Haluk Dursun ve Üç Selim

Üç Selim: Bir aklı selim, iki kalbi selim, üç zevki selim

Haluk Dursun ve Üç Selim

Seyithan Ahmet Ateş

 “Bu coğrafya o kadar geniş ve derin ki, daha çok seyahat kitabı kaldırır. Yeter ki gün eksilmesin penceremden, derman eksilmesin dizlerimden, fer gitmesin gözlerimden, kalem düşmesin ellerimden…” [1] Hâluk Dursun

Rokfor, Brie, Emmental, Gouda, Danish Blue, Camembert, Österkron…

Viyana yakınlarındaki kalelere ve şatolara yapılacak gezi öncesinde, hocanın özel siparişlerinden oluşan bir kahvaltı masasının etrafındayız. Market raflarında görsek de pek ilgimizi çekmeyen bu peynirler hocamızın ilgi alanı.

Aç karnına peynir dersimiz başlıyor.

Hangi peynirin nereden geldiği, hangi hayvanın sütünden yapıldığı, nerelerde ve nasıl üretildiği gibi detayları dinliyoruz. Hocanın detaylara hâkimiyeti hayranlık oluşturacak türden.
Çiçekten böceğe, otlardan ağaçlara, balıktan bıçağa, köprülerden nehirlere, düzinelerce ilgi alanından sâdece birisi: peynirler
Peynirlere olan ilgisini, “Bir peynir meraklısı ve yeme içme gurusu olarak, hayatım boyunca her gidişte Fransa’dan memlekete bavul bavul peynir taşıdım, bir kısmını kapıda gümrükçülere kaptırdım”[2] diyerek açıklıyor.

Kendisini tanıdığım zaman boyunca beni en çok cezbeden tarafı, ilgi alanlarının çeşitliliği ve bu alanlara olağanüstü vukûfiyeti oldu.
Hoca matruşka bebekleri gibiydi. Anlatmaya başladığı her konu başka bir konuyu doğuruyordu. Osmanlı su medeniyetinden giriyor, nehirlerden, derelerden bahsediyor, oradan köprülere, sonra kuş türlerine, tünedikleri ağaçlara, ağaç çeşitlerine, otlara, otlarla yapılan yemeklere… Tüm bunları yaparken sohbeti daha da lezzetli hale getiren baharatları serpiştirmeyi de unutmuyordu: divan edebiyatından seçme beyitler.

Konu bıçak olduğunda, hangi yörede kimin ne tür çakı yaptığından, ne tür malzeme kullandığından bahsediyor, konu ağaca gelince anıt ağaçları bulmak için yaptığı seyahatlerden dem vuruyor, konu üzüm olduğunda ise yöresel üzüm çeşitlerinden ve tatlarından bahsediyordu.

Zamanla hocayı diğer karakteristik özellikleriyle birlikte tanımaya başlayınca, hocanın aslında üç selim olduğunu fark ettim.
Rafîne zevkleri ve nev-i şahsına münhasır kişiliği, üç selim olduğunun işaretlerinden birisiydi.
Üç selim formülünü bulan da kendisinden başkası değildi. Aslında üç selim formülünü, yürüttüğü “Şehir-İnsan Medeniyet Köprüsü: Örnek Kişilikler” projesindeki beş şehirli münevver için kullanmaktaydı. Üç Selim’i şöyle açıklıyordu: “Osmanlı’da üç selim formülü var. Hayatınızda üç selim olması lazım. Bir aklı selim, iki kalbi selim, üç zevki selim” [3].

Hereke’deki bağ evinin hem içi, hem dışı bu “zevk-i selim” in eseriydi. Bahçedeki köpekten koyunlara, atlara, dikilen fidanlara, çeşmenin üzerindeki işlemelere kadar her detayın bir hikâyesi vardı.
Bağ evinin içini gezdirirken yazmayı planladığı, malzemeleri hazır olan kitaplardan ve yarım duran, tamamlanmayı bekleyen kültür projelerinden bahsetmişti.
Kendisi üç selim olduğu gibi, bir sarraf edâsı ile diğer üç selimleri de bulup insanları istifâdesine sunuyordu.

Daha sonra istifâde edeceğim bu insanlardan birisi Nûri Arlasez, diğeri ise Ahmet Yüksel Özemre idi. Yine bu çabalarının bir ürünü olarak, “öncelikle gençlerin ilgisini çekerek, rol model olacak değerlerimizin hatırlatılmasına ve anlatılmasına katkı sağlayacak”[4] “Şehir-İnsanMedeniyet Köprüsü: Örnek Kişilikler” projesini başlatmış ve bu çerçevede Mâhir İz, Ekrem Hakkı Ayverdi, Fethi Gemühluoğlu, Ali Fuat Başgil ve Süheyl Ünver gibi münevverlerin daha geniş kitleler tarafından tanınmasına zemin hazırlamıştı.

Zevk-i selim bir insan olarak şehirlerimizin estetiği konusuna da kafa yormuş, şehirlerin bir ruhu ve kimliği olması gerektiğine vurgu yapmıştı. Bu kapsamda başlattığı projelerden bir diğeri ise şehirlerdeki kütüphane sayısına, kültür salonu, müze, şehir parkı yapısına, şehre özel bir ders, kitap, dergi veya şenlik olup olmadığına bakılarak şehirlere not verilmesiydi. Zamanının ötesindeki bu projeler, hocayı sıradan bir bürokrat ve akademisyen olmaktan çıkarıyordu.

Kendi tabiri ile “sıradan ve sürüden” olmamayı, târih okumaya karar verdiği ilk andan îtibâren kafasına koydu. Çünkü, Fethi Gemuhluoğlu’ndan duyduğu “târihe ve coğrafyaya dost olmak için, öyle sadece kütüphanede masa başında kitap karıştırmakla, arşiv belgeleri okumakla yetinmeyeceksin. Osmanlının rûhunu tanımak için keşfe çıkacaksın…” sözünü düstur edinmişti.

Bir taraftan tarihe ve tabiata, diğer taraftan ise Osmanlı coğrafyasına olan ilgisi hocanın yolunu onlarca ülkeye ve yüzlerce şehre düşürdü. Gittiği yerlerde ise hiçbir zaman sıradan bir gezgin veya akademisyen olmadı.

Tüm bu birikimlerini ise sınırlı bir kesime hitap edebilecek akademik mecralardan ziyâde, keyifle okunabilecek kitaplar, köşe yazıları ve sosyal medya paylaşımları ile çok geniş bir kitle ile buluşturmayı başardı.

Tüm bu deneyimlerini ve yerinde gördüğü iyi uygulamaları, görev yaptığı kurumlara da aksettirmek için emek verdi.
Viyana yakınlarındaki Kreuzen şatosundaki yırtıcı kuş gösterisini izledikten sonra bu kuş türlerini ve gösterilerini Türkiye’ye taşımak istedi. Kuşların eğitim süreçleri, ne yiyip içtikleri ve gösteri türleri ile ilgili araştırma yaptırdı. Viyana müzelerinin işleyişini gördükten sonra da, her müzeye bir öğrencisini atayarak müze işletmeciliği konusunda çalışma yaptırdı.
Ankara’ya geldiğinde de rafine zevklerinden vazgeçmedi. Güdül ilçesindeki Kirmir deresinde balık tutmayı kafasına koymuştu. Ama zihni doğu ve güneydoğu Anadolu ile meşguldü. O coğrafya ile ilgili yeterli bilimsel çalışma yapılmadığından, sosyal dokunun anlaşılmadığından dem vuruyor, yöre insanına devletin sıcak yüzünün gösterilmesi gerektiğine, bunun ise aşağıdan yukarıya yapılacak çalışmalar ile başarılabileceğini düşünüyordu. Yöre insanı ile hem-hâl olmanın, birlikte yiyip içmenin, hasbihal etmenin ne kadar önemli olduğu vurguluyor, her fırsatını bulduğunda soluğu “Dicle’nin kuzularının” yanında alıyordu.

Son nefesini de bu uğurda verdi.

Her ölüm gibi bu da erken bir vedâ idi. Arkasında örnek kişiliğini, kaneviçe gibi işlenmiş eserlerini ve hâlen kulağımızda yankılanan sesini bırakarak dâr-ı bekaya göç etti.
Aslen Herekeli olsa da hayatının çok büyük bir kısmı İstanbul’da geçen, bir İstanbul aşığı olan hocamızın neden Hereke’de, heybetli bir meşe ağacının altına defnedildiği ise bir kitabının satır aralarında gizliydi:

“Benim için meşe hem hayattır hem memattı. Hayatı anladık da memat ne diyeceksiniz? Yukarı Hereke köyü mezarlığında servilerin ucunda bir köşede öyle güzel bir meşe ağacı var ki, mahalli tabirle yarsıyor, ona imreniyorum. Hayatımda onu uzaktan seyretmek, vefatımda da dibinde dinimce dinlenmek içimden geçiyor.
Emrihak vaki olunac da dibinde bir mezarlık yerim olsa kâfi.”

[1] Nil’den Tuna’ya Osmanlı, s.13
[2] İncir Çekirdeği, s.142
[3] http://www.milliyet.com.tr/yerel-haberler/ankara/kultur-ve-turizm-bakanligi-mustesari-prof-dr-haluk-dursun-10398225
[4] Medeniyet Köprüsü Beş Şehirli, s.12
 

Not: Bu yazı Mimari Araştırmalar Dergisi’nin 2.sayısında yayınlanmıştır.

YORUM EKLE

banner39