalıştı, ben sanat ile bu çizgiyi yarmaya çalıştım, Ulus Baker bu düşünürlerden hareketle Ankara’da başka bir damar oluşturdu, Ferda Keskin Foucault okumaları ve çevrileri yaptı. Melih Başaran ve Zeynep Direk’in Derrida okumaları farklı çizgiler oluşturdu.”

Bu kısa alıntı, Fransız düşünce dünyasından birkaçının nasıl anlamlandırıldığını göstermesi açısından önemlidir. Fakat buradan Ali Akay’ın Toplumbilim dergisi özelinde ısrarla kendine çıkardığı payı abartılı bulduğumu ifade etmeliyim.

Bu düşünürlere dair açığa çıkmamış pek çok şey olduğu da bir başka gerçek. Öyle ki tercüme edilen eserlerin meydana getirdiği hazımsızlık bile söz konusu edilebilir. Düşünürlerin yazgısının ne olduğunu önümüzdeki yıllarda daha rahat göreceğimiz kesin. Bana kalırsa, Gezi olaylarından siyasi bir karşılık ummak ve moleküler devrim güzellemesi vb. hususlar en az son otuz yılın tartışmaları kadar beyhude bir tartışma olmaya aday gibi görünüyor.

 

Güncelleme Tarihi: 17 Mart 2014, 14:43
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35