banner39

Günümüz modernitesinin üç özelliği

Duvar dergisinin 11. sayısında Jean François Pérouse ile yapılan ve “Bu yeni bir kölelik düzeni!” başlığıyla yayımlanan söyleşi günümüz modernitesini mekan siyaseti üzerinden anlamak açısından ciddi eleştiriler sunuyor

Kültür Sanat 11.02.2014, 17:38 11.02.2014, 18:05
Günümüz modernitesinin üç özelliği

Asım Öz/ Dünya Bülteni/Kültür Servisi

Modernite, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan değişmelerin kurucu zihniyetini anlatmak için kullanılan temel bir kavramdır. Kavramın içeriğine ve sınırlarına dair farklı yaklaşımlar ortaya konulmuştur. Buna mukabil, öteden beri modernlik, modernleşme ve modernizm üzerine odaklanan tartışmaların Türkiye’deki kültürel ortamı tasvir etme sürecinde belirleyici bir yerinin olduğu söylenebilir.Kimi zaman tarihsel bir durum, kimi zaman dinin aşılması kimine göre ise endüstri devrimiyle alakalı teknik, ekonomik ve düşünsel gelişmelerin toplamı olarak izah edilir bu kavram. Bugüne kadar moderniteyi ele alan çok sayıda çalışma yapılmış olmasına karşın tartışmanın bitmemiş olması dikkat çekicidir.Herhalde dikkate alınması gereken tanımlama girişimleri arasında katı olan her şeyin buharlaşması sürecine odaklanan girişimin önemli bir yeri olsa gerek.

Moderniteyi Anlamlandırma Girişimleri

Öte yandanmodernliği belli kavramlar ekseninde kavramaya çalışmak tarihin belli dönemlerini ihata etmeyi kısmen de olsa sağlayabileceğini dikkate alabiliriz. Fakat belli bir zaman aralığına henüz dâhil edilemeyen günümüzü anlama sürecine bu kavramların yeterli olmasını beklemek büyük sorunların doğmasına sebep olacaktır. Sözgelimi modernlik ve Müslümanlık ilişkisini tartışırken hâlâ on dokuzuncu yüzyıl veya yirminci yüzyıl başlarındaki kavramlara yaslanarak konuşmayı denemek böylesi bir açıklama girişimi için iyi bir örnek olabilir. Hâl böyle olunca ilk dönem İslâmcılarının el yordamıyla kavramaya çalıştıkları bazı olay ve olgular karşısındaki tutum ve tavırları mutlaklaştırılır. Oysa yapılması gereken onların arayışlarına yön veren saikler üzerinde durmaktır yoksa bugün onların yapılmalıdır dedikleri her şeyi kullanarak onları yerme tutumu hakkaniyetli olmaz. Mehmet Akif’in say kavramına yüklediği anlamı eleştirmek için gece gündüz çalışmak acaba çalışmak kavramına Akif’in yüklediği anlamı fiiliyata dökmek anlamına gelmiyor mu? Dolayısıyla bugün modernliği tartışırken artık başka alanlardan söz açmanın zamanı geldi hatta geçiyor bile.

Ayakta kalma koşulları yahut varlığını koruyup sürdürmek için daha doğru bir deyişle koruma refleksiyle çalışmaya yüklenen anlamla, insanların sadece tüketmek için çalışmak durumunda kaldıkları zamanları birbirinden ayırt etmeliyiz. Burada temel sorun ölçü ile alakalıdır; o yıllarda çalışmak üzerinden sunulan model zannımca zaruret alanını kapsıyor. Yeni tüketim modelinde ise çalışma üzerinden sunulan asıl yürütücü unsur salt tüketim. Bu yüzden günümüz modernitesi şimdide kavrama çalışmaları ufuk açıcı olabilir. Bu çerçevede Duvar dergisinin 11. sayısında (Kasım-Aralık 2013) Jean François Pérouse ile yapılan ve “Bu yeni bir kölelik düzeni!” başlığıyla yayımlanan söyleşi günümüz modernitesini mekan siyaseti üzerinden anlamak açısından ciddi eleştiriler sunuyor. Ona göre, mevcut iktidarın TOKİ üzerinden önümüze koyduğu modernite anlayışı çok yanıltıcı ve aynı zamanda yeni bir kölelik düzeni. Zira çok uzun vadeli borçlanmaya dayanan satış politikası sayesinde köle insanlar ve haneler günden güne çoğalıyor.

Günümüzde ekonomik göstergeleri ayakta tutan ana unsur tüketim olduğu için siyasi iktidarlar gerek mekân gerekse farklı konulardaki siyasetlerinde buna öncelik tanıyorlar. Bu acı verici bir durum olsa da vakıanın tespiti için bunu öncelikle ifade etmemiz gerekiyor. Pérouse, AKP iktidarının moderniteyi ele alış biçiminin temeli tüketime dayanan fakat bununla sınırlı olmayan bir anlayışa dayandığına dikkat çekiyor. Ona göre, tüketim yanında yenilik ve güvenlik günümüzde bize sunulan modernitenin üç ana özelliği.

Yurttaşın Tüketiciye Dönüşmesi

Tüketim anlayışı, borçlanma sürekli borçlanma anlayışına bağlı olarak sürdürülüyor. Bu sadece makro ölçüler için geçerli değil yerel siyaset için de geçerli bir anlayış haline gelmiş durumda. Zira yerel siyasette yurttaş adı verilen özne günden güne tüketici yahut bir müşteri haline geliyor, dönüşüyor. Ağırlıklı olarak İstanbul üzerine çalışmaları bulunan Pérouse, bu konuda 2008 yılının Mayıs ayında oluşturulmuş olan Esenyurt ilçesi üzerinden yorumlarda bulunuyor. Esenyurt’ta ilçe belediye binası bir alışveriş merkezi içinde yer almaktadır. Ona göre bu durum yurttaş tüketici dönüşümünü açıklamaya ihtiyaç bırakmaksızın ortaya koyan son derece önemli bir örnektir. Burada belirleyici güç yatırımcılar ve alışveriş merkezi iş geliştiricileridir artık. Ne yazık ki, yerel yönetimler ise bu büyük ağın erleri konumunda. Nitekim bir belediye başkanı bu durumu şu sözleriyle itiraf etmiştir: “Artık biz kamusal alanla uğraşmıyoruz, zaten AVM’ler var. Bu AVM’lerin görevi. Biz başka alanlara yöneldik.”

Tek tipleşen tüketim toplumsal alanı kontrol etmeyi de kolaylaştıran bir işleve sahip. Çeşitli güzergâhların olmaması tekdüze bir ufku dayatıyor insanlara. Pérouse, tüketim kültürünün insanlara birey olarak hitap etmesiyle kişiselleştirme sürecinin çelişki oluşturduğu kanaatinde. Herkesin farklı olduğu yanılsamasına sahip olduğu fakat temelde aynılaştığı bir süreç bu. Farklılıklar basmakalıp farklılıklar olmanın ötesine geçemiyor. Bu minvalde yaya figürüne dikkat çekiyor Pérouse: “ İstanbul’da yaya olmak çok şaibeli olmak anlamına geliyor. İstanbul’da yaya olmak, yani araba sahibi olmamak bir bakıma aşağılanmaya sebep oluyor.”

Tüketimi tetikleyen motive edici bir unsur olarak duyguya değinmemek olmaz. Tüketim “kültürünün” temel ivmesi eskime duygusu, reklamlar sayesinde, arabalar, cep telefonları ve bilgisayarlar üzerinden bir tahakküm düzeni oluşturuyor. Etkili normlar sayesinde hayal edilmesi gereken yahut dikte edilen gelecek insanlarda dışarıda bırakılma korkusu yaratıyor. Arzulanan davranış kalıbı baskısı ister istemez insanları ikiye ayırıyor: O kalıbı izleyenler ve izlemeyenler olmak üzere.

Kentin çeperlerinde yaşayanlarla tüketim kültürü ilişkisi de üzerinde durulması gereken bir başka konu. Zira tüketim toplumuna uyum sağlamak belli bir maddi birikimi gerekli kılıyor.Pérouse, bu konuda alternatif arayışları olmakla birlikte genellikle aşağıdan taklitçilik olgusuna temas ediyor. Bu durum tam olarak medyatik kalıplar içinde öne çıkarılanlardan biri olamayacağını bilerek, sönük bir şekilde de olsa tüketim toplumuna katılma hali olarak açıklanabilir. Katılma olgusu günümüzde asıl amaç olarak gösterilen yaşam tarzına katılma hırsı şeklinde tezahür etmekte. Yaşam tarzına katılmak için gerekli alım gücü olmasa da özellikle gençler bu tarza katılmak için ellerinden gelen herşeyi yapmaktalar. İKEA tarzı alışveriş mekanları aynı zamanda insanları alışveriş yapılan yerin işçisi olarak çalıştırıyor. (Her şeyi düşündüğü söylenen yahut kendini bu şekilde tanıtan İKEA’yı biraz daha yakından bakmak için Ahmet Murat’ın “İKEA” şiiri okunabilir.)Binlerce ürün içinden bir ürünü seçmek, sonra bulunan ürünü paletlere yükleyip kasaya getirmek ardında da evde bu ürünleri monte etmek şeklinde gelişen bu sürecin bir benzeri sanal âlemde de var. Facebook kullanıcıları gönüllü bir şekilde reklâm dağıtıcı işlevini üstlenmekte. Esasında bütün bu süreçler ‘sahte’ özerklik alanlarını çoğaltma ve kullanıcıların oyalanması için tasarlanmış gibi.

Klişe Söylentilerin Sınırı

Pérouse röportajında cevaplar kadar sorular da önemli ve tartışılmayı hak eden yaklaşımlar sunuyor. Birkaçına değinmemek olmaz: Mevcut iktidarı eleştirme sürecinde gündeme getirilen bazı eleştiriler ya tarihsel blokun önceden beri tekrar ettiği açıklama biçimlerine yahut 2008 sonrasında Arap basını başta olmak üzere gündeme getirilen “yeni Osmanlıcılığa” tekabül edişi ciddi olarak üzerinde durulması gereken bir konu. İlkinden başlayalım: Yollar, otomobiller, TOKİ’ler ve AVM’lerin Türkiye’yi küçük Amerika yapmaya çalışma politikasının bir neticesi olarak değerlendiriliyor. Oysa bu ‘eleştiri’ 1950 sonrasından günümüze tekrarlana tekrarlana klişeleşmiş bir söylenti. İkinci konu yani şöhreti günden güne artan “yeni Osmanlıcılık” ise büyük ölçüde iktidarın İslâm dünyasının lideri olmaya çalıştığına dair kanaatten besleniyor. Fakat bu konuda tarihi eserlerin restorasyonu, Osmanlı imgelerinin görünür olması dışında fazla bir kanıt ileri sürülemiyor. Bu yüzden iktidar politikalarını açıklama değeri günden güne azalıyor bu kavramın. Muhtemelen yeni kavramsallaştırmalar yapılamadığı için pek çok kişi bu açıklamayı mahiyetini farklılaştırarak müracaat ediyor.

İlginçtir bu konularda İslâmcı çevrelerde dile getirilen yaklaşımlarda vekâlet olma vasfının ötesine geçemiyor. Vakıa, bir adım daha atıp, Osmanlı denildiğinde ortaya çıkan çağrışım ya da tahayyül dikkate alındığında Meşrutiyet dönemi İslâmcılığının asrı saadet vurgusunun bile büyük ölçüde Osmanlının saadet zamanlarını cisimleştirdiği düşünülse yanılgıya düşülmez. Ama durum gerçekte böyle midir, sorgulansa hiç fena olmaz. Yaklaşım farklılıkları ne olursa olsun, genel olarak Osmanlı odaklı yaklaşımların 1990 sonrasındaki birtakım gelişmeleri açıklama sürecinde işlevsel olduğu noktasında varılmış bir mutabakattan söz etmek mümkün gözükmektedir. Mekânların indirgemeci ve tek tipçi olması kadar eleştirilerin de tek tip ve indirgemeci oluşu başlı başına bir sorun değil mi? Hayaller düzleminde birçok yeni yapının inşa edildiğini düşünen Pérouse farklı bir bağlamda yeni Osmanlıcılık kavramına değiniyor:

İktidar, politikalarını kabul ettirmek için yerelliği ve Osmanlı/İslam kimliğini kullanıyor. Kimlik narsizmini tatmin etmek için Yeni Osmanlı söylemini kullanıyor ama asıl belirleyici olan tüketim kültürü. Historia gibi AVM’lere gelince; bunlar tabii ki tarihe, kentin ruhuna bir ihanet. Çünkü bu AVM’ler bulundukları mekânın tarihini de içermek ve ifade etmek istiyorlar ama bunlar aslında tam bir karikatür. Semtin tarihi basit ögelere indirgenmiş durumda; Demirören AVM’de olduğu gibi.”

Kent merkezlerinin üst orta ve üst sınıflara arz edilmiş olmasına ilişkin yaklaşımlar bir yana bırakılırsa, bu açıklama biçimlerini okuyunca sol perspektifin tüketim kültüründen şikayetçi olmasının bir metafiziği var mı, diye sorulması gerekiyor. Tüketim kültürü üzerinden yapılan eleştiriler herhâlde zahitlikten beslenmiyor. Buna karşın tarihin metalaştırılması eleştirisinde olduğu gibi metalaşmadan duyulan rahatsızlık net bir biçimde görülüyor. Kentin dönüştürülmesinden söz edildiğinde kent hareketlerinden bahsetmemek olmaz. Pérouse, Gezi Parkı İsyanına kent hareketlerinin çok dâhil olmadığı düşüncesinde. Gezi Parkında görüldüğü üzere kent hareketleri ile mevcut protesto biçimlerinin eklemlenememesi tartışılması gereken bir konu.

Çoğu sorusu cevaplarından uzun veya onlarla kafa kafaya olan bu söyleşi günümüz üzerine düşünmek isteyenler için farklı bir ufuk sunduğu için tartışılmayı hak ediyor.

 

 

banner53
Yorumlar (0)
23
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?