'Hat sanatı' sömürülüyor, kullanılmadığı alan kalmadı

Kamuoyu, ‘Yapılan şey manevi değerlere de, sanat ahlakına ve geleneğine de uygun değildir. Bu durumu tasvip edebilmemiz imkânsız.’ diyor

'Hat sanatı' sömürülüyor, kullanılmadığı alan kalmadı

İbrahim Ethem Gören/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Özelde hat sanatına ve genelde tüm geleneksel sanatlara son yıllarda artan ilgiye paralel olarak İslâm harfleri ticari emtia olarak görülmeye başlandı.

Giyim, mobilya, dekorasyon, saraciye, oyuncak, mücevherat, ambalaj vb. sektörlerde kelâm-ı ilahinin tezahürü olan hurufat, hat sanatının celi sülüsten divaniye, celi talikten nesihe varıncaya kadar pek çok nevilerinde kumaş, metal, altın, gümüş, tablo, ıslak mendil, saat, karton, giyim eşyası vb. alanlarda kullanılıp aslî hüviyetinden uzaklaştırılarak mücerret ticaret metaı olarak değerlendiriliyor.

Kelime-i tevhid ibareleri bayan elbiselerinin üzerine basılıyor, tuğra besmeleler eşarplarda dekor malzemesine alet ediliyor, ayet-i kerime levhaları hattatlarından müsaade alınmadan kanvas tablolara ve çantalara basılarak pazar tezgâhlarında satışa arz ediliyor…

Üzerlerinde onlarca, belki yüzlerce saatlik göz nurunu barındıran tezhip tasarımları, ebru levhaları, minyatür çalışmaları sanatkârların web sayfalarından, sosyal paylaşım sitelerinden izinsiz alınarak ticari ürünlere zenginlik katması için, bir nevi “güzel sanatlar sosu” sadedinden pervasızca kullanılıyor…

Maalesef hat sanatı siyasete de alet ediliyor. CHP’nin İstanbul adayı Mustafa Sarıgül, seçim kampanya afişlerinde tasarımı Hattat Mahmut Şahin’e ait olan semazen formundaki “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sülüs levhasını sanatkârdan izinsiz olarak kullanmıştı.

Bu konu hem fıkhî, hem hukuki, hem de ahlâkî açıdan pek çok problemleri uhdesinde barındırıyor. Hat sanatının, geleneksel sanatlarımızın insicamını istismar etmek isteyenlere yönelik aslında herkesin bir otokontrol mekanizması var: Tepki ve eleştiri… Hemen herkes şahit olduğu bu türden uygulamalara tepki gösterirse duygu sömürüsü yapan tacirler piyasa oluşturamaz, alıcı bulmakta zorlanır.

Bu durumdan hemen herkes gibi bu satırların yazarı da muzdarip. Geçtiğimiz aylarda bir e-ticaret sitesinde celi sülüs bir Besmele-i Şerif levhasının puzzle şeklinde tasarlanarak pazarlandığını görmüş ve vakt-i merhunu geldiğinde konuya değinmeyi planlamıştım.

Okumakta olduğunuz yazı, Erzurumlu hat talebesi Firdevs Ugan’ın fotoğraf paylaşım mecralarından birinde bir giyim firmasının, müstakil harflerden, ‘besmele-i şerif’e ve ‘kelime-i tevhid’e kadar pek çok ibareyi ve tuğrayı bayan giyim eşyalarının üzerinde kullanıldığını fark edip bizi haberdar etmesiyle ortaya çıktı…

İSLÂM TEMALI PUZZLE!

Bir oyuncak firması, çocuk oyuncağına tahvil ettiği Puzzle Besmele-i Şerif levhasını şu cümlelerle pazarlıyor: “Besmele-i Şerif İslam temalı puzzle’larından 1000 parçalık bir örnek. Hattat Ali Hüsrevoğlu’nun orijinal çalışmasından puzzle’a uyarlanan eserde, Kuran’da surelerin başında bulunan ve Neml suresinin 30. Ayeti olan Besmele-i Şerif (Besmele) yer alıyor. İslam kültüründe günlük yaşantıda da sıklıkla kullanılan Besmele, hat sanatının incelik ve ustalığıyla kahve tonlarının geçişlerinin yer aldığı bir arka plan üzerine siyah ile işlenmiş. Harflerin çok geniş yer kapladığı ve aşina olmayan gözler için birbirine çok benzediği puzzle teknik anlamda da hayli zor.”

Mezkûr satırları okuyup “La havle” çektikten sonra üretici firmayı arayıp “Besmele-i şerif”in oyuncak olarak kurgulanmasının doğru olup olmadığını sordum. Telefonun karşı tarafındaki muhatabım; soy ismini vermekten imtina eden Semra Hanım, “Puzzle Besmele’nin parçaları bir araya getirildikten sonra çerçeve yaptırılması imkân dâhilindedir” şeklinde çok tevil götürecek bir açıklama yaptı… Sonrası için İslam temalı puzzle olur mu? Sorusa iğrabda mahal kalmadı! Ne diyelim! Eskiler diyeceğini demiş: Zırva tevil götürmez!

“HATTI MAYODA KULLANMADIK YA!”

Firdevs Hanım’ın gönderdiği fotoğraflardan yola çıkarak, yazımızda bayan giyim eşyalarından birkaçının görsellerini yayınladığımız giyim firmasının sahibi Murat K’yı aradım.

Murat K’nın güzel hat görsellerini aşırıp bayan elbiselerinde kullanmaktan öte sanattan, estetikten, edepten ve ticari ahlaktan yana bir nasibi yok… “Yaptığımın neresi yanlış ki?” diye soran Bay Murat, hat sanatını, İslâm harflerini, kelime-i tevhidi hâşâ “mal” olarak görüp bunları, ürettiği tişört, eşarp, tunik gibi ürünlerin üzerine bastırıp, internet mağazasından satıyor ve ekliyor: “Biz bunları ticari olarak kullanmıyoruz ki! Mayonun üzerinde kullanmıyoruz ki! Bunlar umrede gideceklerin giyeceği ürünler… Benim hat sanatıyla ilgili herhangi bir bilgim yok. Baskıcıdan Kanuni’nin tuğrasını istedim o bunları basmış. Bunun neresi yanlış? Beni ikaz eder misiniz? Hat baskılı ürünleri model olarak hazırlayıp internet ortamında teşhir ediyoruz, sipariş geldiğinde de üretip adrese gönderiyoruz.”

Murat K’ya hadisenin hukuki boyutlarının olabileceğini, eserlerini, tasarımlarını kullandığı hat sanatkârlarının dava açması halinde zor durumda kalabileceğini söylediğimde, verdiği cevap “Bu yazıların patenti, tescili var mı ki? Tescilliyse tabii ki kullanamayız?” şeklinde oldu…

Kapitalist zihniyet, ticari ahlakta behresi olmayanların hücrelerine kadar işlemiş… Tüm kamuoyunun geleneksel sanatlarımızın ticari meta olarak kullanılmasına tepki göstererek duyarlı davranmasını istirham ediyorum.

Arz ettim meseleyle ilgili olarak okuyucularımızın, sanatseverlerin, sanatkârların ve avukatların görüşlerini aldık ve gördük ki kamuoyu hat sanatının, geleneksel sanatların her ne surette olursa olsun sömürülmesine tepkili…

ACİLEN GELENEKLİ SANATLAR ETİK KURULU OLUŞTURULMALIDIR

Erkan Bakım, Hattat, Türkçe Öğretmeni

Efendim, bizim memlekette itibar edilen her güzel şeyin “canı çıkıncaya kadar” kullanılıp pervasızca tüketilmesi hastalığı var. Biz böyle değildik aslında... Ecdâdın medeniyet izini takip ettiğinizde böyle çılgın ve hudut bilmeyen bir anlayış göremezsiniz… “Hep Batı’ya hep “Batı’ya“ diye diye…

Ne hikmetse önce araba camlarına yerleştirilen şekilden şekle girmiş tuğralarla başladı belki de iş. Ondan hiç dur durak bilmeden ticaretin kurbanı oldu hüsn-i hat sanatı. Toplumun parçası kabul ettiğimiz köksüz ve hassasiyetsiz bazı insanların bu sanatın revaçta olduğunu bilmesi, cüzdanlarının çapını arttırmaya yaradı. Sorsan desen ki, “Burada ne yazıyor? Cevap bile veremez. “Elif”in manasını “Nun”un hangi ayete işaret ettiğini ya bilmez ya da işine gelmez. Ölçüsü ve estetiği bozulmadan kullanılsa gene iyi. Siz de bilirsiniz ki, Hattat Mahmut Şahin hocamızın meşhur semazen formundaki sülüs hattı halden hale girdi. Sabundan saate, saatten kolonyalı mendile kadar birçok sahada kullanıldı. “Bunun içinde ne yazıyor?”, “Semazenin bu duruşunun anlamı nedir?”, “Mevlevilik neyi öğretir?” gibi soruların peşine düşmektense kullanıp geçiyorlar. Aslında bu durum, bunu yazan hattatı ve bağlı olduğu sanat silsilesini incitmektir. Üstelik izin alınıp gönül rızası da yok hiçbirinde.

İşte böylelikle Kur’an’ı Kerim temeline dayanıp yüzyıllarca ayetlerin manasına hizmet etmiş harfler hırpalanıyor. Çoğu zaman bunun bilinçli yapılan bir yıpratma politikası olduğunu düşünüyorum. Sanatı, sadece göze hitap eden kısmıyla anlamamak lazım. Sanat, içinde Allah’ın sonsuz ve güzel yaratma keremine götüren bir yoldur. Bu nedenle ”Mankurt”laşmanın Gelenekli Türk İslâm Sanatlarına çok zararı var. Medeniyet bilinci olmadan bu sanatları anlayamazsınız. Bu bilinç, her ailenin evlatlarının şiarı olmalı. Hâl böyle iken; ”Vav”ın gözü de çıkar, “Nun”un çanağı da kırılır. Acilen Türkiye’de “Gelenekli Sanatlar Etik Kurulu” oluşturulmalı ve ciddi önlemler alınmalıdır. Yoksa ecdânın vebali ile ne oluruz bilmem!

GELENEKSEL SANATLARA AİT UNSURLARI İZİNSİZ KULLANANLAR HUKUKİ VE CEZAİ YAPTIRIMLARLA KARŞILAŞIR

Eyüp Kul, Avukat

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 1/B maddesinde “Eser” kavramını tanımlamıştır. Buna göre Eser, “Sahibinin hususiyetini taşıyan ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsullerini” ifade etmektedir. 5846 sayılı kanunda yapılan tanımda da açıkça görüleceği üzere eser kavramının unsurları;

a)Fikri bir çabanın ürünü olması,

b)Sahibinin özelliğini taşıması,

c)Sahibinin hususiyetini yansıtacak düzeyde şekillenmiş olması

d)Kanunda sayılan eser türlerinden birine dahil olması.

Kanunda, Fikir ve sanat eserlerinin çeşitleri 2. Madde ve devamında İlim ve Edebiyat eserleri, Musiki eserleri, Güzel Sanat eserleri ve Sinema eserleri olarak sayılmıştır. 5846 sayılı kanunun Güzel Sanat Eserleri başlıklı 4. Maddesinde “Güzel sanat eserleri, estetik değere sahip olan;

1.Yağlı ve suluboya tablolar; her türlü resimler, desenler, pasteller, gravürler, güzel yazılar ve tezhipler, kazıma, oyma, kakma veya benzeri usullerle maden, taş, ağaç veya diğer maddelerle çizilen veya tespit edilen eserler, kaligrafi, serigrafi,

2.Heykeller, kabartmalar ve oymalar…” şeklinde sayılmıştır.

Anılan kanun maddesinden, çok açık bir biçimde Hat, Tezhip, güzel yazı ve kaligrafilerin kanun kapsamında eser olduğu anlaşılmaktadır.

Mülkiyet, insanlığın en eski çağlarından bu yana var olagelmiş bir hakkı olup, sahibine kullanma, yararlanma ve harcama (usus-fructus-abusus) yetkisi veren çok geniş bir haktır. Fikri haklar, fikri bir çalışma neticesinde ortaya çıkan ürünü ifade etmekte olup, bu haklar mülkiyet hakkının farklı bir tezahüründen başka bir şey değildir. Dolayısıyla hat, tezhip ve buna benzer diğer eserler, sahibine aynen bir eşyaya malik olmanın verdiği haklar gibi çok çeşitli haklar vermektedir. Bu haklar maddi haklar olabileceği gibi, manevi nitelikli haklar da olabilir.

Eser kavramı, genel itibariyle marka, patent, endüstriyel tasarım gibi diğer fikri mülkiyet hakları ile karıştırılabilmekte ve bir tescil biriminin olmaması nedeniyle de toplum içinde buna dair hukuki hak sahipliği göz ardı edilebilmektedir. Diğer bir deyişle, bir markanın Türkiye’de hukuki hak sahipliği için Türk Patent Enstitüsü’ne tescil şartı var iken, bir eserin tescil edilmesi gerekliliği ve bir tescil mercii bulunmamaktadır. Her ne kadar Kültür Bakanlığı nezdinde Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nde bir tescil birimi bulunmakta ise de yapılan tescil yalnızca ispata yönelik olup, bu hakkın varlığını da tam anlamı ile garanti etmemektedir. Toplum içerisinde bir müzik eserinin sahipliği, bir sinema eserinin sahipliği nasıl tam anlamı ile özümsenip, bu hak sahibinin izni olmadıkça bu eserleri dinleme ve izleme hakkı bulunmadığı gerçeği göz ardı edilmekte ise; maalesef aynı şekilde birbirinden kıymetli hat eserleri de ilgili ilgisiz birçok yerde sahibinin izni olmadan kullanılmaktadır. Bu durum hukuken sahibinin izni olmadan bir eşyanın alınıp kullanılmasından hiçbir farkı olmayan bir keyfiyettir. Hele hele bu kullanım tamamen ticari bir amaç taşımakta ise eser sahibinin bu haksız kullanım nedeniyle bulunacağı taleplerin kapsamı da o oranda genişleyecektir.

Eser sahibi, haksız kullanım nedeniyle; kullanımın durdurulmasını, manevi ve mali haklara vaki tecavüzün ref’ini (kaldırılmasını) dava edebilir. Bu haklara tecavüz eden kimsenin kusurlu olup olmamasının da bir önemi bulunmamaktadır. Tecavüzün kaldırılması yanında masrafı, tecavüz edene ait olmak üzere mahkeme hükmünün 3 gazetede ilanı, bunun yanında uğranılan manevi zararların tazmini de talep edilebilecektir. Bunların yanında eseri, hak sahiplerinden izin almadan işleyen, çoğaltan, umuma iletenlerden, şayet sözleşme yapılmış olsa idi istenebilecek rayiç bedelin üç katı fazlasına kadar tazminat talep edilebilecektir(5846 sayılı kanun, 68. Madde). Söz konusu talepler ile birlikte ihlal konusu emtiaların imhası da talep edilebilecektir. Hakkın ihlali sonrasında açılan bu davalar yanında mali veya manevi hakları tecavüz tehlikesine maruz kalan eser sahibi, muhtemel tecavüzün önlenmesini de dava edebilir (5846 sayılı kanun, 69. Madde). Manevi hakları ve mali hakları ihlâl edilen eser sahibi, belirtilen tazminatların dışında bu ihlal ile temin edilen kârın kendisine verilmesini de talep edebilecektir.

Bir eserin haksız kullanımı ve hak sahipliğinin ihlali nedeniyle anılan hukuk davaları yanında ihlâl eden kimseye karşı cezai yaptırım da uygulanacaktır. 5846 sayılı kanunun 71. Maddesinde,“Bu kanunda koruma altına alınan fikir ve sanat eserleriyle ilgili manevi, mali veya bağlantılı hakları ihlal ederek bir eseri hak sahibi kişilerin yazılı izni olmaksızın işleyen, temsil eden, çoğaltan, değiştiren, yayan, ticari amaçla satın alan, ithal veya ihraç eden, kişisel amacı dışında elinde bulunduran ya da depolayan kişi hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.” Düzenlemesi mevcuttur. Başkasına ait esere, kendi eseri olarak ad koyan kişiler de altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılacaktır. Şayet söz konusu fiil, dağıtmak veya yayımlamak suretiyle işlendi ise hapis cezasının üst sınırı beş yıl olup, adli para cezasına hükmolunamaz. (5846 sayılı kanun, 71. Madde, 2. Bend)

Görüldüğü gibi bir hat veya tezhip eserini, eser sahibinin izni olmadan kullanan, satan, ihraç eden, ithal eden, depolayan tüm kimseler belirtmiş olduğumuz hukuki ve cezai yaptırımlar ile karşı karşıya olacaktır.

HAT SANATI KUR’AN MEDENİYETİDİR

Firdevs Ugan, Hat Talebesi, Öğretmen

'San‘at ciddi bir terbiye usulüdür. Sanatkârına sabrı, nizâmı, ölçüyü, Yaratıcı karşısındaki fakrını ve haddini bilmeyi öğretir. Bunu Türk-İslâm Sanatlarına ve Hüsn-i Hat Sanatına  bakarak ziyadesiyle idrak edebiliriz. Kalem Sûresi’nde, kaleme ve satır satır yazdıklarına kasem edilmektedir. Bütün bunlardan yola çıkarak “Hüsn-i Hat Sanatı bir Kur’an” medeniyetidir diyebiliriz. Kur’an-ı Kerim’e ve İlahi Kelama hizmeti vazife edinmiş hattat efendilerimiz hat ilmini talim ederlerken ömürlerini sermaye etmiş, yazılarını ibadet şuuru ve coşkusuyla hazırlayıp insanların tefekkürüne sunmuşlardır. Ancak son zamanlarda İslâm harflerinin, ilahi kelâmların, kelam-ı kibarların ve Hüsn-i Hat Sanatının, ehliyetsiz, maneviyattan bîhaber kişiler tarafından basite indirgenip çeşitli alanlarda ticari amaçla fütursuzca ve pervasızca kullanılması kutsiyetlerimize yapılmış saygısızlık ve çirkin bir saldırıdır. Kabul edilir bir tutum değildir. Kısacası bütün bunlar bir sanatın hal-i pür-melalidir. Bu durum henüz hat sanatının başında olan şahsımı derin teessürlere boğmaktadır. Hüsn-i Hat Sanatının günümüze aktarılmasında köprü vazifesi yapan Hattat Hamid Aytaç Efendi’nin yaşıyor olsaydı bütün bu olanlara nasıl bir tepki vereceği beni ayrıca düşündürmüştür. Şahsım adına Hüsn-i Hat Sanatının ve tüm Türk-İslâm Sanatlarının itibarlarının hak ettiği yerde kalması için gerekenlerin ilgili mercilerce biran önce yapılmasını ümid ediyorum.

ŞARK KURNAZLIĞI

Halit Pas, Sınıf Öğretmeni 

Bahse konu olan durumdan uzun süredir bendenizde rahatsızım. Dini değerlerine ait yazı, figür ve motifleri elbiselerinde kullanan, oyuncaklaştıran başka bir toplum daha yoktur herhalde! Bir de bunu yaparken, muhafazakâr kesimin hassasiyetlerini, temayüllerini kullanmak, sömürmek, iyi bir şey yapıyormuşçasına; bu kutlu değerleri bayağılaştırmak herhalde şark kurnazlığı olsa gerektir.

Bunu yapanların dini bilgilerinin, hukuki alt yapılarının yetersiz olduğunu düşünmek istiyor insan. Zira dinine bağlı, hukuka saygılı bir tüccarın, böyle bir aymazlığın içinde bulunacağını kabullenemiyorum. Dini değerlerin, öz sanat motiflerinin yeri, dini yapılar, camiler, türbe ve medreseler olmalı; ancak bir elbise arka yazısı, bir eşarp köşe baskısı, bir el oyuncağı olmamalı.

Hadisenin en üzücü tarafı da bu kurnazca yapılan ticari oyunlara; saf, inançlı, dini değerlere sahip, kutsalına sahip çıktığını zanneden halkımızın  kanması, bunu benimseyerek, iyi bir şey yaptığı zannına kapılması. Belki de bu durumla övünmesi...

Bence bu şark kurnazları,son yıllarda toplumun muhafazakâr değerlere biraz daha fazla sahip çıkmasını; ticarete dönüştürmeye çalışıyorlar.Ancak ayıp ediyorlar.Günah işliyorlar.         

MANEVİ VE HUKUKİ BOYUT UNUTULMAMALI

Hicran Çelikyay,  SETA Uzmanı

Birincisi yapılan işin manevi boyutu. Besmele, ayet, tevhid vb. yazıların herhangi bir kıyafet, oyuncak veya aksesuar üzerinde kullanılması. Bu durumun hukuki sorumluluğu olmamakla birlikte vicdani sorumluluğu bulunmakta. Zira, yazıların kullanıldığı yerlere göre sakıncalı olabilecek haller meydana çıkabilir. Örneğin, Allah lafzı kolye olarak kullanıldığında sorun olmayabilirken (bu konuda da titiz davranılmalı) yastık, giyim, oyuncak vb. üzerinde kullanımı sakınca doğurabilir.   

İkincisi, manevi ve hukuki boyut. Kullanılan hat sanatı öğesinin sanatkârının izni olmadan kopyalanması... Bu durum hem vicdani hem de hukuki sorumluluk gerektirmekte. Emeğin rıza dâhilinde olmadan kopyalanması hem üreticileri hem de ürünleri satın alıp kullananları düşündürmeli.

BUNUN ADI SÜSLÜMANLIK!

İbrahim Kaplan, Boğaziçi Üniversitesi Öğrencisi

İçinde bin bir mana barındıran ve tevhidi simgeleyen Hüsn-i Hattın, içi boşaltılarak manen çok çok ucuza benimsendiği ve bir ziynet eşyası gibi katma bir değerle bunun piyasalaştığı vahametler içindeyiz. Kamuoyunda ve özellikle üniversite ortamlarında seküler kesimin geniş bir mecrada “süslümanlık” diye kendince durumu özetliyor olması, sorunun ne kadar ciddi olduğunu bir de bu açıdan gösteriyor.

Bilerek veya bilmeyerek kıymeti tedricen bitirilmeye çalışan hat sanatının, olur olmaz yerde ve zamanda karşımıza çıkmasıyla, bence İslâm’a bihaber ya da ön yargılı kişileri de dinimizden soğutuyor oluyormuşuz gibi geliyor bana. Örneğin “Umre kombinim” diyerek; sağı solu kırpılmış harf ve cümlelerle “vintage ile modern”i karıştırarak garip bir hale getirilmiş metanın tekstil hali ya da; takılarla, biblolarla metalürjik hali gerçekten kısa vadede hat sanatını, uzun vadede ise dinimizin kıymetini İslâm’a yabancı gözler için de daha da bitireceğinden endişe duyuyorum.

MESELEYE DERİN VE KAPSAMLI BAKMALIYIZ

İffet Polat, Yönetici

Günümüzün tüketim toplumu maalesef manevi değeri olan şeyleri de hızla tüketmekte ve bu değerleri de bir emtia olarak pazara sunmaktadır. Unutmamak gerekir ki her şey talep-arz meselesidir. Pazarda bu tür bir talep olduğunda mahir ticaret erbabı bunun gereğini yapmaktadır. İşte tam burada tüketici ve tacirin ahlak ve değerlerinin ne kadar ciddi erozyona uğradığını tespit etmek  gerekir. Hat sanatı ile birlikte İslami sanatların tümü  geçmişte de maddi olarak karşılık bulan alanlardı.

Hatta meşhur hikâyedir: Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya; “efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı "Efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek ; “Efendi o “vav” her zaman yazılmaz. Sen dua et para kesemi yine evde unutayım” der. Tabidir ki  bu hikâyede anlatıldığı gibi kıymetli olan şeylerin değerini ancak onun uzmanı ve meftunu olanlar bilebiliyor.

Bir diğer husus ise tüketicinin neden İslami harflerle yazılan tüketim malzemesine bu kadar teveccüh edip talepte bulunuyor olması durumu… Bu hâl toplumun içi boş bir muhafazakârlığa, dindarlığa meylettiğini göstermektedir. Anlamını çoğunlukla bilmediği bir takım Arapça yazıların nakşedildiği ziynet, giyim ve ev eşyasını taşımanın hem bir muhafazakârlık, hem de bir farklılık göstergesi olarak taşımanın kişilere statü, korunma  ve değer kazandırdığı hissini yakinen gözlemleyebiliyoruz. Bu muhafazakârlığın, konuya yönelik bir bilinç taşımaksızın zaman zaman bu yazıların anlamından öte bir durumla kişiyi koruyacağı, başarılı kılacağı gibi safsataları da maalesef toplum üretmektedir.

Açıkçası geleneksel sanatların kuru bir el sanatı haline getirilerek mevcut toplumun anlayışına mahkûm edilmesi hususu yine ehil olmayan sanatkârların suçu ve sorumluluğudur. Kendi yazdığı ayetin veya sözün anlamını bilmeyen hattatın yaptığı eser de kuru bir resimden öteye gitmemektedir. Bu tür geleneksel sanatların geçmişte herkese öğretilmediğini, kişinin manevi kemâlatının da çok önemli olduğunu düşünürsek bizim meseleye daha derin ve kapsamlı bakmamız gerektiği ortaya çıkar.

YAZI KUTLUDUR VE HER YERDE KULLANILAMAZ

Mahmut Şahin, Hattat/Bursa Şabaniye Geleneksel Sanatlar Derneği Başkanı

Yazı hakkında biz hattatların başucu kitabı mahiyetinde olan Kalem Güzeli’nde müellif Mahmut Bedrettin Yazır, Ağabeyi, büyük âlim Elmalılı Hamdi Yazır Efendi’nin başından geçen şu hikâyeyi anlatır.

Nitekim merhum biraderim müfessir Hamdi Yazır’dan gençliğimde şu hâdiseyi dinlemiştim:

Kendisi on üç yaşında iken 1310 Hicrî (1893) yılında İstanbul’a gelip Küçük Ayasofya Medresesi’ne girmiş. Hacı Kâmil Efendi adında mübarek bir zata hizmet eder, hayır duasını almaya çalışırmış, o da kapısının eşiği yüksekçe olduğundan, Kâmil Efendi'nin rahatça girip çıkması düşüncesiyle, üzerinde Romence yazı bulunan bir gazyağı sandığının kapağını eşik önüne yerleştirmiş, ertesi sabah, bunu gören Kâmil Efendi, sandığı biraderimin koymuş olduğunu öğrenince:

“Ey oğul!” demiş, “Ayağımız altına öyle bir karpuz kabuğu koymuşsun ki, hiç günahımız olmasa bu yeter!" Biraderim: “İslâm yazısı değil de...” demeye kalmamış, “A molla! Müslüman'ın da, Gâvur'un da yazısı vardır ama yazının Müslüman’ı, Gâvur’u olur mu? Biriyle görülen iş, diğeriyle de görülmüyor mu? Elverir ki kötü yerde ve batılda kullanılmamış olsun. Hayra yarayan, hakka hadim olan her yazıya saygı lâzım. Allah, ayetinde, yazılara ve yazanlara boşuna mı kasem buyurdu sanıyorsun, aman dikkatli ol yavrum!" demiş ve o sandığı kaldırtmış.

İşte din ve imanı sağlam olanların işleri de böyle olur, Allah ikisine de gani gani rahmet eylesin.

Yukarıdaki örnekle daha iyi anlamalıyız ki yazı kutludur ve alelade her istediğimiz yerde kullanamayız…

İSLAM HARFLERİ OLUR OLMAZ YERLERDE KULLANILMAMALIDIR

Mesut Dikel, Resim öğretmeni, Sedefkâr, hat ve tezhip sanatkârı

Son yıllarda hat sanatımızı ticari meta olarak görme fikri, bu alandan ticari kazanç elde etme uğruna edebi, maneviyatı rafa kaldırarak bilinçsizce, neredeyse her yerde hat sanatı örneklerinin basılmış numunelerini görmek mümkün. Bizler biliriz ki abdest almadan yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’i elimize almayız, belden aşağıda bir yere koymayız.

İlk zamanlar kolyelerde görülmeye başlandı bu keyfiyet. Bundan on beş, yirmi yıl kadar önce “maşallah” yazıları ile başladı… Bilirdik ki onlar küçük, yeni doğan bebeklere takılırdı. Sonraları bu masumiyet yerini gayri ahlaki kazanç kapısına bıraktı. “Gayri ahlaki” diyorum, çünkü başta kuyumcular, reklam promosyon firmaları, tekstil firmaları vb.pek çok tacir internetten indirdikleri hat görsellerini izin almadan, manasının ne olduğunu bilmeden tamamen görsel mantıkla kullanmaya başladılar. Bu fakirin dahi onlarca hat yazı çalışmasını olur olmaz hemen yerde izinsiz, yasal olmadan kullanılmaya başladılar. Bazılarına tazminat davaları açılmıştır ki bunun sonucu kullanan firma aleyhinde çok ciddi menfi neticeler doğuracaktır. Hattatlarımızın bin bir emek ile ortaya çıkardığı sanatsal çalışmayı bazen mıknatıslı buzdolabı magnetlerinde gördük, sonra kanvas tablo baskıda temaşa ettik!, gün geldi çantaların üzerinde gözlemledik. En son olarak da hat yazılarını elbiselerin üzerinde gördüğümüz zaman tüylerim diken diken oldu desem yeridir… “Onu giyen kişi banyo ve tuvalete nasıl girecek?” bunun ne kadar bilincinde acaba? Bu durumu kabullenmek, inancımız gereği mümkün değil. Bu yazıların kullanım alanları bellidir. Manevi değerlerimizin, İslâm harflerinin olur olmaz yerlerde, istenmeyen yerlerde kullanılmasını kesinlikle karşıyız. Öyle ki hat sanatını insan bedeni üzerinde dövme olarak dahi görmekteyiz… Omzuna bir tuğra yaptıran bir kardeşimize, orada ne yazdığını sordum. Dedi ki “Falanca padişahın tuğrasıdır.” Aldığım cevap şaşkınlığımı daha da arttırdı. Çünkü omzundaki tuğra formunda besmeleydi. Kendisinde dövmedeki ibarenin besmele olduğunu söylediğimde inanmamış gözlerle “Ne olur ki!” demesi ve izah ettiğimde umursamazlığı beni daha da üzmüştü. İnsanlarımızın değerlerimizi umursamaması, eser hırsızlığı yapmaları biz hattatları ciddi derecede incitmektedir.

BU SORUN ÇOK CİDDİ VE KÖKÜ MAALESEF ÇOK DERİNDE

Murat Yüm, Makine Mühendisi

Burada o kadar çok sorun var ki, hangisine değinmeli bilmem. Birincisi,  İslâm’ın muhtelif unsurlarını ticaretine “alet etmek” gerçek bir Müslüman’ın iki kere düşünmeden yapabileceği bir iş olmamalı. Bu “İslami” sanatlarla uğraşanlar da dâhil, herkesin hassasiyetle üzerinde durması gereken bir konudur bence. İkinci olarak; nasıl ki başkasının malını izinsiz kullanmak suçtur, emeğini de hak sahibinin rızası olmadan kullanmak düpedüz bir suç; en hafif tabirle edepsizliktir. Peki, üzerinde “İslami” unsurlar olan ürünleri satın alanlar? Marifet iltifata tabidir, talep varsa arzı da olur. Hiç düşünmeden bunları satın alanlardan “İslam’a hizmet” ettiğini, salih amel işlediğini, takvasının arttığına inananlar varsa, onlara Tevbe 19’u hatırlatırım:

“Siz hac edenlere su verilmesini, Mescid-i Haram'ın imar edilmesini, Allah'a ve yevm'ilâhire iman eden ve Allah yolunda cihad eden kimseyle bir mi tuttunuz?”.

Doğrusunu Allah bilir, ancak üzerinde Besmele basılı bir tişört üretmek/giymekle,  zor bir meselede tüm baskılara karşın hakkın yanında mücadele etmek arasında dağlar kadar fark vardır.  Bu yüzden “Müslüman’ım” diyen insanın itibar edeceği, talep edeceği  şey, böyle ucuz dindarlık teşhirleri olmamalıdır, ama tabii ki bu çok daha kolay ve risksizdir.

Bana öyle geliyor ki;  “Müslüman’ım” diyen çoğu kimse, “Müslümanlığı” bizzat öğrenmesi, anlaması ve tabi olması gereken bir değerler sistemi değil de babasından kalan bir miras, dolayısı ile dilediği gibi tasarrufta bulunabileceği,  getirisinden faydalanacağı bir –hâşâ- “mal”mış gibi görüyor. Bu yüzden de farkında olmadan her türlü yanlışı yapabilir hale geliyor. Bu çok ciddi bir sorun ve kökü maalesef çok derinde.     

BU KONUDA MESLEK KURULUŞLARI NEZDİNDE GERİŞİMLERDE BULUNULABİLİR

Sadık Yener, Özel Sektör Emeklisi

Karşılaştığımız tablo, maddi anlamda kalkınmışlığımıza bakarak ulaştığımızı sandığımız toplumsal refah seviyesinin arka sokaklarında ne derece sefil bir ahlaki çöküntüye uğradığımızın acı göstergesidir.

Hat sanatı ortaya çıktığı günden beri kutsal bilinen değerleri sanatın ince zevki ve ustalığıyla işlemiş ve bunu yaparken de kutsal değerleri yücelten ve saygıda kusur etmeyen bir kaygıyla ele almıştır.

Hat sanatına konu olan değerlerin ticari emtia olarak kullanılmasını haklı ve mazur gösterecek hiçbir gerekçe ve açıklama kabul edilemez. Bu gayriciddî ve sorumsuz uygulamaların sonlandırılması için ilgili meslek kuruluşları nezdinde girişimlerde bulunabilir; oluşturulacak kamuoyu platformlarınca üretici, satıcı firmalara protesto mesajları gönderebilir ve sosyal medyada bir dayanışma/kınama/takip ortamı yaratılabiliriz. Ayrıca ve en önemlisi, olayın hukuki yönü üzerinde kafa yorup mevcut yasalar çerçevesinde bir zemin varsa engelleyici adımlar atılmalıdır. Mevcut yasaların imkân vermemesi durumunda siyasi partiler nezdinde girişimde bulunup yeni hukuki zeminlerin oluşturulması yönünde çaba sarf edilmelidir.

TAŞ, YERİNDE AĞIRDIR

Uğur Taşatan, Ebru Hocası, Avukat

Meseleyi hukuki açıdan kısaca inceleyecek olursak, sanat eseri niteliğini haiz her çalışma Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunur. Eseri meydana getiren sanatçının mali ve manevi hakları kanun güvencesi altındadır. Bu güvenceden yararlanmak için sanatçının ürettiği eseri adına tescil ettirmesine gerek yoktur. Tescil sadece ispat açısından kolaylık sağlama amacına hizmet eder. Bu sebeple üzerinde hattatın ya da ebrucunun imzası bulunan ya da bulunmayan bir eser (imza atıp atmama sanatkârın ihtiyarındadır) tescil edilmemiş dahi olsa Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında koruma altındadır. Bu koruma, sanatkarın ömrü boyunca ve vefatından sonra 70 yıl süreyle devam eder. Bu bilgiler ışığında konuyu değerlendirdiğimizde, sanatkarından izin alınmadan her ne surette olursa olsun, bir sanat eserini kullanmak, çoğaltmak, yaymak, basmak, dağıtmak vs. hukuka aykırıdır. Bunu yapan kişiler suç işlemiş olurlar ve tazminat ödemeye mahkûm olabilecekleri gibi hapis cezası dahi alabilirler.

Manevi açıdan ve sanatsal değerler yönünden vahim bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Evvela Kur’an harflerinin ticari meta haline getirilmesi edeben ve ahlaken son derece yanlıştır.

Türkler, Mushaf-ı Şerif’i en güzel mahfazalarda başlarına tac etmiş bir milletken içindeki harflerden maddi menfaat sağlayacak hale gelmiş olamazlar. O harflerin çok özel anlamlar ihtiva ettiği hepimizin malumudur. “Elif”, Hazret-i Allah’ı temsil ederken, “Mim” Efendimiz’in (sav) remzidir. Şimdi vereceğim örnek için bağışlayınız ancak kimse elinde Kur’an-ı Kerim ile tuvalete girmeyi düşünmezken üzerinde Allah’ı (cc) temsil eden Elif harfi bulunan başörtüyle nasıl girilebilir? Ebrudan da bir misal verecek olursak; lale figürü Lafza-i Celâl’i temsil eder, bu sebeple gelenekli ebru ile uğraşan ebrucular hep en güzel laleyi yapma gayreti içerisinde olmuşlardır.

Kıymetli Hocam Alparslan Babaoğlu defalarca lalenin bu hususiyetini anlattı. Ancak bu duyarlılıktan yoksun bazı kişiler seramik karolara lale ebrusu yapıp bunu evlerinin banyolarına, tuvaletlerine astılar. Bunu da sanatı geliştirdiklerini iddia ederek yaptılar. Yapılan şey manevi değerlere de, sanat ahlakına ve geleneğine de uygun değildir. Bu durumu tasvip edebilmemiz imkânsız. Bendeniz gelenekli sanatlarımızın uygulama alanlarının zorlamayla genişletilmesine razı değilim. Eskiler taş, yerinde ağırdır demişler. 

Güncelleme Tarihi: 11 Temmuz 2014, 07:44
YORUM EKLE

banner26

banner25