banner39

Edebiyat dergilerinde Şubat gündemi

Şubat ayında Notlar dergisi yayın hayatına başlarken, Türk Dili'nde Afet Ilgaz Yazısı, Yedi İklim'in "Ben Müslümanım" kapağı, Fayrap'taki 'Yön' dosyası göze çarpıyor. Edep Dergisi ise beşinci yılına giriyor...

Kültür Sanat 18.02.2015, 12:06 18.02.2015, 12:06
Edebiyat dergilerinde Şubat gündemi

Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Şubat ayının düşünce, kültür, sanat ve edebiyat dergilerinin gündemini yazarımız Asım Öz değerlendirdi.

NOTLAR DERGİSİ’NİN İLK SAYISI

Kuram ve düşünce dergisi Notlar yayın hayatına başladı. Yayın periyodunu üç aylık olarak belirleyen derginin giriş yazısında derginin hedefleri açıklanıyor. Derginin yayın çizgisi sosyal kuram ve fikir olacağı belirtiliyor.

Dergide felsefeden sosyolojiye, siyaset biliminden edebiyat kuramına kadar farklı alanlarla metinlere yer veriliyor. Notlar dergisinde öncelikle bir inancın şuuru ve bir medeniyetin idraki içerisinde olma vurgusu dikkati çekiyor. Bugün bir medeniyete dâhil olmak konusunda güncel bir şey söylenemeyeceğine dair tespit günün ezberi dışında bir yaklaşım ortaya koyuyor. Medeniyetimizin "durduğu" ve "donduğu" bir tarih evresinde bir medeniyete mensup olma iddiasının karşılığını bulmanın kolay olmayacağı belirtilirken, derginin insana, topluma ve fikre dokunan bir düşünme ve kuram ihtiyacından ortaya çıktığı izah ediliyor.

Özcesi dergi geçmiş hafıza ile sağlıklı bir ilişki kurmanın imkânlarını araştırmayı, buna yoğunlaşmayı ve tarihi hafızaya, bütün dinamikleri ve birikimiyle tutarlılık ve devamlılık bağı taşıyan bir çabayı eklemeye girişmeyi hedefliyor. İlk sayıda yer alan yazılardan bazıları şöyle: Sait Mermer "İsa'nın Yamalı Gömleği: Varlık Sorununa Bakış" başlıklı yazısında varlık meselesinin düşünce üzerinden takip ettiği yolu irdeliyor. Murat Erol "Zamanın Sürekliliği, Tarihin Hareketi ya da Kendi Zamansallığını Kurmak" başlıklı yazısında zaman ve tarih merkezli bir okuma yaparak, bunlar üzerinden belli kuramsal çıkarımlarda bulunuyor. Ercan Yıldırım "Neoliberal İslamcılığın Kökleri" başlıklı yazısında, İslamcılığın serencamını ortaya koyuyor. Haydar Barış Aybakır "Sosyal Bilimleri Yeniden Düşün(eme)mek" başlıklı yazısında Wallerstein ve dünya-sistemi tezi üzerinden belli çözümlemelerde bulunuyor.

Özgür Taburoğlu "Ziya Gökalp’te Toplumsal Vicdan" başlığını taşıyan yazısında Gökalp üzerinden belli tespitlerde bulunurken toplumsal vicdanı farklı bir açıdan ele alıyor. Şenol Korkut "Çok Boyutlu Bir Kurum Olarak Diyanet" yazısında din-devlet-toplum ilişkisini Diyanet üzerinden ele alırken önemli tespitler ortaya koyuyor. Ekrem Özdemir "İntikam Hakkı" başlığı altında din, edebiyat ve sinema üzerinden intikam kavramını ele alırken, kavrama yaklaşımları da ortaya koyuyor. Süleyman Özar "Evden Uzakta" başlıklı yazısında ev metaforunu farklı açılardan akıcı bir üslupla ele alıyor. Dergide Ziyauddin Serdar'ın "Makine ve Metafor" başlıklı yazısının tercümesi de yer alıyor. Yasin Ramazan "Muhatabın Bağlamı" başlığı altında bağlam konusu üzerinden Dücane Cündioğlu'nun metinlerini kritik ederken, Yahya Karataş ise Max Weber'in "Meslek Olarak Bilim" konuşmasını kritik eden yazısıyla dergiye katkıda bulunmuş.

HÜRRİYET GÖSTERİ

Hürriyet Gösteri, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı Emel Koşar’ın hazırladığı bir dosyayla anıyor.

Modern Türk edebiyatının önemli isimlerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar, romanlarında ele aldığı pek çok konuyla hâlâ güncel bir yazar. Mürebbiye romanı, Kadınlar Erkekleşince oyunu başta olmak üzere alafrangalığın parodisi onun anlatılarının merkezinde yer alır.

Hürriyet Gösteri son sayısında yazarı değişik cepheleriyle ele almanın yanında yazar hakkında ufak bir kaynakçaya da yer ayırmış sayfalarında. Emel Koşar, Abdullah Uçman, Haluk Öner, Ayşegül Ergişi, İpek Şahbenderoğlu’nun incelemeleri yazarı farklı boyutlarıyla fakat daha Türk modernleşmesi çerçevesinde irdeliyorlar. Zaten yazar sokak ağzını kullanarak inşa ettiği esprikomik diline gözlemciliğini ekleyerek pek çok meseleyi oldukça erken tarihlerde ele alarak değişik tartışmalara kapı aralamıştır.

TÜRK DİLİ’NDE AFET ILGAZ YAZISI

Nail Tan, Türk Dili’nin Şubat( 2015,758) sayısında, “Yitirdiklerimiz” başlıklı bölümde Afet Muhteremoğlu Ilgaz’ın ardından biyografik bir anma yazısı kaleme almış. Bana kalırsa yazı, Ilgaz hakkında yarım yamalak anlatılanları derli toplu sunması açısından şu ana kadar edebiyat dergilerinde yayımlanan en kapsamlı metin. Ne var ki, biri aslî diğerleri tali olmak üzere dört bariz hata var bu yazıda.

Çelişkili, parçalı bir kimliğe sahip olan Afet Ilgaz’ın vefatının ardından yakından tanıdığı isimler bile birkaç satır yazmakta oldukça zorlandı. Kolaya kaçıldığı her halinden belli olan üstünkörü vazife dışı yazılarda Afet İnan’la karıştırıldığı da oldu. Okuyanlar olduysa hatırlamakta güçlük çekmeyeceklerdir bunları. Elbet sebepsiz değildi bu tutukluk. Daha evvelindeyse selamı sabahı kesmeler vardı. Şüphesiz bu durum, memlekette vuku bulan ve hemen herkesi etkileyen siyasî görüş ayrılıklarıyla yakından ilişkiliydi. Ancak yazarın ahir ömründe belki istemeden de olsa buna zemin hazırladığı söylenebilir. Ilgaz’ın özellikle Milli Gazete’den ayrılmak zorunda kaldığı süreçte ve daha sonra Yeni Çağ gazetesinde yayımlanan pıtraklı yazıları bunun en önemli sebeplerindendi. Meseleye bir ucundan değil, ortasından dâhil olan Ilgaz, muarızları bir yana, aslında dostlarını küstürmüş, hatta kırmıştı. Öteye beriye çatan bu yazılar aynı zamanda 1990’lardan önemli ölçüde uzaklaşıldığı izlenimini doğuruyordu.

Geçmişten gelenleri dokumak

Kendi doğrularıyla ayakta durmak için verdiği mücadele bir yana galiba dişleyen kelimelerle ona karşı yapılan en beylik hücum şuydu: “Ergenekoncu”. Bunu haklı kılacak sebepler de yok değildi: Sözgelimi Ergenekon operasyonları sürecinde yazdığı ve 2010’da yayımlanan Sorgu ve Derviş sosyal, siyasal ve kültürel göndermeleri bir hayli yoğun bir roman olarak kültür tarihindeki yerini aldı. Ilgaz’ın bu romanı ne yalan söyleyeyim, o zaman bana hayli tuhaf gelmişti, hâlâ da öyle geliyor. Fakat bu roman, yukarıda değindiğim konuyu ele almak daha da önemlisi edebiyatın sosyal ve siyasî gelişmelerle kurduğu ilişkinin mahiyet ve sürekliliğini fark etmek açısından irdelenmeyi hak ediyor. Daha yakından bakıldığı takdirde Milli Gazete yazılarıyla Yeni Çağ yazıları arasında bir süreklilikten bahsedilebilir. O yüzden, romanlarıyla yetinmeyip, bazı yazılarını yan yana getirip okumakta fayda var. Geçerken şunu hatırlatmamak olmaz; Ilgaz’ın vefatını haberleştiren Zaman gazetesi onun yazdığı gazetelerin adlarını sıralarken nedense Yeni Çağ gazetesinin tüm harflerini büyük yazmıştı.

Yazdıklarını kaçırmamaya çalıştığım Nail Tan, Türk Dili’nin Şubat( 2015,758) sayısında, “Gündem/Yitirdiklerimiz” başlıklı bölümde Afet Muhteremoğlu Ilgaz hakkında biyografik bir anma yazısı kaleme almış. Bana kalırsa yazı, Ilgaz hakkında yarım yamalak anlatılanları derli toplu sunması açısından şu ana kadar edebiyat dergilerinde yayımlanan en kapsamlı metindi. Tan, geçmişten gelenleri dokuduğu metnini Ilgaz’ın edebî barem derecesini tespit ettiği şu cümlelerle sonlandırıyordu: “Kadın yazarlarımız arasında önemli bir hikâyeci ve romancımızdı. Artık eserleriyle edebiyat dünyamızda yaşayacak.”

Ne var ki, biri aslî diğerleri tali olmak üzere dört bariz hata var bu yazıda. Önce tali olanlardan başlayalım: Bildiğim kadarıyla Afet Ilgaz, Rıfat Ilgaz’la evlendikten sonra 1980’ler hariç “Muhteromoğlu” soyadını kullanmadı. Her daim Afet Ilgaz olarak tanınmak istedi. Gelgelelim özellikle solda konumlananlar, Afet Ilgaz’ın, Rıfat Ilgaz’ın ölümünden sonra, Ilgaz soyadını tercih etmiş olmasını bir türlü kabullenemediler. Her önüne gelen bu tercihin şurasını burasını tuttu. Öyle ki, çocuklar için kaleme alınan anılardan oluşan derleme kitaplarda bile Muhteremoğlu soyadını kullandığı yıllar hatırlatıldı, adeta yüzüne vuruldu. Fakat o, eserlerini hep Afet Ilgaz adıyla yayımladı. Bu yüzden, yazarı tanıtan metinlerin başlığında bu tercihe saygı duyulmalıdır.

Belirtmek istediğim ikinci nokta, yazıda Afet Ilgaz’ın son yayımlanan çocuk kitabı, Çanakkale İçinden’in çocuk hikâyesi olarak ele alınmış olmasına dair. Bu eser, hikâye türünden ziyade anıya daha yakın, hatta düpedüz anı. Çünkü burada yazar kendi, çocukluğundan birkaç anekdot ile Çanakkale’ye gidiş gelişlerinden söz eder. Bu yüzden kitap olsa olsa anı türüne dâhil edilebilir. Yine 2012’de yayımlanan Kadın Oradaydı adlı eser de ona ait değildir. On iki yazarın metinlerinin yer aldığı bu derlemede yazarın sadece bir yazısı yer almaktadır. Bu yüzden onun eserleri arasında sayılması doğru olmayacaktır. Bunlar bir biçimde tartışılabilir, konuşulabilir hatta Nail Tan’ın tercihlerinin pek de yanlış olmadığı da ileri sürülebilir. Bu yüzden, bu hatalar için tali demeyi uygun buldum.

Gelgelelim, yazarın Afet Ilgaz’ın edebiyat, sanat anlayışını irdelerken kurduğu cümleler için bunu düşünmek pek mümkün değil. Zira biraz sonra aktaracağım cümleler, yazarın geçmişinin değerlendirilmesi noktasında aslî bir yanlışa sebebiyet veriyor. Önce Nail Tan’ın cümlelerini birlikte okuyalım:

“Hikâyeleri, birçok dile çevrildi. Deneme türünde yedi eser verdi. Yazarlığının ilk döneminde Sosyalist çizgide eserler yazarken 1990’lı yıllardan itibaren milliyetçi mukaddesatçı bir sanat anlayışını benimsedi. Yeni Şafak, Millî Gazete ve Yeni Çağ gazetelerinde köşe yazıları yazarak görüşlerini, sanat yorumlarını okuyucusuyla paylaştı.”( s.111)

Milliyetçi-mukaddesatçı sanat anlayışı mı?

Doğrusu ben Nail Tan’ın, Afet Ilgaz’ın edebiyat ve sanat anlayışına dair gerçeği yansıtmayan en azından puslu olan yukarıdaki ifadeleri niçin yer verdiğine bir türlü anlam veremedim. Tan’ın yukarıdaki üçüncü cümleyi bile isteye kurduğu düşünülebilir. Yazının devamında, bu kavramlarla ne anlatılmak isteniyor, onun hangi eserleri “sosyalist” çizgide, hangi eserleri “milliyetçi-mukaddesatçı” çizgidedir, sorularının cevabını aradım, bulamadım. Çünkü bu ayrımlar çok sathi düşüyor yazının genel havası içinde. Bu alıntıda geçen “milliyetçi-mukaddesatçı” adlandırması neresinden ele alınırsa alınsın, hem şaşırtıcı hem de yanıltıcı. Dönemsel tercihlerin sonucu olan bu adlandırmayı belli dönemler için kullanmakta bir mahzur yok. Fakat her şartta bu adlandırmada ısrar etme tavrı adlandırarak dışlama siyasasının işlek kılındığını akla getiriyor. Maalesef edebiyat dünyamızda derin ve kuvvetli bir tarafı var bu tarz ifadelerin. Emine Işınsu’nun Kırmalı Etekler romanındaki Çise karakterinin politik bir yerlere oturtulmaktan şikâyetçi olması biraz da bu dışlama tutumuyla alakalı olsa gerek.

Diğer taraftan körekli bakışın neticesi olan bu kavram tarihsel açıdan da Ilgaz’ın edebiyat anlayışını nitelemek açsından uygun düşmüyor. Bilindiği gibi, 1960 sonrasında bugünkü manada İslâmcı talep ve faaliyetler kovuşturmaya uğradığı için, pek çok insan “milliyetçi-mukaddesatçı” kavramının arkasına gizlenmekten başka çare bulamamıştı. Dönemin süreli yayınları, kavramın kullanıldığı bağlamı hakkıyla anlamak için olmazsa olmazdır. 1970’lere doğru mefhumdaki “milliyetçi” tabiri terk edilmiş sadece “mukaddesatçılık” kalmıştır. Öyle ki daha evvel bu kavramı kullanan Necip Fazıl 1970’lerde, bu kavram için “ikinci mevki tabir” diyerek kavramın kullanılmasını zarurî kılan şartlara temas eden yazılar yazmak zorunda kalmıştır. Afet Ilgaz’dan bahsederken, sözü Necip Fazıl’a getirmem yanlış anlaşılmasın. Ufak bir hatırlatma; siyasî konular hele yakın tarihteki ayrımlar konuşulurken, dönüp dolaşıp Necip Fazıl’a gelinmemesi imkânsız. Necip Fazıl, 5 Temmuz 1978’de yayımlanan “Mukaddesatçı Kimdir?” yazısında meseleyi dikkat çekici cümlelerle anlatır:

“40 yıllık mücadele hayatımızda, ilk defa kalemimiz tarafından ortaya atılan bu sınıf ismini artık açığa vurmanın ve mukaddesatçı çatısının altında müslümandan başka kimseye yer vermemenin ilânı gerektir.”

Bu mesele hakkında ne kadar yazı varsa hepsinden çıkarılacak mana üç aşağı beş yukarı bu minvaldedir. Kaldı ki, bahsettiğimiz yıllardan itibaren sadece solda değil İslâmî hassasiyeti öne çıkan yazarlar arasında da kavrama hor bakanların sayısında gözle görülür bir artış olmuştur. Afet Ilgaz’ın ilk dönemi için sosyalist ifadesini kullanacaksak ikinci dönemi yani 1990’lar için “milliyetçi-mukaddesatçı” ifadesi dışında bir kavram bulmamız lazım. Çünkü 1980’lerden sonra, bırakın “milliyetçi mukaddesatçı”yı, “mukaddesatçı” mefhumunun kullanımı dahi terk edildi. Şayet bu kavrama müracaat edilmeye devam edilecekse o zaman, sosyalist yerine Marksist ve materyalist gibi sıfatları içeren komünist kavramının kullanılması gerekirdi. Bundan dolayı Afet Ilgaz söz konusu olduğunda, “milliyetçi- mukaddesatçı” nitelemesi onun sanat anlayışını sarih bir biçimde ifade edemez yahut bu kategoriye şeksiz şüphesiz dâhil edilenlerle onun arasında pek çok fark bulunabilir diye düşünüyorum. Bu kısa değiniye asla sığmayacak bu sorunu uzun uzadıya tartışmak gerekir. Zira onda bu kavramı aşan pek çok şey var.

Şayet Ilgaz’ı, bir şeylere bağlılık çerçevesinde illa bu sıfatla anmayı tercih edeceksek 1970’lerde yazdığı eserler için de bunun aynı ölçüde kullanılabileceğini yazarı yakından tanıyanlar bilir. Kocamustafapaşa semtinde oturmanın ötesinde burayla, hiçbir zaman tam zıddına dönmeyen kalbî bağı düşünüldüğünde birtakım yaklaşımların yanlışlığı kendiliğinden ortaya çıkar. Okunabilir, satabilir endişesiyle kaleme alınan popüler anlatılardan yıllar evvel “mistik” eserler kaleme aldığını hatırlayabiliriz. Bu sebeple Ilgaz için öteden beri bir tür “millî sol” nitelemesinin sosyalist kavramına göre daha açıklayıcı olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bu mesele erbabı tarafından derinlemesine ele alınsa ne iyi olur. Tanıyanların aktardığı şu ifadelerini alıntılayabiliriz onun solla ilişkisini bir miktar da olsa anlamak için:

“Rıfat’ın bayağı muhafazakâr yanları vardı. Kendini Marksist sanırdı, ama gerçek bir Osmanlı’ydı. Ahmet Haşim’i çok severdi. Bizim geleneksel tarihi eserlerimizi çok severdi. Sümbül Efendi yoluna beraber gitmiş, Cami’yi gezmiştik, avluda sessizce çevreye bakmıştık.(…)60 ihtilaliyle beraber Türkiye’de esen sol rüzgârın etkilediği yazarlardan biriyim ben de... Bunu ben pek tabi görüyorum. Kimse beni sürüklemedi. İster istemez o ortamın bazı doğrularıyla, bazı heyecanlarıyla yüz yüze geldim...”

Şüphesiz Afet Ilgaz’ın bu cephesine eğilmek isteyenler, edebiyat dünyamızdaki malum çeteleşmeden Metin Eloğlu’nun yapmış olduğu desenli kitap kapağına, Aydın Ilgaz’ın tavrından feminizme bakışına kadar bir dizi konuyla da ister istemez ilgilenmek zorunda kalacaktır.

Söz buraya gelmişken şunu da söyleyeyim: Nail Tan’ın yaşı dikkate alındığında ağız alışkanlığından yetmişlerden devralınmış “milliyetçi-mukaddesatçı” kavramını kullandığı da akla gelebilir. Her ne sebeple olursa olsun, yazarlar bu konulara ellerinden gelen dikkati gösterdikleri takdirde karışıklık biraz azalır sanıyorum.

BİR NOKTA DERGİSİ

Bir Nokta dergisi 157. sayısında, dergideki şiir hikâye ve denemeler, eser sahiplerinin isimleri olmadan yayımladı. Edebiyat dünyasında bir ilk olan bu tavrın sebebi hakkında derginin editör yazısında gerekli açıklamalar yapılmış.

Bir Nokta'nın bu tavrı, bir orjinallik ya da dikkat çekmekten öte, temelde çağın ana sorunsalı olan mülkiyeti sorgulamak, soyut ya da somut mülkiyet duygusunun baştan çıkarıcılığına dikkat çekmek amacını taşıyor. Hayatın uğultusunu ürküntü yayan seslerden sözü dönüştürme eylemi işi olarak edebiyatı fark etme sürecinde farklı bir yeri var bu tavrın. Fakat bu tavır aynı zamanda anonimleşen duyarsızlaşan okuru, okudukları üzerine düşündürmeyi de içeriyor.   Derginin genel yayın yönetmeni Mürsel Sönmez, derginin bu ayki sunuş yazısında konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Bu sayımızda şair ve yazarlarımızın isimlerini anmadan yayımlıyoruz eserlerini. Onları seslerinden tanıyalım diye yaptık bunu, ayrıca, iyi ve güzelin mülkiyeti konusunda kafa yoralım, eserin özgül ağırlığına isim katmadan bakalım diye. Mart sayımızda hangi çalışmanın kime ait olduğunu yazarlarımızın "izafi malikiyet"lerine hürmeten duyuracağız. İsim ile müsemma, isimle hakikati arasındaki uzun ince yola dair de “müfekkire”mizi kanatlandıralım bu arada. Çağın ayartıcılığına karşı hakikatle donanmak gerek. Huzur, hakikatin huzurunda olmanın bilinciyle mümkün olabilecek.”

İşte Bir Nokta'nın 157. Şubat sayısında yer alan imzasız eserlerden birkaçı Ahçı Süleyman’ın Gündüz Gözüyle Rüya Görmesi, Dağlara, Atlara, Kartallara / Nefes, Ölülerin Lüküs Hayatı, Çay ve Anneannem, 33 Boğazın Serin Suları, Doğum Günü Kutlaması, Uzak ve Yakın – 2, Umuma Hitap, Ben Meseli – 24, Şubat, Üzerime Dağınık Yargı, Bırak Göğsünün Uçurumuna, Ahir Saman, Sukut Müfrezeleri, Almira’dan Bozkır Yansımaları, Delilik Şairlik ve Ezra Pound,, Ben Zülal 22 Yaşındayım, Siyaset Edebiyatı, Kelime Hassasiyeti, Hayatı Seyretmenin Dayanılmaz Ağırlığı, Yarınımız Tutukludur Abiler, Söz Uçuran, Kanatlandıran Akış.

FAYRAP DERGİSİ

Fayrap dergisindeki (sayı; 69, Şubat 2015) Kurtuluş Kayalı imzalı “Yön Üzerine Düşünceler” başlıklı metin, tarihsel blokun önemli bir bileşenini tahlil etmenin yanında günümüzdeki aydın temayüllerini de anlaşılır kılıyor.

Kurtuluş Kayalı yazısında Yön’ün dönemindeki dergilerden farklılığını siyasi olana bakışında öne çıkan hususları tespit ederek başlıyor yazısına. Bu çerçevede Kadro, Hareket, Forum, Yeni Forum, Tür Solu, Devrim, CHP, TİP, MDD vb. oluşumlara değiniliyor. Devamında sol içi tartışmalar açısından derginin merkezî konumda bulunduğunu şu cümlelerle anlatıyor:

“Nasıl sol içi tartışmaların izini Yön’de bulmak mümkünse çok uzun yıllar sonra da sol tartışmalarının Yön ekseninde gelişmiş olduğu görülmektedir. Kemalizmden kopuş anlamında da, milliyetçiliği tartışma anlamında da. Hatta Kürt sorunu konusunda çizmeyi aşan metinler de orada yayınlandı, bugün milliyetçi çerçevede mütalaa edilebilecek görüşler de.”

Yön üzerinde yapılan çalışmalarda Yön Yayınları üzerinde durulmamasını büyük bir eksiklik olarak gören Kayalı şöyle devam ediyor: “Daha sonraki dönemde Türkiye’de yayıncılık sorgulandığı ve deşelendiği takdirde bunların büyük ölçüde Yön’den etkilendiği, esinlendiği görülebilir.”

Kayalı, Türk düşünce ve siyasi hayatını derinden etkileyen derginin bugünü anlamak açısından da doğru bir biçimde tahlil edilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu çerçevede, Cemil Meriç’in yüreğiyle Büyük Doğu’ya, beyniyle Yön’e ait olduğu, sözünü de hatırlatıyor.

YEDİ İKLİM DEGİSİ

Yedi İklim dergisi, 299. sayısının sunuş yazısında İslâm ümmeti kavramı üzerinde yeniden düşünmeye davet ediyor.

Yedi iklim Dergisi’nin sunuş yazılarını kalem alan Osman Bayraktar, bizleri Paris olaylarından yola çıkarak, İslâm ümmeti kavramı üzerinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Hattat Mustafa Cemil Efe “El-Kahhar” hattıyla Hasan Aycın ise çizgileriyle derginin görsel yönüne katkıda bulunuyor.

Nurettin Durman, Şakir Kurtulmuş, Özcan Ünlü, Cevdet Karal, Ali Ayçil, Mehmet Özger, Serdar Kacır, Hatice Çay gibi şairler derginin şiir bölümünde dikkati çekiyor.

Ali Haydar Haksal “Anlıklar” adı altında bu sayıda da kısarak öykü tecrübelerini sürdürüyor. Osman Koca deneysel öykü çalışmasıyla, Nuhan Nebi Çam “Hikâyecinin Kargaları” adlı durum öyküsü ile Alim Kahraman’a gönderme yaparken, İsmail Demirel anı-hikaye karışımı “Çocuklar”,  Elif Kılıç ise bir olay öyküsü olan “Kesret” adlı çalışmasıyla derginin öykü hanesinde yer alıyor.

İncelemede   Hüner Şencan, Osman Koca, Şakir Diclehan, Yakup Şafak, Selvigül Kandoğmuş Şahin, Ahmet Efe ve Ali K. Metin gibi isimler in metinleri var.

Dergide Nurettin Durman, Cumali Ünaldı Hasannebioğlu ile yaptığı söyleşide şiirimizin bugünü masaya yatırıyor.

EDEP BEŞ YAŞINDA

İnsana karşı, insanı savunan Edep dergisi 60. sayısıyla okurlarıyla buluştu. Ele aldığı konular açısından her daim “edebe” vurgu yapan dergi, her sayısında hakkı ve sabrı hatırlatıyor.

Edep dergisinin Şubat sayısında Musa Deniz "Hayret" başlıklı yazısında refah oltasına tav olan Müslümanların içinde bulunduğu girdaba vurgu yapıyor. Sınır bilgisinden yoksun heva ve heves ehline söylüyor söyleyeceğini her şeyden önce. Şüphesiz imtihan günlerinde bu hallerden uzak kalmayı ve çıkış yolları aramayı düstur edinmek her şeyden daha önemli.

Derginin başyazısında Irk, klan, kavim odaklı siyasalarla makam, mevki, şan şöhret tutkusu gibi şirke yol açan cahili tutumların esiri olma durumu eleştiriliyor. Elbette yazıda sadece “hicran otağının gam köşesinden” hayattaki düşkünlüklerin tasviriyle yetinilmiyor, umudu ayağa kaldırmak için neler yapılması gerektiğini de hatırlatıyor.

"Gün Dökümleri"nde Arif Ay, "Edep", "İki Kitap", "Mehmet Erdoğan'dan İki Kitap", "Adana-Maraş", "Mehmet Akif İnan" ara başlıklarıyla gündeme ilişkin notlar düşüyor.

Bu sayının iki şairi Mehmet Selim Özban ve Emrah Tunç. Şiir-mektup diyebileceğimiz karşılıklı yazılmış iki güzel şiir. Zeynep Okur'un "Altı Çizili Satırlar"ı Cemil Meriç’ten. Halis Emre "Irmak Akarken" başlığıyla anılarını sürdürüyor. Elif İnceli "Edep'e Gelenler"de Serkan Doğan'ın ve Serdar Kacır'ın şiir kitaplarına değiniyor. Dergide Mevlüt Ceylan'ın çevirisiyle ilginç bir Meksika Halk Masalı yer alıyor. "Güldeste"nin şairleri: Aşık Tüccari, Güfti, A.Vahap Akbaş. "Büyülü Satırlar" Oğuz Atay'dan.

banner53
Yorumlar (0)
28
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?