banner15

Hamilik Okulu Vakfı'nın gündeminde Cizre var

Hamilik Okulu Vakfı başlattığı yardım kampanyasıyla geçtiğimiz aylarda büyük bir yıkıma sahne olan Cizre’ye; ve özellikle de Cizre’deki Kur’an Kursu öğrencilerine hamilik ediyor. Hamilik Okulu Vakfı Başkanı Barbaros Ceylan ile Hamilik Okulu çalışmaları ve Cizre hizmetleri özelinde hasbihal ettik.

Hamilik Okulu Vakfı'nın gündeminde Cizre var

İbrahim Ethem Gören/Dünya Bülteni

Farkında olmak sorumluluktur. Farkında olmak muhatabına mesuliyet yükler. Muhakkak ki âkil insanlar en yakınından en uzak çevresine kadar olup bitenlere seyirci kalmaz; kalamaz, düşeni yerden kaldırır, darda kalana şefkat elini uzatarak vakt-i merhunu geldiğinde Muhacirler için Ensar olur.

Gönlü, Hakk korkusundan yufka gibi incelen kullar, Ümmet-i Muhammed’in mazlum coğrafyalarında yardıma muhtaç olanlara ellerinden geldiği ölçüde yardımcı olurken daha yakın bölgelerinde olup bitenleri de tabiidir ki sessizce izleyemez. Böyle bir duruşu evvelemirde vicdanlar kabul etmez.
Malum olduğu üzere oldukça yakın bir geçmişte Güneydoğu’daki il ve ilçe merkezleri hain bölücü örgütlerin saldırı ve tasallutuyla viraneye döndü. Devletimiz tabii ki el uzatıyor, lakin hemen herkese bu noktada yapacak çok iş düşüyor.

HAMİLİK OKULU VAKFI CİZRE’YE ŞEFKAT ELİNİ UZATTI

Arz ettiğimiz mülahazalarla mesleğe hak ettiği anlam ve değeri tekrar kazandırma gayretinde bulunan Hamilik Okulu Vakfı, hiç olmazsa Güneydoğu’daki hanelerin tarumar olduğu, işyerlerinin yıkıldığı yerlerden bir yere; Cizre’ye el uzatmak istedi.

Cizre, Afrika kadar uzak değil; Suriye kadar hiç değil... Orası memleket toprağı, hesabın önce bizlere sorulacağı yer.

Cizre Müftülüğü açtığı Kur’an Kursları marifetiyle çocuklarımıza sahip çıkıyor, onları aydınlık ufuklara hazırlıyor.

Cizre’de şu anda biri 30 kişilik kız; diğeri 90 kişilik erkek olmak üzere 2 adet yatılı Kur’an-ı Kerim Kursu var. Kurslarda barınan öğrencileraynı zamanda İmam Hatip Okullarında okumaya devam ediyor.

GÜNEYDOĞU HALKININ UMUDU BİZLERİZ

Cizre’de Kur’an Kurslarına oldukça yoğun bir rağbet söz konusu. 30 kişilik kapasitesi olan Kız Kur’an Kursu için bin 200 başvuru olmuş. Ancak 30’unu alabilmişler. Halk, evlatlarını korumak ve muhafaza etmek istiyor. Halkımız, yıllardır devam eden bölücü terör olaylarından muzdarip. Onların umudu tabii ki bizleriz. Kardeşlerimiz bizlerin hamiyetini bekliyor. Şimdiki zaman onlarla kucaklaşmanın vaktidir.
Cizre Müftülüğü kendi imkânlarıyla bir öğrencinin yıllık masrafının sadece yüzde 15’ini karşılayabiliyor. Geriye kalan masrafları, Cizre’nin esnaf ve hayırsever insanları karşılamaya çalışıyor. Ama bu imkânlar ile toplam 120 kişi kapasitelik Kur’an Kursu binaları ancak iki yılda yapılabilmiş. Oysaki çok daha fazlası olabilmeli diye düşünüyoruz. İhtiyaçların önemli bir bölümü karşılanmayı bekliyor. Ve hâlâ da olabilir. Vakit geç değil.

Hamilik Okulu Vakfı’nın Cizre’ye yönelik faaliyetleri özelinde kurumun başkanı Barbaros Ceylan ile hasbihal ettik.

İbrahim Ethem Gören: Barbaros Bey öncelikle Hamilik Okulu’nu sormak isterim. Nasıl bir ihtiyaca binaen vakfınız ortaya çıktı?

Barbaros Ceylan: Bizler 1970’li ve 1980’li yıllarda iş hayatına atılan insanlar olarak, Dünya’nın ve Türkiye’nin geçirmiş olduğu (ve halen devam etmek olan) büyük değişimden, en fazla nasibini (!) almış nesilleriz. Kadim ve geleneksel ahlakın, bu maddi temelli ve aşırı hızlı değişimler karşısında, maalesef, Tevhidin ontolojik var olma felsefesine, (ya da ‘imanikabül’üne) bağlı olarak güncellenememesi, (ki bu bizim kifayetsizliğimiz ve basiretsizliğimiz, ya da ‘gaflet’imiz sonucunda olmuştur), tamamen kendi değerlerini dikte ederek (ve bizim kadim değerlerimiz karşısında ‘filtresiz’ bir şekilde) yayılan bu ‘kültürel entegrasyonun’ yaşamakta olduğumuz hayatın bütün şubelerinin neredeyse tamamına nüfuz etmesi sonucunu doğurdu. Bizler de ‘madde’ye doğru değişen dünya ile birlikte, ‘madde’ye doğru değiştik ve savrulduk; asli manamız olan ‘iman’ımızı çoğu kez ‘ahlâk’ ve salih amellerden adeta soyutladık…

‘İNSAN MANAYI VE AHLÂKI YİTİRMEDEN İŞ HAYATININ İÇERİSİNDE İNSAN OLARAK NASIL KALABİLİR?’

2000’li yılların hemen başında, 40’lı yaşlarımızda idrak ettiğimiz bu yakıcı gerçek karşısında, birşeyler yapmamız gerektiği kanaatine vardık. Bir tek soru sorduk: İnsan, manayı ve ahlâkı yitirmeden iş hayatı içinde nasıl ‘insan’ olarak kalabilir? Bizden öncekiler, eskiler bunu nasıl başarmışlar? Bu sorular bizi kadim Fütüvvet ve Ahilik kültürü ile; ve bu kültürün banileri olan Ebu’l-Hasan Harakani, Ali Farmadi, Yusuf Hemadani, İmam Gazali, Ahmet Yesevi, Evhaüddin-i Kirmani ve Ahi Evran ile tanıştırdı. Sorgulamalarımız ve araştırmalarımızın sonucunda, bu kültürün günümüzde güncellenmesi denemesi olarak isimlendirmekte olduğumuz ‘Hamilik Okulu’ çalışmaları başladı. Modern hayatın, kıymetli Yusuf Kaplan’ın ifadeleriyle hız, haz ve ayartısı karşısında, iş hayatındaki insanın (ve özelde Müslüman bireyin) hayatın esas gayesinin (Tevhid) temelleri üzerinden ahlâkını koruyabilmesinin metodunu aramaya koyulduk. Halen de arıyoruz…

Bu bağlamda neler yapıyorsunuz?

Üniversitelerin (özellikle İTÜ, BÜ, İÜ ve Yıldız Teknik Üniversitesi başta olmak üzere) yöneticilik ve kısmen de mühendislik dallarında okuyan öğrencilerine hitap eden bir program hazırladık.

Programın detaylarından bahseder misiniz?

4 yıllık bir program. Bu programın birinci ve ikinci yıllarında (kademelerinde), meslek bilinci, meslek idraki, mesleğinin adamı, kendini tanıma vb kavramlar üzerinde duruyoruz. Modern hayatın paradigmaları karşısında bu kavramlardan hareketle, Tevhidin ontolojik varolma felsefe ve hikmetine bağlı “farkındalık”lar oluşturmaya çalışıyoruz. Onlara, İzzetbegoviç’in kodlamasıyla ‘insan olma davası’nın, Allah (cc), insan ve yaratılmış bütün mevcudat karşısında ‘borçlu olmak’ idrakinin içselleştirilmesiyle başladığını hatırlatıyoruz. Ve yine onlara; Faruki’nin ifadeleriyle, dünyada ve hatta kâinatın en ücra köşesindeki bir yıldızda olup bitenlerden, O’nun yeryüzündeki halifeleri olarak kabiliyet ve kapasiteleri kadar mükellef olduklarını söylüyoruz. Böylece, insanın ancak ve ancak, kendi (enfüsi) ve dışında ki (afaki) ‘varolma’ alanlarında, insan dâhilherşeyinna-tamam haline ilişkin ‘tamamlayıcı’ bir gayret içinde bulunması halinde, eşref-i mahlukat davasının sahibi olan hakiki ve sahici manadaki insan olabileceğini anlatıyoruz.

SÜREKLİ İHSAN, SÜREKLİ İYİLİK…

Ve devamla, bu yolculuğun Allah’ın yardımı olmadan da başarılamayacağını, O’nun yardımını celbetmenin en etkili metodunun ise modern hayat karşısında, din sahibi olmanın gerekleri ile birlikte içe doğru tefekkür ve arınmayı da asla terketmeden, sürekli ‘ihsan ve iyilik yapmak’ üzere yaşamak olduğunu söylüyoruz.

‘HAMİLİK OKULU’NDA SIRADANLIĞI DEĞİL; MÜKEMMELLİĞİ TEŞVİK EDİYORUZ’

Üçüncü ve dördüncü yıllarda ise, gençlere, üniversitelerde görmekte oldukları eğitimleri, pratik olarak destekleyen seminerler veriyoruz. Bu seminerlerde ayrıca, geçmişteki Ahilik ve esnaf teşkilatlarında olduğu gibi, bir işi gerek teknik (fonksiyonel) ve gerekse estetik olarak, en iyi bir şekilde yapmak mükellefiyetinin, Tevhidin ontolojik varolma imanının bir gereği olduğunu hatırlatıyor; bu manada sıradanlığa değil ‘mükemmelliğe’ teşvik ediyoruz. Bir meslek sahibi olmanın, varoluşun şartlarını değiştirip dönüştürmek manasına geldiğini; dolayısıyla insanın yeryüzünde üstlenmiş olduğu halifelik vazifesiyle mündemiç olan ve yarının hesap konusuna tekabül eden bu ‘bilgi, beceri ve marifet’in, ontolojik varolma meselesi ile direk ilgili, önemli bir ‘donanım’ olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

YİĞİT VARLIĞI ASLÎ HALLERİYLE MUHAFAZA ETMEYE VE DAHA MAKUL BİR HÂL VE MAKAMA ULAŞTIRMAYA GAYRET EDEN İNSANDIR

Hamilik Okulu bünyesinde Yiğitlik Meydanları açıyorsunuz. Yiğit kimdir? Meydan nedir?
Yiğit, bizim Anadolu coğrafyamıza ilk gelen fütüvvet ehlinden Ebu’l-Hasan Harakani’nin ifadeleriyle, “arşın yükünü”, yani, ‘varolma’ hakikat ve sırrının bütün meselelerini sırtında omuzlayan; fizik ve metafizik anlamlarıyla sürekli değişen dünya ve hayat karşısında, kendi istek ve arzularından feragat ederek, cesaretle, O’nun rızasına göre yaşamaya ve yaşatmaya (varlığı aslî halleriyle muhafaza etmeye ve daha makbul bir hal ve makama ulaştırmaya) gayret eden insandır.

MEYDAN, YİĞİDİN ARZ-I ENDAM ETTİĞİ TÜM YERYÜZÜ VE HATTA KÂİNATTIR

Meydan, insan ve mevcudatın na-tamam hallerine dokunmak, bu hali daha makbul ve faydalı bir duruma dönüştürmek üzere hareket eden ‘yiğit’in, arz-ı endam ettiği bütün bir yeryüzü ve hatta kainattır. Özelde ise, bu eksiklik ve/veya noksanlığa ve/veya ‘tamamlanmamışlığa’ müdahale etmek gayesiyle, kabiliyet ve kapasitesiyle sınırlı olmak üzere, farkına vararak uzanabildiği, her mekândır…Bu kimi zaman İstanbul’da insanın yoksun ve yoksulluğunun zirve yaptığı Vefa bölgesi, kimi zaman Afrika’da açlıktan ölümlerin olduğu Siera Leone, kimi zaman Halep ve kimi zaman da Cizre, olabilmektedir…

Tabii ki de bu kodlamayla, tasavvuf kültüründeki, sema veya zikrin yapıldığı mekan anlamına gelen ‘meydan’ ile de mütevazı bir ilişki kurulmaya çalışılmaktadır.

Buradan Cizre’ye gelelim istersiniz. Cizre’deki duruma, terör yıkımına ve çaresizliğe müdahil oldunuz. Cizre nasıl aklınıza/gönlünüze düştü?

Hamilik Okulu Vakfı’nda ilk kurulan ‘meydan’, bundan 10 yıl önce, o zamanki öğrencilerimizin Vefa bölgesinde açmış oldukları yiğitlik meydanıydı.

KARDEŞLİK, ÖMÜR BOYU SÜREN BİR İLİŞKİ

Şimdi artık 20’li yaşlarının sonlarına yaklaşmakta olan bu genç meslektaşlarımız, Vefa’da hâlâ 25 civarında aile ile kurmuş oldukları ‘kardeş aile’ ilişkisini devam ettirmekteler; malum kardeşlik ömür boyu süren bir ilişki…

15 Temmuz sonrası, artık herbiri yavaş yavaş ‘orta kademe’ yöneticisi olarak çalışmaya başlayan bu meslektaşlarımız, yaşlarının ve mesleklerinin kendilerine yüklediği bu tecrübeyi ve mükellefiyeti, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu bu sıkıntılı dönemde, sosyolojik olarak kardeşliğimizi zedeleyebilecek olan ‘malum’ Türk-Kürt kardeşliği konusunda seferber etmek istediler ve kendilerine Cizre’yi seçtiler. Zaten Vefa’da devam eden aile profillerimizin büyük bir çoğunluğunun ‘Kürt’ kökenli olması; bu konudaki tecrübemiz; bu tercihin sanırım önemli sebeplerinden biriydi…Hülasa Cizre, Hz. Nuh (as)’ın kabrinin ve Cudi dağının ev sahibi olarak, gerek tufandan sonra insanlığın yeniden ‘hayat’ bularak dirildiği ve gerekse kadim bir İslam ve Kürt medeniyet merkezi olarak diğer tercihlere kıyasla daha çok kabul gördü. İstanbul’da yürütmekte olduğumuz çalışmanın bir benzerini burada da uygulamak üzere, Kızılay’ın Cizre Şubesi vasıtasıyla ihtiyaç sahibi 10 fakir aile tespit edildi ve bu aileler ile ‘kardeşleşmek’ üzere geçtiğimiz yılın Aralık ayında ilk seyahat gerçekleştirildi.

Birkaç kez gittiniz, sahayı biliyorsunuz? Okuyucularımızın “Cizre” denildiğinde nasıl bir durum tesbiti yahut fotoğraf karesi tahayyül etmeleri gerekiyor?

Gerçekten, 2015’ten sonra yaşanılan terör hadiselerinin, elim ve üzücü sonuçlarının ortaya çıktığı bir ilçemiz Cizre. Yaklaşık 2000 hane tamamen yıkılmış durumda; yaklaşık 20-30 bin civarında insan bir yıldan beri akrabalarının ve komşularının yanına sığınmış vaziyetteler. İlçenin genel görünümü maalesef bir gecekondu ve varoş profilini andırıyor; şehrin biraz yukarıbındaki ‘varoş’ mahallelerinde, özellikle evlerin ve çocukların hali tam bir ‘perişanlık’; bu halde yüzlerce aile var maalesef…
Gezdiğimiz yerlerde ister istemez bir hüzün kaplıyor içimizi…Öyleki, kaba saba caddeler, toz ve toprak içindeki sokaklar, çukurlar, bakımsız-badanasız ve bazıları yıkılmayı bekleyen onlarca bina; bütün bunları görüp de, çok değil 40-50 yıl önce, kendi özgün yapıları ve yeşilliği ile Dicle’nin kucaklayarak koynuna aldığı o fotoğraflardaki kadim Cizre burası mı, inanamıyoruz...Kayyuma devredilen belediyenin gayretkeş çalışmaları ise henüz yeni başlamış…Fotoğraf çektirmek için durduğumuz Cizre’nin tepelerinden, hemen hemen her evin ve binanın çatısında bulunan adeta beyaz mantarlar gibi açmış, su depolarını görüyoruz. Sorduğumuzda, yanından Dicle geçen ilçeye ancak haftada bir gün su verilebildiğini öğreniyoruz; insanlar, o gün depolarını dolduruyorlar. Sevindirici bir haber ise, arıtma tesisinin yakında devreye girerek, uzun yıllardır devam eden bu sıkıntının da önümüzdeki aylarda nihai bir çözüme kavuşturulacak olması…

Öte yandan sorduğumuzda Cizre’nin, Şırnak ve diğer ilçelerimize kıyasla oldukça şanslı olduğunu öğreniyoruz; Şırnak’ta yıkımların şehrin yaklaşık %70’i olduğu söyleniyor. Kabaca bir hesapla, sadece Cizre ve Şırnak’da 100 bin civarında insan, yaklaşık bir yıldır ‘iç göç’ dramını yaşıyor. Neyse ki TOKİ’nin yapmakta olduğu konutların ilk partisi önümüzdeki aylarda teslim edilerek bu mağduriyet giderilmeye başlanılacak İnşallah.

CİZRE BİR YETİM MERKEZİ ONLAR BİZİM EVLATLARIMIZ

Cizre ziyaretlerinizde neler gördünüz?

Gezdikçe görüyoruz ki, insanları madden çok fakir; yokluk ve yoksunluk had safhada... Öyle evlere giriyoruz ki, İstanbul’un en fakir semtlerinde dahi asla şahit olamayacağımız manzaralar ile karşılaşıyoruz. Ve öyle çok ki bu manzaralar, ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı, ne diyeceğimizi, ne dememiz gerektiğini bilemiyoruz. Onlar da en az bizler kadar ‘insan’; onlar belki de bizlerden çok daha fazlasıyla ‘eşref-i mahlukat’, ‘onlar bizim evlatlarımız, bizim kardeşlerimiz; ama neden böyle oldular?’ muhasebesi ile vicdanlarımız defalarca baş başa kalıyor; ve ‘tuhaf’laşıyoruz. Ne yazık ki, devletin kamu kuruluşlarının imkânları bu manzaralar karşısında yetemiyor; bölge dışından ve içinden sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri ise oldukça az…

‘NEDEN BU GÜNE KADAR BURALARA GELMEDİK, GELEMEDİK?’

Öte yandan onları biraz yakından tanımaya başlayınca anlıyoruz ki, bir o kadar da kanaatkâr ve cömertler. Misafir olduğumuz aileler, ‘Doğu’nun o, İbrahim (as)’dan neşet eden Peygambervari dostluğunu ve sıcaklığını hemen hissettiriyor. Neleri var, neleri yoksa, yer kilimlerine ikram olarak seriyorlar. Önceleri çekingen bir havada başlayan ‘hal hatır’ sormalar, sonrasında yerini samimiyete, birbirlerini yıllardır görmeyen, adeta birbirine hasret kalmış kardeşlerin ‘hesapsız ve pazarlıksız’ sohbetine bırakıyor; onlar mı böyleler yoksa biz mi böyle oluyoruz, havasından mı, yoksa bizlerin veya onların mahcubiyetinden mi, anlayamıyoruz. Onları kendi sokaklarında ve evlerinde tanıdıkça, zihinlerimizden geçen ‘Neden bugüne kadar buralara gelmedik, gelemedik’ sorularının yerini, yaşamakta olduğumuz ‘an’ınsıcaklığı kaplıyor. Onlar da biz de anlıyoruz ki, şu ‘an’ önemli olan bir tek şey var; o da ‘halleşiyor ve dertleşiyor’ olabilmemiz…

CİZRELİ ÇOCUKLAR YİTİK HALE DÜŞEN MEDRESE MEDENİYET MERKEZİ CİZRE’NİN HEM KADİM HEM DE GELECEK NESİLLERİ

Çocukların hâl-i pürmelali nasıl?

İbrahim Ethem Bey çocuk her yer de aynı. O kadar çok ‘çocuğu’ var ki Cizre’nin; akça pakça tenli, güzel ve edebli çocuklar; şımarık ve arsız değiller; bilakis çok terbiyeliler; ne ikram ederseniz, teşekkür ile karşılık veriyorlar. Kendilerine Batı’dan misafir olarak gelmiş bu garip ‘etvarlı’ insanları incitmekten ölesiye korkuyorlar. Anlıyoruz ki onlar, nerdeyse yitik bir hale düşen medrese medeniyet merkezi Cizre’nin, hem kadim ve hem de gelecek nesilleri…

CİZRE NÜFUSUNUN YAŞ ORTALAMASI 16.

Nüfusu yaklaşık 130 bin civarında olan Cizre’nin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarına gitmekte olan 50 bine yakın ve çoğu da ‘çocuk’ yaştaki bir demografik nüfus yapısı var. Yaş ortalamasının 16 olduğunu duyunca inanmakta zorluk çekiyoruz.

Hele hele yetim sayısını öğrenince iyice şaşırıyoruz: Cizre aynı zamanda bir ‘yetim’ merkezi; 0-14 yaş arasında ki yetimlerin sayısı yaklaşık 1550…Bu çocuklar sığınacak ve korunacak yer arıyorlar; çocukluklarını yaşayamıyorlar; ikram ettiğiniz çok basit bir şeyi genellikle çekimser bir tarzla, gözleri büyüklerinin ‘oluru’nda olmak üzere teşekkürle kabul ediyorlar; ama sonra öyle çok seviniyorlar ki, karşılarında şaşakalıyoruz… Bu çocuklar da, en az Afrikalı; ve en az Suriyeli çocuklar kadar bizim çocuklarımız; bizimkiler de onların çocukları…Bir kere daha, çoğu kez unuttuğumuz; hepimizin de, bu kadim bölgede yeniden başlayan ‘insanlık’ hikayesinin ortak kaderine ve aynı ontolojik ‘insan’ olma ve insanca yaşama haklarına sahip, aynı ümmetin ve milletin evlatları olduğunu hatırlıyoruz.

CİZRE HALKININ İNSANİ MADDİ GEREKSİNİMLER ANLAMINDA HERŞEYE İHTİYACI VAR

Cizre’de en fazla neye ihtiyaç var?

‘İnsani’ maddi gereksinimler anlamında herşeye ihtiyaçları var; özellikle çocukların…Fakat en az bunun kadar ve hatta bundan da daha önemlisi, bu zor zamanlarında, içten bir ‘hatır’ sormaya; sıcak bir temasa; bir ‘geçmiş olsun’ dileğine, en fazla bu insanca ve kardeşçe dokunuşa ihtiyaçları var. Hepimizin, topyekûn bütün bir milletin ‘kardeşçe’ kucaklamasına ihtiyaçları var.

Cizre Müftülüğü’nün hamiyetperver insanlarımız eliyle yaptırdığı Kur’an Kursları var. Vakfınızın mezkûr kurslarda; kız ve erkek Kur’an Kurslarında barınan öğrencilerle ilgilendiğinizi biliyoruz. Bir öğrencinin yıllık ve aylık masrafları ne kadar?

Kız ve erkek olmak üzere iki adet yatılı Kur’an kursundaki öğrencilerden, işin ciddiyetine binanen aylık 100 TL talep ediliyor; yetimlerden ise ücret alınmıyor; şu anda kurslarda kalan 30 civarında yetim öğrenci var. Bu öğrenciler aynı zamanda İlçedeki İmam Hatip Lisesi’nde okuyorlar; MEB’in normal eğitim tedrisatı devam ederken, aynı zamanda hafız yetiştiren Müftülüğe bağlı bu özel yatılı Kur’an Kurslarına ilgi oldukça fazla...Şu anda talep karşılanamıyor; aileler evlatlarının yeniden ‘meçhul’e karışıp kaybolmasından ciddi endişe duyuyorlar. Öğrencilerden alınan bu sembolik rakamların dışında devletin imkânları ancak bir öğrencinin yıllık masrafının %15-20’sini karşılamaya yetiyor. Geri kalan ihtiyaçlar, cömert Cizre esnafının ve bölge içi ve dışı hayırseverlerin katkıları ile karşılanıyor. Bu nedenlerle, yoğun talebe rağmen, kursların açılması ve eğitime başlanması yeterince hızlı olamıyor. Oysaki bu kurslardan onlarcasına, üstelik de çok acil olmak üzere ihtiyaç var. Din, ahlâk ve aile gibi kadim değerlerinin, onlarca yıl sistemik bir tahribata uğratıldığı Cizre’nin, yeniden bir medrese medeniyet merkezi olabilmesinin yolu bu çalışmaların başarısına bağlı…

Kampanyaya bağış yapmak isteyenler size nasıl ulaşacak?

Kampanya afişimizde yer alan Vakfımızın banka hesap numarası bu konuda yeterli… Özellikle Cizre Müftülüğü’ne direkt yardım etmek isteyen hayırseverlerin bizlerle kontak kurmaları halinde, direkt hesap numaralarını da elde edebilmeleri mümkün.

Güneydoğu’daki gençlerin bir meçhule karışıp kaybolmaması için topluma, bizlere, hemen herkese ne tür görevler düşüyor?

Devlet ve millet ile beraber hep birlikte, bu insanlara, kardeşlerimize sahip çıkmak; yaralarını sarmalarına yardımcı olmak, elimizden ne geliyorsa az ya da çok yapmaya çalışmak…Ama hepsinde de önemlisi, Cizre’ye asırlarca kardeşçe yaşadığımız bu coğrafyaya, hiçdeğilse bir kere gidip kardeşlerimize sıcak bir ‘selâm’ vermek; hallerini hatırlarını sormak; biz buradayız; işte tam da yanınızdayız diyebilmek…

İlginiz için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim İbrahim Ethem Bey.

 

Güncelleme Tarihi: 04 Mayıs 2017, 13:05
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35