banner39

Fikret Ertan, Dönüşüm Yılları ve Komploculuk

Fikret Ertan’ın, 1988 yılından bu yana dış politika konularında yazdıklarının hakkını teslim etmek gerekir. Yazdıklarında, birikime yaslanan sağlam muhakemenin olmazsa olmaz unsuru; zanlardan uzak durma gayreti hemen göze çarpıyordu. Bundan dolayı yuvarlak cümlelerle oluşturulan, çabucak uçup giden komplocu yaklaşımlara öteden beri itibar etmemişti.

Kültür Sanat 07.02.2015, 17:21 11.03.2015, 10:09
Fikret Ertan, Dönüşüm Yılları ve Komploculuk

Asım Öz/Dünya Bülteni

Kalabalıklar içinde yalnız bir hayat sürdüren ve yalnızlığı şükür vesilesi bilen Fikret Ertan’ın vefatının, üç gün sonra öğrenilmiş olması günümüzde olup bitenleri tefekkür etmek açısından ibretlik bir durum. Muhtemelen merhumu benden daha iyi tanıyanlar, onunla aynı kamusal ve kurumsal mekânları paylaşmış olanlar bilhassa “Eskişehir ekolünden” olanlar daha ayrıntılı yazılar kaleme alacaklardır. “Neye yarıyor ki?” sorusunun ümitsizliğine kapılmaksızın uzun süre dış politika konularını irdelemiş olması ilgilerinin istikametini tespit etmek açısından önemli. Fakat hemen herkesin hemfikir gibi olduğu konuların yanında özellikle 2000’li yılların kaçgöçü içinde yaşananları anlamlandırma sürecinde birtakım çıkarımların yapılması da gereklidir.

Gelin önce kısaca yazı hayatına bakalım: 1948’de Eskişehir’de dünyaya gelen Ertan, 1980’lerin sonunda dış politika alanında yazmaya başladı. Gazeteciliğe başladığı dönem hem dünya hem de Türkiye açısından son derece hareketlidir. Dışarıda İran İslâm Devrimi olmuş içerde İslâmî çevreler hareketlenmiş, İslâm dergisi yayın hayatına başlamış ve tirajını yüz binin üzerine çıkarmıştır. İşte bu hareketlilik içerisinde insanlara fikrî açıdan yararlı olmak düşüncesiyle çıkarılan Zaman gazetesinin kuruluşunda yer almış bir isimdir, Ertan aynı zamanda. Gazetenin sonraki yıllardaki serencamında birtakım farklılaşmalar olmuştur fakat Ertan, herhangi bir yayın organının muti bir yazarı olarak düşünülemeyecek evsafta bir kalemdir. Buna rağmen bulunduğu yerdeki sürekliliğin ayrıca dikkate alınması icap eder.

Aldatan Bizden Değildir

Fikret Ertan’ın, 1988 yılından bu yana dış politika konularında yazdıklarının hakkını teslim etmek gerekir. Yazdıklarında, birikime yaslanan sağlam muhakemenin olmazsa olmaz unsuru; zanlardan uzak durma gayreti hemen göze çarpıyordu. Bundan dolayı yuvarlak cümlelerle oluşturulan, çabucak uçup giden komplocu yaklaşımlara öteden beri itibar etmemişti. Devamlı olarak uluslar arası ilişkiler hakkında bilgi birikimini arttırmanın gerekliliğiyle hareket etmiştir. Gerek alternatif haber kanalları gerek gazeteler gerekse takip ettiği kitaplar onun meselelere yaklaşım tarzının farklı olduğunu göstermiştir. Tabir caizse, meseleleri düşünerek, ölçüp biçerek, daha da önemlisi süreklilik çerçevesinde ele almış olması yazılarının ve görüşlerinin isabet derecesini arttırmıştır. 28 Şubat 1997 şartlarında İslâm ve Türkiye ilişkisi nereye gidiyor, şeklindeki cevabı çok zor olan soruya vermiş olduğu cevabı hatırlayabiliriz:

Siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik alanlardaki gelişmelere bakıp İslâm'ın Türkiye'de ağırlığı artacaktır diyebiliriz ama ben bu soruya şöyle cevap vereyim: İslâm bu ülkenin ruhu ve bedeni; ruh da güçleniyor, beden de...”

Elbette işin doğrusu bu konuyu bilenlere, uzmanlara bırakmak olur. Fakat şu gerçek durumu biraz da olsa aydınlatabilir: Fikret Ertan, gerçekleri ve doğruları yazma yükümlülüğünü hiçbir zaman unutmadı. “Aldatan bizden değildir”, düsturuyla gücünün yettiği ölçüde dünyada olup bitenleri anlamaya çalıştı. Gazetelerin yalan yanlış haberleri manşetlere çekerek insanları aldatmasını, onların zihinlerini yönlendirmesini doğru bulmadığının farkında olarak yazılar yazdı:

Benim yazarlık çizgim o biçimde şekillendi. Yazımın hemen uçup gitmesini istemem. Yazılarımda somut bilgi, rakam, isim olsun ki hafızada kalsın. Spekülatif alana giren biri değilim. Komploları ve komplo teoriciliğini sevmiyorum. Yazdıklarınızla insanları yanlış kanaate sevk etmeniz mümkün. Ama biz insanları aldatamayız, kandıramayız, kültürümüz bunu gerektiriyor. İnsanlara doğru bilgiyi vermekle yükümlüyüz.”

Fikret Ertan, ilgi alanının neredeyse bütün dünyayı kapsayacak denli geniş olmasını 'meraklı' olmasıyla açıklar. Bir yazı için yüz yüz elli sayfalık çıktı almak zorunda kaldığı zamanlar olduğunu anlatmıştı bir video söyleşisinde. Herhangi bir konuda belli bir kanaate varabilmek için bir takım ciddi bulguların ve delillerin gerekli olmasındandır bu. İsyankâr değil eleştirel ve analitik bir yaklaşımı vardı. Altınoluk dergisinin hazırlamış olduğu ve derginin 138. sayısında 1997’de yayımlanan soruşturmaya vermiş olduğu cevaplar bu çerçevede son derece anlamlıdır:

Türkiye, coğrafi konumu ve tarihi itibari ile çok yönlü dış ilişkileri ustalıkla yürütmek zorunda olan bir ülkedir. Bizim dış politikamız için öyle her şeyi kapsayan, her ihtimale çare gösteren bir doktrin kolay kolay inşa edilemez. Çünkü biz değişirken çevremiz de değişiyor. Kısacası, Türkiye için dış politika bakımından tadilatlar açık dinamik bir dış model geçerli. Bu modelin hedefi de Türkiye'nin güvenliği ve refahı olacak elbette. Zaten bütün ülkelerin dış politika hedefleri de bu ikisidir. Devletlerin yaptıkları çeşitli anlaşmalar, girdikleri bloklar, kısacası diplomasileri hep refah ve güvenliğin teminine endekslidir. Bugünün dünya gerçeği budur. Bu yüzden, ne yazık ki, bugünkü dünyada moral diplomasiye fazla yer yoktur. Keşke olsaydı.”

Konunun anlaşılması açısından yazı faaliyetini nasıl icra ettiğine de bakmak lazımdır. Ertan, okurlarına kendi yorumunu dayatmaktan özellikle kaçınır. Türkiye’de dış politika alanında uzun zamandır verimli, titiz ve değerli bir yazar olarak tanınmasının altında yatan en önemli sebep budur. Onun yazılarının meselelerle ilgilenenler nezdinde ilgi görmesi, akademi içi ve dışı çalışmaların kaynakçalarında yer aldığı da kaydedilmelidir. Taşkınlık, asabilik ve ölçüsüzlük gibi tavırların yazı ortamını vasatileştirdiğinin farkındaydı. Yılların tecrübesini yansıtan şu ifadeleri, okurlarına olan saygısının somut örneğidir:

Bilgi temelini genişletelim, biz verelim insanlar düşünsünler ve kendi yorumlarını yapsınlar. Ben okuyan adama güveniyorum. Böyle de olabilir şöyle de derim, yorumu onlara bırakırım. İnsanların zihinlerini iğdiş etmeye hakkım yok.”

Soğuk Savaş Sonrasına Bakmak

Aslında Fikret Ertan’ı anlamayı denemek bir biçimde 2002 sonrasında dergiler, yazarlar ve aydınlar etrafında yaşananları doğru bir biçimde kavrayabilmektir. 2002-2006 yılları strateji başta olmak üzere çok şeylerin yapılabileceğine ilişkin arayışların, taktiklerin ve ilişkilerin gündemde olduğu bir zaman kesitiydi. Nitekim bu tarih aralığı açılan, çoğalan ve kapanan bir dizi yayın faaliyeti dikkate alınmaksızın anlaşılamayacaktır. Bu açıdan onun yazılarının yayımlandığı Zaman gazetesi yanında başka hususları da gündeme almak gerekeceği için konu sadece yazılarına bakarak yorumlanamaz. Vaktiyle aydınların yapmayı tasarladıkları ama ne ölçüde gerçekleştirebildikleri şüpheli olan girişimler ve çalışmalar göz ardı edilmemelidir. Bu yüzden mutlaka yayın ortamına bakılması gerekmektedir.

Fikret Ertan’ı 2002 Mayıs’ında yayın hayatına başlayan ve 2006’ya kadar yayımlanan Türkiye’de ve Dünyada Yarın dergisinin oluşturduğu yayın ortamı ile tanıdım. Sadece içerik olarak değil, biçim olarak da alışılagelmiş kalıpların dışında bir dergiydi bu. Belli yazarları ve yaklaşımlarıyla Ülke dergisini anımsatıyordu. Bugün telaffuz edilmesi yanlış anlaşılacak ilişkilerin hatta köprülerin kurulduğu Yarın dergisi ilk sayısında Türkiye’nin yön arayışını kapak dosyası olarak işlemişti. Editör yazısında “uluslararası ilişkilerde ülkenin ve milletin çıkarına sahip çıkmayı ödev sayan, bir perspektifin geliştirilmesine; bu duygu ve düşünce ortaklığı taşıyanların bir araya gelerek iş ve güç birliği yapmasına ihtiyaç” duyulduğunu belirtmişti. Ayrıca bu ilk sayıda, Batılılaşma, Avrupalılaşma ve modernleşme kavşağında Türkiye’nin her alanda fakirleştiği, düşünce ve siyasetin de "düzeysizleştiği" vurgulanırken, siyasetin “ bir tez, proje siyaseti” olarak yeniden ele alınması gerekliliği öne çıkarılmaktaydı. Bundan dolayı da, kendisini var olan ideolojik kalıpların biriyle tanımlamaksızın, “Türkiye'de var olan sentetik çelişkileri aşma çabasını gösteren bir çizgide yürüyeceğini” deklare ediyordu. Bahsettiğimiz 2002 yılı, hem yeni kurulan AKP’ye jeopolitik yön tayin etme hem de strateji, Avrasyacılık, jeopolitik gibi konularda farklı kanaatlerin popüler olmaya başladığı eşik bir yıldı. Nitekim bu dergi yazarlarının bugünkü konumları bu noktada biraz da olsa başarı elde edildiğini gösterir niteliktedir. Elbette herhangi bir konum elde edemeyen yahut “yanlış” yerlerde konumlananların varlığı da inkâr olunamaz. Şüphesiz Fikret Ertan, dergide sürekli yer alan isimlerden biri olmadığı gibi bahsettiğimiz ilişki siyasetleri içinde de değildi ama dergide çıkan yazılar üzerinde tesiri olan isimlerden biriydi bana göre.

Burada Fikret Ertan çerçevesinde şu noktalara dikkat çekmek özellikle önemli: Soğuk savaşın sona erişinden sonra Türkiye’nin dış politikasında yaşananları, Amerika'da, İran'da, İsrail ya da Afganistan'da neler olup bittiğini merak edenler onu gayet iyi tanırdı. Yarın dergisinin yayın politikasını önemli ölçüde yansıtan yayınevi farklı yorumlara da konu olan Kızıl Elma Yayıncılıktı. Belirtmek gerekir ki, Fikret Ertan’ın Rusya’nın Dönüşümü adlı kitabı 2001 yılında bu yayınevinden çıkmıştı. Ardından 11 Eylül 2001 sonrasında Amerika’nın değişiminden değil dönüşümünden söz etmek gerektiğini anlatan Amerika’nın Dönüşümü kitabı 2003 yılında gene aynı yayınevinin çıkardığı kitaplar arasında yer almıştı. Her iki kitabın kapağında dönüşümün başlangıcı olarak 1990 yılının seçilmiş olması ve ikinci yılın (-) yer almamış olması, onun Soğuk Savaş sonrasına dair yaklaşımlarının mahiyetini kavramak açısından mutlaka kaydedilmelidir.

Rusya yazılarının bir bölümünün bulunduğu Rusya’nın Dönüşümü kitabındaki yazılar Rusya'nın ikinci dönüşümü ve halen yaşanmakta olan üçüncü dönüşümünü siyasi, ekonomik, askeri yönlerden ayrıntılarıyla ele alıyordu. Ayrıca, bu dönüşümlerin baş aktörlerinin şahsi özellikleri, şahsi mücadeleleri de birçok yazıda anlatılmaktaydı. Amerika’nın Dönüşümü ise Amerika’nın iç ve dış politikasını belirleyen aktörlerini, sistemin çarklarını, yönetimin zaaflarını ve topyekûn Amerikan tarzını detaylı bir biçimde anlatmayı amaçlıyordu. Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri değişim değil dönüşüm kavramının tercih edilmiş olmasıdır. Bunun meseleyi izah etmek bakımından merkezi bir önemi var elbette. Ertan, Amerika yazılarının yer aldığı kitabının adını Amerika'nın Dönüşümü olarak koymasını kitabının girişinde şöyle izah ediyordu:

Değişim genel bir kavram. Bu kavramı kullanırken muhakkak niteleme ve tarif yapmak zorundasınız; ama dönüşüm kavramı öyle değil. Dönüşüm deyince, dönüşen şeyin birçok bakımdan nitelik değişmesine uğradığını zaten kendiliğinden söylemiş oluyorsunuz. Bu bakımdan Amerika’nın 11 Eylül sonrası yaşamaya başladığı şeyin değişim değil, dönüşüm olduğunu söylemek yanlış olmaz.”

Birkaç Aktüel Mesele

Günde on saat çalışan ve bir yazısına hazırlanmak için yedi saat vakit ayırdığını ifade eden Ertan'ın konuşmasının da yazıları kadar akıcı olduğu anlatılır. Ertan’ın 2006’da üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan birinin intihar bombacıları olması da ilginçtir. O, Müslüman toplumların yeni belası diye tanımladığı bu olgunun İslâm savaş hukuku ile bağdaşmadığını şöyle açıklamıştı:

İslam savaş hukukunu bana öğretildiği klasik biçimde bilirim. Yeni bir yorum da istemiyorum. Bu hukuk, sivillerin öldürülmesini yasaklar. Biriyle savaşman için onun üniforma giymesi, kendini belli etmesi ve açıkça savaş ilan etmesi gerekir. El Kaide, klasik İslam savaş hukukunu yerle bir edip, anarşist hukuku koydu yerine. Onların icraatlarından mutluluk duyanlar bin yıllık hukuku unutuyor olmalı.”

Aynı yıllarda Türkiye'nin İran konusundaki cehaletinin diz boyu olduğunu ifade eden Ertan, Türkiye'nin üst düzey bir yetkilisinin sarf ettiği “Nükleer silahlara sahip bir İran bizi rahatsız eder” cümlesini rahatsız edici bulur. Yarın dergisinin Şubat 2006 tarihli 46. sayısında yayımlanan söyleşisinin başlığı bu çerçevede oldukça anlamlıdır: “Türkiye İran’a Karşı Bir Operasyonda Yer Alamaz.”

Fikret Ertan, Türkiye gündemiyle ilgili olarak çok seyrek yazmasını memleket meseleleriyle ilgili olarak söylediklerinin dinlenmeyeceğine ilişkin inancıyla izah eder. 2006 yılında AKP’nin 2000’lerin ilk yarısında daha sık gündemleştirdiği “herkese özgürlük” politikasını eleştirirken söyledikleri günümüzde olup bitenleri anlamlandırmak açsından gerekli. Burada suç ve ceza arasındaki dengenin bozulmasını İslâmî perspektiften ele alarak şöyle diyordu:

Ekonomiye hâkim olabildiler; ama güvenlik konusunda yanlış bir strateji izliyorlar. 'Hürriyetler' diyorlar. Böyle bir şey olamaz. Hırsızın, katilin, başkasının malına zarar verenin hürriyeti olmaz. Uyuşturucu satanın hürriyeti olmaz. Ben idam cezasının kaldırılmasını istemiyordum mesela. Uyuşturucu satanlar idam edilmeli. Bu illet ortaokullara indi artık. (…) Özgürlük söylemi bizim söylemimiz değil, Müslüman'a yakışmaz. Benim bir söylemim olacaksa sorumluluktur. Yarın bir gün Türkiye'de aynı cinsten insanlar birbiriyle evlenmek isterse sırf özgürlük adına göz mü yumacağız yani. Toplumun dejenere olmasını kabul mü edeceğiz. Ben etmiyorum; ama bunları kalkıp televizyonda söylesem topa tutarlar. Söyletmezler de zaten.”

Fikret Ertan'ın hiç hazzetmediği konulardan biri de meseleleri izah etme iddiasında olanların sıklıkla müracaat etmekten kaçınamadıkları komplo teorileriydi. Genellikle kamufle edilmeye çalışılsa da, Ertan bu açıklama biçiminin çok yaygın olduğunun farkındaydı. Aslına bakılırsa başkaları da buna başka olaylar vesilesiyle problem olarak bakıyordu fakat bunu bir bakış sorunu olarak görme noktasında ciddi sıkıntıları vardı genel olarak yorumcuların. 2013 yılının son günlerinde yazmış olduğu iki yazı komploculukla meseleleri izah etmenin yanlışlıklarına temas etmesi açısından farklıydı. Ertan, suikastların, casusluk faaliyetlerinin milletler mücadelesinde hep olageldiğini ama buna komplo demenin doğru olmadığında ısrarcıdır. Daha evvel konu hakkında söyledikleri bu çerçevede son derece açıklayıcıdır:

20 yıldır bunun mücadelesini veriyorum. Son iki yıldır biraz başarıya ulaştığımı görüyorum.(…) Cahil insanlar komplocu olurlar. Her şeyi komployla açıklamak dine de aykırıdır. Müslüman bir adam makro komplolara inanmaz. Birilerine, bütün dünyayı yönlendirecek bir güç vehmedemez. Herkes Allah’ın kulu. Çok güçlü olduğu düşünülen ülkelerin de zayıf noktaları var. Komploculuk Türk fikir hayatına yapılan en büyük kötülüktür. Yirmi yılda araştırmacı bir nesil değil komplocu bir nesil çıktı. Çünkü komploya inandığın zaman kafan rahat eder. Her şey senin dışında gerçekleşiyorsa 'Oh be!' der devrilip uyursun.”

İşte bu gerçekler dikkate alındığında Fikret Ertan’ın yıllardır büyük bir özveriyle yaptığı analizlerin kıymeti daha iyi anlaşılır. Bugün karşılıklı savaş yürütenlerin birkaç yıl evvel o günün geçer akçelerine uymak için söyledikleri ile şimdi söyledikleri arasındaki farkı düşünmek yararlı olabilir. Zira söylenenler birkaç yıl öncesine kadar akla hayale gelmeyecek derecede “uçuk kaçık” şeylerdi. Belki bundan sonra onun yaklaşımlarının farklılığını birinci elden gösterecek kitaplarının yayımlanmasını beklemek gerekecektir. Memleketin iyi, çalışkan ve “sessiz yaşayan” bir insanı için en azından bunlar yapılmalıdır. Şahsen, en sevdiği şehir Kudüs’le de ilişkisi olan Filistin duvarının kitabını tamamlayıp tamamlamadığını merak ediyorum.

banner53
Yorumlar (0)
9
hafif yağmur
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?