Hangi sualin, hangi ötekilerin peşinde?

Türkiye’de Ahmet Yaşar Ocak’ın “ideoloji-dışı/ötesi” tarihçiliğinin çeşitli görünümleri/okumaları mevcut. Okuryazarlara “Hangi Ocak’ı beğeniyorsunuz?” sorusu sorulacak olsa muhtemelen kitaplarının konularına hatta yayınevi siyasetlerine göre farklı cevaplarla karşılaşması hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Sol-Alevi çevrelerin öne çıkardığı eserlerle, Türklerin Müslümanlık telakkisinin farklı hususiyetlerine kulak kabartanların beğendiği eserler arasında büyük bir açı farkı olacaktır

Hangi sualin, hangi ötekilerin peşinde?

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Ahmet Yaşar Ocak, 1970’lerde İ. Ercümend Kuran tarafından kurulan Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nün kurucu kadrosu içinde, önce asistan, Fransa’daki doktora tahsilinden sonra da öğretim üyesi olarak yer almasının ötesinde hiç şüphesiz Cumhuriyet tarihinin önde gelen tarihçileri arasındadır. Alanında kayda değer bir külliyatın sahibi olan Ocak’ın, Türk tarihi çerçevesinde İslâm konusunu ele alan eserleri etrafında oluşan ortam üzerinde pek düşünüldüğü söylenemez.

Şüphesiz, bir kültür tarihçisi olarak Ahmet Yaşar Ocak’ı anlamaya çalışmak aynı zamanda yakın ve uzak dönem tarih tartışmalarını da hatırlamak demektir. Fakat onun akademik alan dışında bilinir olmasını sağlayan gelişmeler 1990’larda vuku bulmuştur. Kitapları hakkındaki inişli çıkışlı okur ilgisinin sebepleri her ne olursa olsun, geçen otuz –kırk yıl boyunca Ahmet Yaşar Ocak’ın metinlerinin Türkiye’deki çeşitli fikrî çevrelerde coşkulu bir biçimde kabul edilmiş olduğunda şüphe yoktur. Bu alımlamanın önemli uğraklarını ve kazandığı pradigmatik biçimlerin bazılarına dikkat çekilmek istenirse, süreci ana hatlarıyla şu şekilde çerçevelemek mümkün: Babâiler İsyanı hakkında yapmış olduğu çalışmanın yayımlanmasının ardından Hareket dergisi başta olmak üzere meydana gelen tartışmalar onu yerli yabancı pek çok çevreye fark ettirdi. Gene bu yıllarda İslâmcı çevrelerdeki hurafe, bidat, tasavvuf konulu tartışmalar birtakım kitapların yüzeysel de olsa bilinmesini sağladı. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri(1984), Bektâşi Menkibelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri(1984) İslâm - Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır - İlyas Kültü(1985) kitapları bu çerçevede zikrolunabilir. Gelgelelim bunlar üzerinden gelen tanışıklık başka okumalarla zenginleştirilemediği için ilk etapta tesirleri son derece sınırlı oldu.

Ahmet Yaşar Ocak’ın, Alevilik, Türkler, İslâm konulu tartışmalara gazete ve dergiler üzerinden doğrudan dâhil olmasının getirdiği yazılardan oluşan kitaplarının onu 1990’ların ortalarından itibaren yaygın bir bilinirliğe kavuşturduğunu söyleyebiliriz. Nitekim yenilerde kendisiyle yapılan söyleşilerden oluşan kitapta yer alan söyleşilerin tarihleri bunu doğrulamaktadır. Keza onun bu konular etrafındaki yazıları aynı zamanda “sahih Alevilik” arayışlarını tetikleyen yorum/alılmama zenginliğine kapı aralamaktaydı. Özelde Alevi- Bektaşi İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri, Türk Sufiliğine Bakışlar, Türkler, Türkiye ve İslâm kitaplarının yayımlanmasının siyaset ve kültür sahnesine yankısının oldukça güçlü olduğu bu tarihsel kesitte, Ahmet Yaşar Ocak adı daha çok öne çıktı. Bu yıllarda aynı zamanda pek çok akademik ve popüler dergide yazıları yayımlanan Ocak’ın ses getiren bir diğer çalışması ise Zındıklar ve Mülhidler olmuştur. Sonraki yıllarda makalelerinin derlenmesiyle oluşturulan ve iki farklı yayınevince yayımlanan Türkiye Sosyal Tarihinde İslâm'ın Macerası ve Osmanlı Sufiliğine Bakışlar kitapları ile Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri ve Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri adını taşıyan kitapların pek gündeme gelmemiş olması oldukça düşündürücüdür. Ayrıca son yıllarda neşredilen kitapların adlarında “Müslüman” yerine “İslâm” kelimesinin tercih edilmesi Ocak’ın bu konuda yapmış olduğu kavramsal ayrımı nakzeder niteliktedir.

Elbette ki, Türkiye’de Ahmet Yaşar Ocak’ın “ideoloji-dışı/ötesi” tarihçiliğinin çeşitli görünümleri/okumaları ( tabii olarak sorunları) mevcuttur. Okuryazarlara “Hangi Ocak’ı beğeniyorsunuz?” sorusu sorulacak olsamuhtemelen kitaplarının konularına hatta yayınevi siyasetlerine göre farklı cevaplarla karşılaşması hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Sol-Alevi çevrelerin öne çıkardığı eserlerle Türklerin Müslümanlık telakkisinin farklı hususiyetlerine kulak kabartanların beğendiği eserler arasında büyük bir açı farkı olacaktır. Türk Müslümanlığının yazılarında aktüel boyuta bürünmesi de dönemin siyasî tartışmaları açısından ilginçtir. Gene tasavvuf kültürünü ve edebiyatını eleştirenlerin odaklandıkları temaların da değişik boyutlarının olması son derece tabiidir.

“TAM SUAL”, EKSİK KİTAP

Çok farklı kesimlerin farklı saiklerle kitaplarını baş tacı ettikleri Ahmet Yaşar Ocak’ı fırsat buldukça takip etmeye çalıştığımı söylemeliyim. Evvela, onun kitaplarıyla nasıl tanıştığım sualine vereceğim cevabın faydalı olacağını düşünüyorum. Tanışıklığımın biraz basitleştirişmiş bir özetini sunmak gerekirse pek çoğuna şaşırtıcı gelecektir ama ben ilkin İktibas dergisi dolayısıyla merhum Ercümend Özkan vasıtasıyla Ocak’ın kitaplarını okumaya başladım. Özkan, İktibas dergisindeki “Velâyet ve Velilik” başlıklı yazısında Ocak’ın, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri(1984), Bektâşi Menkibelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri(1984) ve Babâiler İsyanı(1980) kitaplarından da yararlanmıştı. Hatta söz konusu yazının bir dipnotunda şunları özellikle belirtme gereği duymuştu:

“Yukarıda adını verdiğimiz kitapların Bibliyografya bölümlerinde çokça kaynak zikredilmekte olup, yararlanmak isteyenlerin başvurabilecekleri ciddi incelemelerdir.”

Özkan, bahsi geçen kitapları çok önemli gördüğü için olsa gerek Ocak’ın gerek bu kitaplardan gerekse başka kitaplarından yaptığı iki alıntıyı( “Mertebeler” ve “Hızır Meselesi”) İktibas’ın 112 ve 113. sayılarında dergi okurlarına fikir vermek maksadıyla yayımlamıştı. Bu alıntılar, daha sonra Özkan’ın antolojik mahiyetteki Tasavvuf ve İslâm kitabında da yer almıştı. Gene derginin değişik sayılarında Ocak’ın adından ve İslâm - Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır - İlyas Kültü kitabından da bahsedilmişti.

Ayrıca Özkan, aynı konu çerçevesinde Ahmet Yaşar Ocak’la bir söyleşi yapmış ve bu söyleşi İktibas dergisinin 111. sayısında yayımlanmıştı. Bunların ardından 1990’larda Denizli’deki tüm kitapçılarda Ahmet Yaşar Ocak’ın kitaplarını aradım. Gelgelelim sadece küçümen Veysel Karani ve Üveysilik kitabını Nil-Tuna Kitap Kırtasiye’de bulmayı başardım. Ardından hakkındaki tartışmalardan habersiz olarak ısdar gibi dokunan Babâiler İsyanı kitabını okudum. Şayet Özkan’ı okumamış olsaydım Ocak’ın kitaplarıyla daha geç bir tarihte tanışacaktım. Fakat şu kadarını söyleyebilirim ki, zamanla Özkan’ın “zaaflar silsilesi” olarak özetleyebileceğimiz prizmasından yansıyanın son derece sınırlı olduğunu fark edecektim. Çünkü röportajda Ocak,   Özkan’ın soruları çerçevesinde tasavvufun başka mistik kültürlerin tesiriyle sonradan ortaya çıktığını kısacası tasavvufun kaynağının İslâm olmadığını yani dış tesirlerin başat olduğunu söylüyordu. Ama Ocak sadece bununla yetinmiyordu aynı zamanda tasavvufun bir derunilik yönü olduğunu kabul ediyordu. Bir bakıma, Ocak’a göre ilk çıkış yıllarında tasavvuf bir zühd ve takva yaşantısıyken sonraki yıllarda belli evrad ve ezkar okunmasından ibaret bir konuma gerilemişti. Özkan ise sorularını tasavvufu İslâm’ın dışında sayan bir yaklaşımla hazırlamıştı. Keza ona göre, “İslâm’la tasavvufun hiçbir ilgisi yoktu, yani bu ekolün pratiklerinin İslâm’da yeri yoktu”. Çok radikal bir tavrı yansıtan bu kanaatlerin aksine Ocak, bir kültür tarihçisi olarak, tasavvufun, tarikatlardan farklı olarak nesilden nesile intikal eden bir bakış, bir anlayış tarzı oluşuna hususen de şuna dikkat çekiyordu:

“ Bence şu veya bu şekilde yanlış taraflarıyla ve sonundaki bazı menfi neticelerine rağmen, tasavvuf denen hadise, en azından İslâm fikir tarihinde bir trenlilik meydana getirmiştir.(…) Bugün tasavvufa karşı olalım veya olmayalım, ister istemez o kültürün izleri var. Bunlardan faydalı olanlar var, yanlış olanlar var.(…) Elimizde Kur’ân’ı Kerim ayetleri var. Yani değişmez ölçü var. Tasavvuf hesabına söylenenleri elimizdeki bu değişmez ölçüye vurmaklığımız gerekir.”

Özkan’ın meseleleri sürekli itikadî açıdan Ocak’ın ise tarihî ve sosyolojik zaviyeden ele almaya çalıştığı bu röportaj, hayati derecede önemli olmasına rağmen Ahmet Yaşar Ocak’la muhtelif tarihlerde, gündemdeki konular üzerine yapılan röportajların derlendiği Benden Sual Ederseniz adlı kitapta yer almıyor. Yani kitabın alt başlığını oluşturan “Ahmet Yaşar Ocak ile Söyleşiler” fotoğrafın bütününü yansıtmaktan uzak. Oysa İktibas dergisinde yayımlanan bu söyleşi, cevapları kadar sorularıyla da farklılık arz ediyordu. Bu yüzden Cümle Yayınevi’nin isteği üzerine Ocak’la 1990’larda ve 2000’lerde yapılan röportajların bir araya getirilmesiyle oluşan kitaba mutlaka dâhil edilmelisi beklenirdi. Kitap için kaleme alınan kısa sunuşta da herhangi bir açıklama bulunmuyor. Her ne olursa olsun, söyleşileri bir araya getirme iddiasında olan bir çalışma, söyleşilerden beğenmediğini görmezden gelme hakkına sahip değildir. Herhalde bu röportajın kitabın dışında bırakılması- şayet bir pişmanlık ve unutma durumu yoksa- sadece konuşulan konunun ardan geçen zaman içerisinde aktüalitesini kaybetmesiyle izah edilemez. Görebildiğim kadarıyla Ercümend Özkan’ın yaptığı söyleşi, kitapta yer alanlardan daha önce gerçekleştirilen “ilk” söyleşilerden.

ÖTEKİLER MESELESİ

Ahmet Yaşar Ocak’ın “üretkenliği” sona erdikten yahut velutluğunu kaybettikten sonra onunla alakalı armağan kitap başta olmak üzere çeşitli metinlere rastlamamız, bu emektar tarihçiyi sevindireceğini tahmin edebileceğimiz bir gelişme. Zira armağan kitaplar, ele alınan kişinin (hocanın) hayatını ve eserlerini ele alması bakımından önem arz eder. Ötekilerin Peşinde adını taşıyan kitaba, Ahmet Yaşar Ocak’ın pek çok öğrencisi, yurt içinden ve dışından akademisyen dostları katkıda bulunmuş. Yakından bakıldığında, belki diplomasi ve uluslararası ilişkiler bahsi dışında, kitabın bölüm başlıklarının tamamı Ahmet Yaşar Ocak’ın ilgi alanlarını yansıtır. Bu ise onun ne denli geniş bir yelpazede ilmî üretim faaliyetinde bulunduğunun bir göstergesidir. Halil İnalcık’tan Kemal Karpat’a, İsmail Kara’dan Tanıl Bora’ya, Farhad Daftary’den Martin van Bruinessen’e, İsmail E. Erünsal’dan Mustafa Kara’ya kadar birçok ilim adamının; Eski Türklerin dininin Şamanizm mi yoksa tanrıcılık mı, olduğundan Türk Halk İslâmlığında mitoloji ve edebiyata, erken dönem Cumhuriyet yazarlarının Gandhi’yi ele alış tarzlarından Nurettin Topçu’nun öğretmen ve öğrenci melesini nasıl anlamlandırdığına, kaynakların eleştirisi sonucu Osman Gazî’nin faaliyetleri ve Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan Abdülbaki Gölpınarlı’nın bazı tasavvufî konulara bakış tarzına kadar farklı birçok konuyu aynı kitapta buluşturmayı ancak onun gibi geniş çalışma yelpazesine sahip bir tarihçi gerçekleştirebilirdi. Kitapta yazıları bulunan isimlerin farklı çevrelerden oluşu hocanın ne kadar sevilip sayıldığını gösteren örneklerden biridir. Alanının seçkim isimlerinden oluşan yazarları, armağanının amacına uygun bir biçimde tüm birikimlerini yansıtmaktadırlar.

Özel, dikişli baskısıyla fakat başarılı sayılamayacak (özellikle de içindekiler kısmı) mizanpajıyla bir süreç içinde oluşturulan ve çeşitli katkılarla beslenen bu eser, duyguların esiri olmanın veya ideolojik yönelimlerin tarihi “doğru” bir şekilde kavramanın önünde nasıl büyük bir engel olduğunu tüm araştırmacılara yaptığı çalışmalarla gösteren Ahmet Yaşar Ocak’ı tanıtacak en önemli çalışmalardan biridir. Ancak, Ocak için hazırlanan armağan kitap, daha farklı bir kitap olabilirdi. İlkin yazıların yorum yönü, tartışılan konular, gözden geçirilen kavramlar, dönemler, kişiler daha sistematik bir yaklaşımla temellendirebilirdi. Değinilmemiş, ama mutlaka irdelenmesi gereken öğeler de ele alınabilirdi. Ocak’ın akademik kariyerinin kilometre taşları,  yöntemi ve eserleri hakkındaki yazıların daha doyurucu olması beklenirdi fakat kitabın ilk yazısı bundan son derece uzak. Buna mukabil armağan kitapta Türkçede hiç tartışılmamış olgulara da, az tartışılmış konulara da değiniliyor.

Öte yandan kitabın adında öne çıkarılan “öteki” hakkında birkaç kelam edilmesi gerekir diye düşünüyorum. Zira bazı kavramlar vardır, karşısında yansız kalamazsınız. Elinizde olmadan içinizde olumlu olumsu duyular uyandırır. “Öteki” de bu kavramlardan biridir. Bu kelime uzun zamandır neredeyse siyasi alandaki mücadele süreçlerini sembolize eden bir yapıya büründü. Öteki-leştirme şeklinde bir fiile dönüştüğündeyse insanlarda bir tür korku ve tedirginlik yarattı fakat ötekine atfedilen birtakım yüceliklerden dolayı da olumlu karşılandı. Öncelikle kitaba verilen “öteki” eksenli ad hakkında bazı değerlendirmeler yapılmalıdır. Bu kelime üzerinde fazla durmak istemiyorum ama onunla işaret edilmek istenen durumların çelişki arz ettiğini açıkça belirtmeliyim. “Öteki” kelimesinin Türkiye’deki çeşitli görünümlerini anlamaya yardımcı olması açısından bazı sorgulamalar yapılmalıdır. Bilindiği üzere 1990’lardan bu yana memleket münevveri, insanların birbirlerine ve başkalarına karşı demokratça davranmaları ve ötekinden tedirgin olmamaları(hatta ürkmemeleri) telkinini yapıyor. İnsanların, ötekiyle beraber yaşamayı öğrenmeleri bir yana bundan zevk aldıkları bir hayatın erdemleri anlatıla anlatıla bitiremiyor. ana kavramların ve terimlerin hiyerarşisi, sıradüzenidir. Her ilmin, her düşünce dünyasının üç aşağı beş yukarı sıradüzenleri belli olan kavram ve terim kümeleri vardır. En azından en üsttekiler, ortadakiler değiştirici/dönüştürücü Muhtemelen hazırlanan armağan kitaba bu adın verilmiş olmasının sebebi Ahmet Yaşar Ocak’ın çalışma konularından kaynaklanmaktadır. Zira onun çalışma alanı denildiğinde Aleviler, Babailer, Kızılbaşlar, Kalenderiler, Mevleviler, Melamiler, zındıklar ve mülhidler anılmadan mesafe alabilmek neredeyse imkânsızdır. Peki, sadece bunlardan hareketle Ocak’ı ötekilerin peşinde bir tarihçi olarak anabilir miyiz? Onun için kitabın adındaki “öteki” kelimesinin Ocak’ın çalışma alanlarını özetlemek için doğru bir kelime olup olmadığının sorgulanması gerekmektedir. Kabul edelim ki, 1990’lardan sonra bu kavrama dönük ilgi çarpıcı bir biçimde arttı ve bu kavram üzerinden pek çok soruna ilişkin bir dizi yaklaşım geliştirildi. Önde gelen çeşitli dergiler konuyu enine boyuna irdeledi. Öteki üzerine/etrafındaki yorumların artışına dair sonraki yıllarda birtakım eleştiriler de getirilmeye başlandı. Bu çerçevede “öteki”, “ötekileştirme” kelimelerinin yaygın hale gelişindeki sorunların farkına varmak için İsmail Kara’nın Sabah Ülkesi dergisinde(sayı: 42, Ocak 2015) yayımlanan “İçerdeki “Öteki” Yahut Yabancılar “İçerde” başlıklı yazısında yer alan şu satırları okumanın gerekli olduğunu düşünüyorum:

“[…] artık hakkında hayli kabarık ve itibarlı bir literatür oluşmuş olan “öteki” meselesinin doğrudan bize, bizim kültürümüze ait bir problem alanı olmadığını söyleyeceğim; büyük ölçüde batıya ait, özellikle de Yahudilere, Yahudilerle Batı Avrupa Hristiyanları ve yerlileri arasındaki tarihten, inançlardan ve kültürden kaynaklanan “öte(de)ki” bir hadise. Bu söylemin ve literatürün kurulması ve yaygınlaştırılmasında Yahudi ilim ve fikir adamlarının hususi bir yerinin olmasını da bu zaviyeden ziyadesiyle anlamlı buluyorum. Adam yerine konmak, insan sayılmak hayati bir problem onlar için. Başta Yahudiler olmak üzere başkalarını, kendi dininden, ırkından, kültüründen olmayanları adam (âdem, insan) yerine koymayan Batılılar için de.”

Bu açıdan kitabın adı farkında olunsun olunmasın doksanların epistemesinin ( ya da kavramsal çerçevesinin) ayrıcalıklı hale getirilmesini sağlamış. Fakat heteredoksi Müslümanlık terkibi etrafında gündeme taşınan zümrelerin Emmanuel Levinas’ın “öteki” kelimesiyle izahı pek mümkün gözükmemektedir. Doğrusu, Türk entelektüel tarihinin belli dönemlerinin kavranmasına istikamet veren bir isim için hazırlanan armağan kitabının adının da buna uygun olması beklenirdi.

HAYATINI HETEREDOKSİYE TAHSİS ETMENİN “BEDELİ”

Armağan kitapta yer alan yazılar içerisinde kanaatlerini ifade etmekten geri durmayan Fatih M. Şeker’in, Ocak’ı kendi envanterine kaydetme şeklinde karşımıza çıkan birkaç hususa odaklanılması faydalı olacaktır. Çünkü bu aynı zamanda Ocak etrafında oluşan kamusallığın egemen tarzını da anlaşılır kılacaktır. Şeker, armağan kitabın hemen başında, eksik olmakla birlikte, pek de küçük sayılamayacak fikrî bir çözümleme yapıyor. Şunu belirtmeliyim ki, armağan kitapta Ahmet Yaşar Ocak tarihçiliğindeki birtakım mesafe ve yakınlıklara eleştirel yaklaşan tek metin bu.

Kitaptaki Fatih M. Şeker imzalı “Türk Entelektüel Tarihi Araştırmalarının Aksakalı” başlıklı yazının Ahmet Yaşar Ocak’ın en dikkatli ve kavrayışlı okurlarının çoğunun gözden kaçırdığı bir dizi temayı açığa çıkardığını söyleyebiliriz. Ocak’ın çalışmalarını panoramik bir şekilde özetlemenin ötesinde ince dikkatleri olan yazıda Şeker, onun çalışmalarını en hurda teferruata girmekten kaçınmayanlar ve panoramik mahiyette olanlar olmak üzere ikiye ayırıyor. Ocak’ın bize ait olan çalışma konularında batılı kaynaklara referans vermesinin sorgulanması gerektiğini belirtirken; onun doktora tezini Paris’te İréne Melikoff’un yönetiminde ve denetiminde yapmış olmasının hem kudret hem de zaaf olduğunu belirtiyor. Elbette Şeker, edeben ondan üstat tarihçilerden biri olarak söz eder ve kendisiyle tanışma süreci üzerinden tarihi sahneye yaptığı katkıyı detaylı bir şekilde kaydeder. Yazılanlara bakacak olursak, Fatih M. Şeker, Ahmet Yaşar Ocak’la yüz yüze 2012’de Türkistan’da Ahmet Yesevi türbesini ziyaret esnasında tanıştığında, onun eserlerini birkaç defa okumuş bir akademisyendir. Adını ise okudukları ya da dinledikleri hakkında doğru dürüst fikir edinemeyecek yaştayken; 1999 yılında lisans tahsili esnasında Mustafa Kara’dan aldığı tasavvuf dersinde işitir. Kara’nın Ocak için kurduğu cümle enteresandır: “Hayatını heteredoksi konusuna tahsis etti.”

Yazısını, intibalarıyla ören Fatih M. Şeker, Ocak’ı ilk defa Mehmet Fuad Köprülü üzerine tavizsiz bir eda ve seda ile yaptığı konuşmada doğrudan dinler ve buradan hareketle şu intibalarını aktarır:

“Tok sesli ve mehâbetli bir diplomat üslûbuna sahip bu hatibin bende bıraktığı ilk intiba; askeriyeye mensup bir general siması yahut da sınıfa her şeyiyle hâkim olabilecek bir hoca çehresi idi. Dikkatimi çeken hususlardan biri de konuşmasına entelektüel bir vurgunun hâkim olduğu Ocak’ın yüzüne, çalıştığı konunun sinmediği gerçeği idi. Türk entelektüel tarihinin bedevî yüzüne çalışan bu adam, medenî bir yüze sahip, cübbe ve destârdan ziyade frak ve klak’a daha yakın idi. Gördüklerimle kendisi hakkında bildiklerim tezat teşkil ediyordu. Ne yalan söyleyeyim yaşadığı şehir olan Ankara ise asık suratlı bürokrat görüntüsünü daha da pekiştiriyordu. Kendisinden ziyade muhatabını söyletir gibi görünen ve bütün sıcaklığına rağmen arada aşılamayacak bir mesafe bırakan Ocak’ın bu tavrı, Türk entelektüel geleneğinin mistik cephesi üzerine kaleme aldığı yazılarda da çok belirgindir.”

Bu sebeple Ocak’ın yazıları ser verip sır vermeyen, dahası karakter ve mizacı saklar niteliktedir. Şeker, Ocak’ın mitoloji, efsane, menkıbe, bidat ve hurafe etrafında kendini bulan zümrelerle fikrî ve zihnî seviyede içli dışlı olmasına karşın tecrübî bir disiplin olarak tasavvufla irtibatının meçhul olduğunu belirtir. Ardından onun Türkistan’da yaptığı konuşmada hissiyatını gizleyememesini hatırlatır okuyuculara. Gelgelelim yazılarının resmiyet hissi verişine değindikten sonra şunları yazmadan edemez:

“ (…) o mensubu olduğu dinin Türk tarihinde nasıl tecrübe edildiğini araştırırken mensubiyet duygusunu mümkün olduğu nispette geri çeker; âdetâ kendi evinde bir yabancı gibi dolaşır. Yazılarında kendini zapt edemeyen hiddetlere tesadüf etmek nadirdir. Aleyhtar ya da leyhtar değil; bî-taraftır. Kasideye de hicviyeye de karşı olduğu için fikirleri his hâline getirmekten uzak durur. Mevcut akademik zihniyetle mesafeyi olabildiğince açmaktan çekinmez, muhatabını daha çok soğukkanlı üslubuyla yıldırır, olur olmaz yerde tekdir sağanağı yağdırmaya ihtiyaç duymaz, kendisini kuşatan şeylerden hiç mütehassis olmaz gibi görünen bir duruş sergiler. Bu soğukkanlılık şahsiyetinin hususi vasıflarını eserlerinde gerilere iter.”

Şeker, Ocak’ın yürürlükteki yaklaşımların uygun bulduklarını sorgulayan bir yanının olduğunu belirtir fakat Alevilik meselesinde bu durum tam tersi bir istikamet kazanarak, sorguladığı sistemin ona tahakküm ettiğini belirtir. Ona göre, Ocak’ın mevcut algıyla hesaplaşma perspektifi bazen onu Cumhuriyet Türkiye’sinin tasfiyeci güzergâhına yaklaştırır. Bu çerçevede Ocak’ın Türkiye Günlüğü dergisinde Fazlur Rahman ile Erol Güngör’ü idealize ettiği makale ile tasavvuf üzerine yazdığı yazıyı zikreder ve bunları: “Ocak’ın öteden beri yaslandığı geleneğe karşı ne derecede neyzen bir bakış ve perhizkâr bir duruş sergilediğinin müşahhas misali” olarak kaydeder.

Ocak’ın bazı çevreler için münkir bazı çevreler için âlim tesiri yapışına da temas eder yazarımız. Onun milliyetçi, muhafazakâr tarih anlayışıyla hesaplaşması ise kendisinin düşüncelerini biçimlendiren zemin göz önüne alındığında daha manalı olur, der. Ocak’ın perspektifinin heteredoks unsurlara eğilirken genişlemesi buna karşın Sünnî yelpazeye döndüğünde daralmasını tespit etmesi önemli. İslâm düşünce geleneğindeki durgunluğu Sünnîlikle izah eden Ocak, ehemmiyet verilmeyen zümrelere verilmesi gereken ehemmiyeti verirken Sünnîliği mahzun bırakır. Şeker, onun Türk tarihini sırtlanmış bir müellif olmasına karşın, Sünnîlik söz konusu olduğunda Selçuklu ve Osmanlı tecrübesinden uzaklaşmasını manidar bulur. Elbette Ocak, Sünnilik ve Aleviliğin Türk İslâm yorumunun birbirini tamamlayan iki boyutu olduğunu ifade eder. Buna karşın Ocak’ın, Aleviliğin yerli ve bize ait olduğunu ifade ederken kullandığı dil, Selçuklu ve Osmanlı asırlarından farklıdır. Yazı, Ocak’ın çalışmalarının siyasî bir mahiyete büründüğü noktaları düşündürtmesinden dolayı da ayrıca takdiri hak ediyor. Ocak, tarihi tecrübeye değil bugüne mahsus bir İslâm tasavvuru oluşturmanın peşindedir. Bundan dolayı İslâm ve Müslümanlığı ayrıştırmaktadır.

“Yaşar Ocak’ın ilk bakışta heteredoks İslâm’ın hâkim olduğu zümrelere karşı daha ‘yapıcı’, bunun karşısına yerleştirilen ana omurgaya karşı daha neyzen bakışlı ve perhizkâr bir tavır takındığı söylenebilir. Ancak acele etmeyelim, daha etraflı ve dikkatli bir okuma Ocak’ın kalemini bu tip endişelerden azade kılmak için elinden gelen gayretin azamisini harcadığı görülür. Bununla beraber mevcut izahın tatminkâr olmadığını, Türklerin İslâm yorumunun mâhiyet ve keyfiyetini tartabilecek birkaç kişiden biri olan Ocak da biliyor olacak ki sık sık heteredoks İslâm’ın ne olduğundan çok ne olmadığını izah etme lüzumu duyar.”

Sonuç olarak diyebiliriz ki, azizleştirici yahut zelilleştirici kültürel ortamda Ahmet Yaşar Ocak’ın tarihçiliğiyle “hesaplaşmanın” henüz başlamadığı gibi böyle bir “hesaplaşmanın” ön gerekliliklerinin de oluşturulmadığı söylenmelidir. Uzun bir dönem boyunca Ocak ve kitapları hep selamlandı, sorunlu yanları görülmedi, görülse de açıklanamadı. Fatih M. Şeker’in yazısı bu çerçevede başlangıç teşkil edecek metinlerden biri. Elbette metnin şerh edilerek okunması şartıyla. Muhtemelen bu yazı armağan kitap için kaleme alınmasaydı bazı hükümlerini daha doğrudan verecek ve şerhe lüzum kalmayacaktı.

Hâsılı kelam Ahmet Yaşar Ocak’ın yazdıklarını, kendisiyle yapılan söyleşileri ve hakkında yazılanları çok dikkatli okumak ve değerlendirmek gerekir. Özellikle röportaj metinlerinin oluştuğu siyasî, içtimai ve kültürel konjonktür göz ardı edilirse hataya düşülmüş olur. O bakımdan, bizim söyleşilerde yansıtılan fikirleri kabul etmeden önce anlamaya çalışmamız, bunları başka tarihî çalışmalarla karşılaştırmamız daha doğru olur. Elbette bu, böyle kısa bir değinide hakkıyla anlatılmayacak kadar kapsamlı ve problemli bir konu olmanın yanı sıra çok emek ve zaman sarf etmeyi gerektirir. Şimdilik zıt kutupların farkında olarak şu kadarını söyleyelim: Erken tarihli Ercümend Özkan söyleşisi ile Fatih M. Şeker’in yazısını birlikte okumanın, Ocak tarihçiliği üzerine düşünme süreci açısından yararlı bir başlangıç olacağı ifade edilebilir. Tarihçilik alanına katkıları  önemli olan bir isim için elbette çok şey söylenebilir, yazılabilir. Gelecekte çeşitli vesilelerle bunlar fazlasıyla yapılacaktır.

Ötekilerin Peşinde - Ahmet Yaşar Ocak'a Armağan, Hazırlayan: Mehmet Öz-Fatih Yeşil, Timaş Yayınevi, 2015, 840 sayfa.

Benden Sual Ederseniz- Ahmet Yaşar Ocak ile Söyleşiler, Hazırlayan: Muhsin Mete, Cümle Yayınları, 2015, 318 sayfa.

Güncelleme Tarihi: 24 Temmuz 2015, 23:04
banner53
YORUM EKLE

banner39