banner15

Eski Said'den Üçüncü Said'e

Bediüzzaman Said Nursî Entelektüel Biyografi adıyla yayımlanan çalışma Said Nursî'nin fikirlerini ve faaliyetlerini tarihi arka planları açısından ele alıyor.

Eski Said'den Üçüncü Said'e

 

Asım Öz/Dünya Bülteni

Şükran Vahide [Mary F. Weld] tarafından kaleme alınan Bediüzzaman Said Nursî Entelektüel Biyografi adıyla yayımlanan çalışma Meşrutiyet yıllarından bu yana hakkında pek çok kanaatin dile getirildiği Said Nursî(1877-1960) hakkında hazırlanmış kapsamlı çalışmalardan biridir. Yazar bu eserinde, Said Nursî'nin hayatını ve fikirlerini doğumundan başlayarak vefatına kadar anlatmaktadır. Vahide, bu çalışmasında kusursuz bir şekilde, orijinal kaynaklan kullanmıştır ve yazarın modern Türkiye'nin entelektüel ve İslami hareketlilikler tarihiyle ilgili bilgisi ve birikimi de son derece zengindir. Kitap Said Nursî'nin düşünceleri üzerinde ciddi bir analiz yapmış olmasının yanında, onun fikirlerini ve faaliyetlerini tarihi arka planları açısından ele almaktadır. Ayrıca, çeşitli kaynaklara ve Said Nursi'nin kendi eserlerine dayanarak, onun hayatı ve düşüncesiyle ilgili dengeli bir bakış açısı sunmaktadır. Başvurduğu kaynaklar içinde özellikle Son Şahitler başlıklı dizi kimi zaman öznelliğin kıyılarında gereksiz yere oyalanmayı beraberinde getirse de tarihi bağlam içinde ele aldığı kişiyi bütün yönleri ile ortaya koyma yönündeki çabası gerçekten dikkate değer.

Eserin ilk kısmında ele alınan hususları Said Nursî'nin aldığı dinî ve ilmî eğitimin teşekkülünü, birbirinden çok farklı entelektüel ve ideolojik güç ve cereyanların tesiri altında kalan 19. yüzyıl Osmanlı entelektüel geleneği çerçevesinde anlamak gerekmektedir.Said Nursî'nin düşüncelerinin ve karakterinin oluşumu hakkındaki bilgilerimiz, tefsir, hadis, kelâm ve tasavvuf gibi klasik İslâmî ilimler yanında 19. yüzyılda Osmanlı'nın Batı'yla çok yoğun olarak karşılaştığı bir dönemde söz konusu ilimlerin Osmanlı münevverlerince geliştirilen hâli ile irtibatlandırılmalıdır. Bundan dolayı onun yaşadıkları, sadece Türkiye'nin değil, modem zamanlarda bütün bir İslâm ümmetinin yaşadıklarına da somut bir örnek teşkil etmektedir.

İlk Etkilenmeler

1892 yılında Mardin'de Yeni Osmanlılar Hareketinin kurucularından Namık Kemal'in Rü'ya adlı eseriyle tanışır. Hürriyeti "peri kadar güzel" bir biçimde tasvir eden bu eser kısıtlayıcı yönetimi reddetmekte; yerine özgürlüğü, vatan ve milletin yolunda mücadele etmeyi ve terakkiyi koymaktaydı. Yeni Osmanlıların 1860'lı yıllardan itibaren sürdürdükleri mücadeleyi Mardin'de tanıyan Said Nursi, mutlakiyetçi ve hürriyetleri kısıtlayan yönetimin hem İslam dünyasının hem de Osmanlı Devletinin içine düştüğü çıkmazın en baş sebebi olduğunu düşünüyordu. Mardin'de sadece Namık Kemal'in dünyasıyla tanışmaz Said Nursî. Aynı zamanda Cemaleddin Afgani'nin bir bağlısı ve bir Senusi dervişiyle tanışır.Yavaş yavaş ergenleşmektedir artık.Çünkü uzun yola çıkmaya hüküm giymektedir.Siyasi bilincin ilk ışıkları yanmıştır.Nedense onun hakkında yapılan çalışmalarda Cemaleddin Afgani ile fikri düzeyde tanışmış olması hep atlanır.Tıpkı başkalarında olduğu gibi. 1909'da kurulan askeri mahkemedeki savunmasında İslam Birliği hakkındaki düşünceleri bağlamında Afgani'yi de anar Said Nursi.Divan-ı Harbi Örfi'de yer alan bu kısım şöyledir: "Bu(İttihad-ı İslam) meselesinde seleflerim,Şey Cemalledddin-i Efgânî, allamelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh,müfrit alimlerden Ali Suavi,Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslam'ı hedef tutan namık Kemal ve Sultan Selim'dir" Mardin'de karşılaştığı isimler sayesinde Afganî'nin üzerinde durduğu Müslümanların uyandırılıp bir araya getirilmesi,İslam medeniyetinin yeniden ihyası gibi güçlü fikirlerle tanışır.Bu fikirler sonraki dönemlerde Said Nursi'nin mücadelesinde bir biçimde etkili olur.

Hayatının ilk dönemlerinde, meşrutiyet hareketinde faal bir şekilde yer aldı. Zira Said Nursî, Osmanlı Devleti ve İslâm dünyasının terakkisi ve ittihadı için meşrutiyet hareketinin tek çare olduğuna inanıyordu. O dönemin pek çok İslamcı düşünür gibi, Said Nursî de meşrutiyet hareketinin temsilî hükümet, istişare ve kanun hakimiyeti gibi değerlerinin İslâm dinine uygun ve İslâm medeniyetini yeniden inşa etmede çok gerekli olduğunu ifade ediyordu. Bunun da ötesinde, İslâm dininin bu değerleri gerektirdiğine vurgu yapıyordu. O yıllarda bunu sağlamak için Said Nursî büyük oranda eğitim odaklı çalışmalar içindeydi.Bu doğrultuda, bir yandan toplumun pek çok kesimlerine bu anayasal sistemi tanıtmak ve sağlayacağı faydalar hakkında geniş bilgi vermek; diğer yandan yenilikçi eğitim müesseselerin kurulması, tedris edilen bilim dallarının ve müfredatın güncellenmesini sağlamak için mücadele ediyordu.

Said Nursî'nin Osmanlı Devleti'nin doğusundaki bir köyde başlayıp, oradan çok hareketli hadiselerin yaşandığı İstanbul'a kadar uzanan ve Urfa'da sonlanan hayatının izlerini sürmekle, birçok tarihî dersler çıkartılabilir ve gizli kalan pek çok olayın gerçek yüzü de, onun aracılığıyla öğrenilebilir. Said Nursî'nin düşünsel oluşumu ve eserlerinden hareketle, Tanzimat sonrası dönemde, geleneksel ulemâ sınıfının içine düştüğü zor şartlar, 19. yüzyıl İslâmî reform hareketlerinin Batılılaşmanın mütecaviz saldırılarına mukabil "İslâmî bir çözüm" bulmada yaşadığı başarısızlıklar, seküler milliyetçiliğin yükselişini sağlayan felsefî ve siyasî dayanaklar, 1924'te hilafetin kaldırılması ve Türkiye'de yaşananlar hakkında derinlemesine bilgi edinebiliriz.

Vahide, Said Nursî'nin son derece renkli ve hareketli hayatını genel hatlarıyla Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi olarak iki safhada ele alıp, bu safhalarda onun fikirlerini etkileyen siyasî, toplumsal ve dinî dinamikleri tespit etmektedir ve bu dönemleri alt başlıklar altında incelemektedir. Yaklaşık altmış yıllık bir dönem zarfında telif edilmiş olan Risale-i Nur,aynı zamanda Said Nursî'nin entelektüel hareketliliğinin boyutlarını göstermektedir. Ayrca bu eser, çok boyutlu bir devletten, seküler bir cumhuriyete geçerken, Türkiye'nin hem siyasî ve toplumsal kurumlar alanında, hem de ideolojik ve fikri alanda yaşadığı büyük dönüşümü de anlatmaktadır. Said Nursî özelinde baktığımızda yaşanan bu değişimin birden bire olmadığını yavaş yavaş gelişerek belli bir biçime evrildiğini görürüz.

Said Nursî, Osmanlı döneminde dinî ve siyasî kurumların içinde bulundukları acziyetin ve bunların giderek hızlanan bir yıkılış sürecine girdiğinin farkındalığıyla bir şeyler yapmaktadır.O kendisinin Eski Said olarak andığı ve ana hatlarıyla Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllara tekabül eden dönemde, Osmanlı Devleti'nin ihya edilmesiyle, hem bizzat İslâm'ın, hem de İslâm'ın toplum hayatını kuşatan değişimlere karşı mukavemet gücünün ihya edileceğine inanıyordu. Bu dönemde yaptıkları, siyasal planda İttihat Terakki ile özdeşleşen bir eklektisizmi yansıtır. Fikri planda ise Osmanlı kurumlarında yapılacak reformların, modern zamanın fırtınalı siyasî arenasında, Osmanlı Devleti'nin ihyası için hayatî öneme haiz olduğunu 19. yüzyılın başlarında anlamış olan Müslüman entelektüellerinin çabalarını yansıtmaktadır. Bu dönem İttihat Terakki'nin Birinci Dünya Savaşını kaybedişliyle değişir. O artık hareketli bir yaşmadan bireysel bir inziva hayatına geçme isteğindedir.Ama bu düşüncesi henüz tam anlamıyla belirginleşmemiştir.

İttihat Terakki'den Vazgeçiş

Said Nursî, Birinci Dünya Savaşı'nda İttihat Terakki yönetimindeki Osmanlı ordusunun mağlûbiyeti öncesinde, devletin çöküşünü durdurmak için siyasî ve askerî vasıtaları kullanmaya devam eder, savaşın ardından İstanbul'un işgal edilişi sırasında işgal karşıtı çalışmalar da bulunur. Said Nursî, Millî Mücadele'nin zaferle neticelenmesinin ardından, Ankara'da kurulan yeni hükümetin liderleriyle fikir ayrığına düşer ve toplumsal hayattan çekilir. Bu ise durum, Osmanlı'nn mağlup olduğu ve işgal edildiği yıllarda ortaya çıkan yahut çıkmak için uygun zemin arayan ama bir biçimde tam olarak ortaya çıkamayan Yeni Said'in karakterine uygundu. Böylece çabalarını, hızlı bir şekilde değişen siyasî ve sosyal şartlarda, İslâmî dünya görüşünü ve iman esaslarını muhafaza faaliyetlerinde yoğunlaştırmaya başladı. Bu değişim, Said Nursî'nin Cumhuriyet dönemindeki yaşantısından kolaylıkla anlaşılabilir. Bu dönemde, önce Said Nursî inzivaya çekilmek niyetindeydi.Durulma isteği gözüyle de bakılabilir bu tercihe. Şeyh Said İsyanı sonrasında Van'dan sürgün edilmesi onun aşırı seküler bir ortamda İslâm'ın muhafaza edilmesi için zarurî gördüğü esaslara hayatını adamasını beraberinde getirir. Onun hayatına bakıldığında, özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan Risale-i Nur'un kimi kısımlarında bu husus açık bir biçimde görülür.Burada da İttihat Terakki yıllarından gelen ve onunla hesaplaşmanın neticesi olan siyaset dışılık vurgusu özellikle dikkat çeker.Hatta bu yılların özellikle tek partili yılların genel akışı içindeki vurgusunun tam da merkezinde yer alan bir ana umde biçimindedir siyaset dışılık vurgusu. O yüzden Said Nursî mücadelesini hatta meydan okumayı sisteme karşı başlatılan açık bir fiilî isyana dönüştürmemiştir.

Sürgüne gönderildikten sonra avam için kaleme aldığı eserler, sekülerleşme ve Batılılaşma yönünde uygulamaya konulan tedbirlerin kendi inançlarını ve kimliklerini tehdit ettiğini düşünen Anadolu halkı arasında hemen yankı buldu. "Felsefeyi" çürüten, bu eserler bir bakıma Meşrutiyet dönemi yıllarındaki Said Nursî ile de irtibatlıdır. Çünkü bilimle uyumlu olmayı ve Kur'ânî öğretiyi birleştiren Risale-i Nur öz anlamda Kur'an'a dönüşten ziyade polemik yönü baskın olan ve çağın ruhunu eklektik biçimde yansıtan bir külliyat olarak görülebilir. Bundan dolayı Said Nursî'nin hayatını dönemselleştirmede keskin kopuşlardan ziyade belli konularda kopuşlar belli konularda süreklilikler kimi zaman da geri dönüşler vardır.

Çöküşün Siyasetsizliği ve Sonrası

İttihat Terakki yıllarından itibaren edindiği tecrübeler ışığında Müslümanların siyasî otoriteyi kullanmadan da dinlerini yaşayabileceklerine inandığı söylenebilir Said Nursî'nin. Osmanlı sonrası dönemde kaleme aldığı eserlerinde siyasetin yer almaması onun yaşadığı çöküşlerle de ilgilidir. Said Nursî Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, "siyaseti" İslâm dinini korumak için bir vasıta olarak artık görmemeye başlamıştı. İslâm dinini korumanın ancak siyaseti terk etmek ve "ehl-i dünya" ile meşgul olmamakla mümkün olabileceği kanaatine varır.Bu yüzden İslam'ın siyasal diline vurgu yapan Muhammed İkbal, Mevdûdî, Hasan el-Bennâ ve Seyyid Kutub gibi isimlerden kısmen farklılaşır.

Siyasetle irtibatını tamamen kopardığı yılların ardından DP'nin iktidara geldiği yıllarda tekrar siyasi alana dair vurgular artar Said Nursî'de. Bu bir bakıma Üçüncü Said'in ortaya çıkışıdır.CHP'nin mağlup olarak DP'nin iktidara gelişi sırasında o da tıpkı Hizbut Tahrir gibi "ehvenü'ş-şer " olarak nitelediği DP'nin gelişini çok fazla önemser. Celal Bayar'a şu telgrafı çeker:

"Celal Bayar

Reisicumhur

Zâtınızı tebrik ederiz.Cenâb-ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin.

Nur talebelerinden, onların namına

Said Nursî."

Bu telgrafa karşılık olarak şu cevabı alır Said Nursî:

"Bediüzzaman Said Nursî

Emirdağ

Samimi tebriklerinizden fevkalâde mütehassıs olarak teşekkürler ederim

Celal Bayar"

Sosyal ve siyasal gelişmelerle daha yakından ilgilenen 1950-1960 yılları arasındaki Üçüncü Said dönemini Eski Said dönemi ile birlikte ele aldığımızda Yeni Said döneminin bir tür zorunluluk hâlinden kaynaklanan bir inziva hali olduğunu söylemek mümkün hale gelir kanımca. Tabii Eski Said'in İttihat ve Terakki ile Teşkilatı Mahsusa yapılarıyla bizzat siyasetin içinde oluşuna karşın Üçüncü Said'in aktif siyasetle uğraşmak yerine pasif siyaseti tercih etmesini unutmadan.

Mary F. Weld,Bediüzzaman Said Nursî Entelektüel Biyografi Çeviren: Celil Taşkın,Etkileşim Yayınları,2006

Güncelleme Tarihi: 28 Eylül 2010, 13:10
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48