Haydar Hepsev ile Osmanlıca, Hat sanatımız ve Medeniyetimiz

Osmanlıca, hat sanatı ve medeniyet üzerine yazdığı yazılarla ünlü Haydar Hepsev ile Osmanlıca üzerine mülakat yaptık

Haydar Hepsev ile Osmanlıca, Hat sanatımız ve Medeniyetimiz

İbrahim Ethem Gören / Dunyabulteni.net

Osmanlıca, hat sanatı ve medeniyet üzerine yazdığı yazılarla da tanıdığımız Haydar Murad Hepsev (1) ile bu konularda hasbihal ettik.

Osmanlıcanın veya daha doğrusu Osmanlı Türkçesinin tanımı ile başlayalım isterseniz…

Evet, iyi olur. Tam tarifi şöyledir: Osmanlı Türkçesi; Türkçenin Osmanlı döneminde İslam harfleriyle yazılan dönemine verilen adıdır. Daha kısaltılmışı ise şöyle: İslam Harfleriyle Osmanlı Türkçesi. Osmanlıca tabiri, galat-ı meşhurdur. Biliyorsunuz “Galat-ı meşhur, lügat-ı fusahadan evladır” diye meşhur bir söz var. Meşhur yanlış, dil âlimlerinin sözünden yeğdir, manasına gelir. Evet, biz de galat-ı meşhuru yani ‘Osmanlıca’ tabirini günlük dilde kullanıyoruz ama işin aslını da bilmek lazımdır.

OSMANLICAYA İSLAM HARFLERİ DEMEK DAHA UYGUN OLUR

Okuyucularımız “İslam harfleri tabiri kullanıldı, neden Arap harfleri denmedi” diye sorabilirler.

Eyvallah, bu durumda cevabınız nedir?

Şöyle cevap veririz. Arapların (Nebatilerden alıp) geliştirdikleri yazıya Farisiler, Türkler, Kürdler, Afganiler, Hindli Müslümanlar, Endonezya ve Malezyalılar ve diğer Müslüman kavimler de büyük hizmet etmişlerdir. Buna bir küçük misal vereyim: 2009’da hacca gitmek nasib olmuştu. Malezyalı bir kardeşimizin elinde kendi memleketinde basılmış bir mushaf vardı. Bir ara gözüme Arapça olmayan bir yazı çarptı, o kardeşten müsaade isteyip baktım; ‘fe’ harfinin altında üç nokta vardı. (Sordum, ne olduğunu bilmediğini söyledi. O da bilmiyormuş kendi aslî yazısını.) Yani şunu söylemek istiyorum ki bu mübarek yazıya sadece kavm-i necib-i Arab değil; bütün Müslümanlar hizmet etmişlerdir. Onun için İslam harfleri demek daha doğru olur.

Başlangıcımız biraz ilmi oldu, ama...

İyi oldu, efendim; o zaman Osmanlıca ile teşrik-i mesainizin nasıl başladığından bahsetseniz…

Efendim, lise üçte başladı diyebilirim. Rahmetli babam, Ramazanoğlu Mahmud Sami (kuddise sirruh) Hazretleri’ne mensuptu. Evimizde hem onun hem de piri Esad Erbilî (kuddise sirruh) Hazretleri’nin Osmanlıca kitapları, bir de Marifetname’nin Osmanlıcası vardı. (Babam da Osmanlıcaya başlamış ama maalesef devam ettirememiş. O zamanlar İslami ilimleri öğrenmek çok zordu.) O kitaplara bakıyor ama tabii ki bir şey anlamıyordum. O sıralar elime Bediüzzaman (rahmetullahi aleyh) Hazretleri’nin büyük talebesi Hüsrev Efendi (rahmetullahi aleyh)’in Osmanlıcaya giriş mahiyetindeki bir risalesi geçmişti. Ondan birkaç sayfayı üzerine kâğıt koyup kopyalamıştım. Bazı ağabeyler, Dr. Ali Kemâl Belviranlı (rahmetullahi aleyh)’in Osmanlıca Rehberi kitabını tavsiye etmişlerdi. Kitabın başında, Osmanlının ilk mekteplerinde okutulan Elifba vardır. Onları da kendi başıma okumaya çalışmıştım. Tek başımayım, yalnız. Kimse bir şey öğretmedi. El yordamıyla bir şeyler yaptım. Onun için orada kaldı.

Fakülteyi kazanmadan önce yazın, anne dedem emekli Baş komiser merhum Zeynel Ünsal’ın Ankara’daki evine gitmiştim. Dedem, Osmanlı zamanında okula başlamıştı. Yazısı çok güzeldi, inci gibi bir rik’ası vardı. “Dede, ben Osmanlıca öğrenmek istiyorum” dedim. “Peki, ama ben bir satır yazacağım. Sen de altına aynısını on defa yazacaksın. Yapabilir misin?” dedi. Öylece başladık. Basit bir cümle yazıyor, ben de ona baka baka on defa yazıyordum. (Bunun meşk usulü olduğunu, hüsn-i hattın da böyle öğretildiğini sonradan öğrendim.) Fakat bu da kısa sürdü.

ORTAOKUL VE LİSEDE EDEBİYAT VE TARİHE MERAKLIYDIM

İstanbul Üniv. Edeb. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı’nı kazanmıştım, hamd olsun. Ama tercih yaparken orada Osmanlıca öğretildiğini bilmiyordum. O yıllarda ÖSYM’den bölümlerle ilgili pek de bir açıklama olmayan bir kılavuz kitap gelir, oturur, kendi tercihinizi kendiniz yapardınız. Ortaokul ve lisede edebiyat ve tarihe çok meraklıydım. Okul başlamadan kitaplarını okumuş bitirmiş olurdum. Onun için edebiyat ve tarih bölümlerini yazmıştım. İyi ki yazmışım. 

EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYAL BİLİMLER MAHŞERİDİR

Edebiyat fakültesi bir sosyal ilimler mahşeridir ve en iyisidir. Okul başladı ve biz artık tam yerinde yazımızı öğrenmeye başladık. Üç ayrı hocadan Osmanlıca dersi alıyorduk. Biri büyük âlim Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş (rahmetullahi aleyh) idi; nur içinde yatsın, hem mütedeyyin, hem güzel ahlâklı, hem mücadeleci, hem de çok iyi hocaydı. Kendi yazdığı kitaptan metinler okutur ve her okuduğumuz metni istinsah etmemizi isterdi. 

İstinsah kelimesini biraz açalım dilerseniz, okuyucularımızdan bilmeyenler vardır…

İstinsah, bir metnin, bir kitabın elle bir nüshasını yazmak, demektir. Bu, bize zor gelirdi. Ama sonradan öğrendik ki en sağlam öğrenme, yazarak olanı imiş. (Fakülteyi bitinceye kadar diğer hocalarımızdan çok istifade ettik, Rabbim hepsinden razı olsun, vefat edenlere rahmet eylesin, âmîn.)

Biraz öğrendik ya, kırık dökük yalan yanlış Osmanlıcamla dedeme bir mektup yazdım; dedem de bana cevap verdi. Verdi ama biz daha kitap yazısını zar zor okuyoruz. Okula başlayalı bir ay olmuş. Mektubu çözmem iki haftamı aldı. Tamam, bazı kelimeleri rahat okumuştum ama diğerleri… Kimisinin altına yeşil, kimisinin de kırmızı çizgiler çizip her gün bir iki kelime çözüyordum. Allah Teala gani gani rahmet etsin dedecağızıma, bizimle böyle ilgileniyordu. 

Âmin. Mekânı cennet olsun.

Sağ olunuz, efendim. Lakin okulun ilk sömestresi bitmeden vefat etti. Nur içinde yatsın, dedemin Osmanlıcayı iyice öğrendiğimi görmesini hep hayal etmişimdir. Lakin hayal başka, kader başka…

Sahaflar Çarşısı, okula yakındır. Bazen uğrardık. Lakin cebimizde çok para yok. Gurbete yeni çıkmışız. Taşradan gelmişiz. Mahcubuz. Korka korka girerdik dükkânlara. Yaşlı bir zat vardı birisinde. Onun hoşgörülü olabileceğini düşünüp selam verip girdim dükkânına, bir akşamüstü… Edebiyat fakültesine yeni başladığımı söyleyip bize uygun kitap olup olmadığını sordum. Dedi ki “Eğer polisiye roman okursanız, okuma hızınız artar.” Nat Pinkerton serisinden küçük bir romanı düşündüğümden çok ucuza verdi. İlk başta zorlandım, isimleri filan okumakta. Ama sonra gerilim kısmına gelince heyecanla bir haftada okumuştum. Evet, bitirdiğimde okuma hızım iki kat artmıştı. Bunu, Osmanlıcaya başlayanlara tavsiye ederim. İsmini hatırlayamadığım o zata, Rabbimden rahmet ve mağfiret dilerim.

Amin.

Hayatımın en önemli ve güzel tevafuklarından birisi de Mehmed Uğur (rahmetullahi aleyh) Hocamla tanışmak oldu (Okulun henüz ilk sömestresinde). Elimde Kadri Timurtaş hocanın verdiği istinsah ödevleriyle –ki sayfalar dosyadan taşıyor ve bir kısmı görünüyordu- otobüsle okula giderken Hocam bana onların ne olduğunu sordu, saygıyla cevabını verdim ve kısa bir mükâlemeden sonra hayatımın en mutlu teklifini aldım: “Ders veriyorum, istersen gelebilirsin.” Zerre kadar yalan yok: Bu benim hayal ettiğim bir şeydi. Rabbimin büyük lütfu ile gerçek oldu; hamd olsun. “Tabii, memnuniyetle, böyle bir şeyi ben de çok isterim, efendim” dedim, bana adresini yazdı. Böylece onun hazin vefatına kadar hoca-şakird irtibatımız başladı. Osmanlıcanın kaide ve gavâmızını (gavâmız: incelikler, ince ve derin taraflar, nükteler, sırlar) asıl ondan öğrendim, basitten zor olana doğru... Kaamûs-ı Türkî’yi kullanmayı bana o öğretti; okuldaki hocalarımız o lügati kullanmamızı hararetle tavsiye ediyorlardı ama bir kişi de “şöyle kullanılır, kelimeler böyle aranır” demiyordu. Amelî (pratik) olmak lazım. Bunu da Osmanlıca öğretenlere tavsiye ederim. Hocamdan Allah Teala gani gani razi olsun. [Bir küçük yazı yazmıştım Aziz Hocam hakkında, linkini verirsek okuyucularımız da istifade eder. (2)]

Teşekkür ediyorum link için.

MEMLEKETİMİZ BİR ZAMANLAR PEK ACAYİPTİ!

Fakültede Farsça sertifikası almış, ‘pek iyi’ ile geçmiştim. Fatih’te bir hocadan Emsile okudum ve Libya konsolosluğunda 8 ay kadar Arapça kursuna devam ettim. Bunlar Osmanlıcamın ilerlemesine çok faydalı oldu. (Size şunu da söyleyeyim: O zamanlar Arapça kursları açılamıyordu. Onun için Arapça öğrenmek isteyenler, Libya ve Suudi Arabistan konsolosluklarının açtıkları kurslara gidiyorlardı. Memleketimiz bir zamanlar pek acayipti doğrusu.)

Hat sanatına öğrencilik yıllarınızda mı ilgi duymaya başladınız?

Evet. Hat sanatımız ve eski el yazılarını inceleyen bilim dalı olan paleografiye o yıllarda merak saldım tabii olarak. Timurtaş ve Muharrem Ergin Hocaların kitaplarında hat sanatına dair biraz numune vardı. Onlar çok hoşuma gitmişti; tekrar tekrar bakıyordum. Camilerde ve her nerede bir levha, kitabe vb. varsa okumaya çalışıyordum. Çoğunda pek başarılı olamıyordum ama es kaza birisini çözersem çok seviniyordum. O yıllarda paleografiye ait pek eser yoktu. Merhum Mahmut Yazır’ın Eski Yazıları Okuma Anahtarı’nda bazı arşiv belgelerinin resmi ve okunuşu vardı. Resim bir yerde okunuş başka yerde. Bir oraya bir buraya bakarak defalarca okumaya, öğrenmeye gayret etmiştim.

Hat hususunda yine Mahmut Yazır’ın Kalem Güzeli’nden çok istifade ettim. M. Uğur Derman’ın harikulade bir şekilde hazırladığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 1982’de yayınladığı Türk Hat Sanatının Şaheserleri albüm-kitaptan çok yararlandım. Oradaki bütün şaheserleri ve arka sayfasında verilen izahatı defalarca tetkik ettim. Birçok hattatla tanıştım. Merhum Kemal Batanay’ı evinde ziyaret etmek nasib olmuştu. Hasan Çelebi Hoca’dan biraz yazı meşk ettim. Hattatların bazıları arkadaşımdı. Merhum Yusuf Ergün, Prof. Dr. Hüsrev Şubaşı, Talip Mert (Abdülbari) ağabeylerle tanışmış; onları bizzat yazı yazarken görüp yazımız üzerine çok mülakat etmiştik. Davud Bektaş, Ali Toy ile aynı yurtta kalmıştık.

Master için bulunduğum Boğaziçi Üniversite’sinde el yazmalarının incelenmesinde epey mesafe kat etmişimdir. Hazırlığı bitirdiğimde Prof. Dr. Günay Kut Hocama gidip dönem başlayıncaya kadar bir yazma eser üzerinde çalışmak istediğimi söylemiştim. O da bana 15. yüzyıl âlimlerinden Cefâyî (rahmetullahi aleyh)’in manzum siyer türündeki Dekâyıku-l-Hakâyık eserinin Mevlid ve Mirac bölümlerini hazırlamamı istemişti. Aşkla, şevkle yapıp hocama götürmüştüm, hocam da bana eksik ve yanlışlarımı söylemişti; o çalışmanın bana çok yardımı olduğunu söyleyebilirim. (3) Yüksek lisans tezi olarak da Râgıb Paşa’nın Divan’ını verdi hocam bana. Bu divanın yazmaları çoktur. İstanbul’daki yazma eser ihtiva eden kütüphanelere gidip onları görüp inceledim, diğer divanlarda olan gazelleri tesbit ettim ve bunların %90’ını çeviriyazı ile yazdım, hocamla ve diğer bazı hocalarla kontrol ettik.  Bu çalışmanın âcize çok şeyler kattığını söylemeliyim. (Günay Kut hocama da medyun-ı şükranım. Kendisine sıhhat afiyet içinde uzun ömürler dilerim.)

OSMANLI ADŞİVİ’NDE KAZANDIKLARIMIN HADDİ HESABI OLMAZ

Sonra Osmanlı Arşivi’nde 7 sene çalışmak nasib oldu. Yani işin deryasına düşmüş olduk hamd olsun. Burada kazandıklarımın haddi hesabı olmaz. Allah Teala devlete, millete zeval vermesin.

Amin... Efendim, merakımı bağışlayın. Sanıyorum okuyucularımız da merak edeceklerdir. Yaptığınız tez ne oldu acaba…

Hazin bir hikâye oldu, efendim. İş çok büyüktü, yüzden fazla nüshası ülkemizde bulunuyordu. Bir senede İstanbul’dakilerin hepsini dahi görememiştim, çünkü araştırma için haftada iki günüm vardı. Ayrıca bütün Osmanlı coğrafyasında ve hatta dünya kütüphanelerinde nüshaları vardı. Yani bir yüksek lisans tezi için pek cesim bir işti. Bunu ben hocama söyleyemedim, çünkü başladığım bir işi bitirmek isterim. Hocam da bu cesameti gördüğü halde tezi sınırlamaktan bahsetmedi. O arada, başka bazı sebeplerden Boğaziçi’nden ayrıldım, askere gittim ve dönüşte, sınavını askerlik öncesi kazandığım Osmanlı Arşivi’nde işe başladım. 

VE MİN-EL-GARÂ’İB…

Bir gün evime Edebiyat Fakültesi’nde bizden iki üç alt sınıfta okuduğu için oradan tanıdığım ve arşivde de beraber çalıştığımız bir arkadaşım geldi. “Eğer üzerinde çalışmayacaksan konu ve evrakı bana verir misin” dedi. Ben de artık üniversiteye dönmeyi düşünmüyordum. Yaptığım onca çalışma bir köşede kalmasın, gün yüzüne çıkıp ehli istifade etsin ve arkadaşıma da iyilik olsun diye elimdeki her şeyi (mikro flimleri ve daktiloya çekilmiş bütün şiirleri) ona verdim. O da bedavadan bir doktora tezi yaptı ve Kültür Bakanlığı da çalışmasının bir özetini yayınladı. Sağ olsun, ikisinde de bir cümle ile bizden bahsetmedi. Ve mine-l-garâ’ib…

Evet, hazin bir hikâye olmuş. Sağlık olsun. Ne diyelim, bu dünyada neler oluyor. Neyse biz konumuza dönelim. Sizin gençlere Osmanlıca öğrettiğinizi de biliyoruz, hangi usulle öğretiyorsunuz, bu işe nasıl başladınız, talebeleriniz daha çok hangi branştandır, hangi seviyelere geldiler?

Hamd olsun, öğretmek de nasib oluyor ve bu, Rabbimin lütfudur. Ders yapmaktan ötürü manen de çok istifade ediyoruz. Bu da bir ilimdir ve ilim dinimizde çok kıymetlidir. 

1996’da öğretmenliğe başladığımda lise ikinci sınıfta okuyan 20 kişilik bir sınıfım olmuştu, gençler çok cevvaldiler ve ilme karşı çok istekliydiler. Tatil olunca dedim ki “sizinle Osmanlıca dersi yapsak nasıl olur?” Çoğunluğu kabul etti. İlk zamanlar pek metotlu değildim, elimde Osmanlı’dan kalma bir elifba vardı. Ondan başladık. Dedemden, hocalarım Kadri Timurtaş ve Mehmed Uğur’dan öğrendiğim üzere onlara yazı da yazdırıyordum. (Her dersi bir başka Osmanlı camiinde yapıp aynı zamanda İstanbul’u, yani medeniyetimizin son başşehrini de gezmiş oluyorduk.) Sonraki gruplar için kısa yoldan nasıl öğretebilirim diye düşündüm. Kendime has bir usul geliştirdim, bol bol fotokopi çektirmek zorunda kalıyordum ama olsun gençlerin ilerlediğini görünce şevkim artıyordu. 

Sosyal bilimlerde okuyan talebelerimiz oldu; edebiyat, tarih, hukuk, ilahiyat, klasik usulle okuyan medrese talebeleri ile, uluslararası ilişkilerde okuyanlarla; tıp, diş hekimliği, mimarlık, mühendislik alanlarından da birçok öğrenci kardeşlerimizle dersler yaptık. Bakırköy’de otururken emekli asker ağabeyler ile de Osmanlıca çalıştık. 

Tahdis-i nimet ve teşvik için söylüyorum. Birçok talebemiz arşiv vesikalarını okuyacak derecede öğrendiler, hamd olsun. Bazısı kitapevlerinde editör ve redaktör olarak çalışıyorlar. Öğrencilerle beraber okuduğumuz Mucize-i Ahlak-ı İslam risalesini onlarla beraber hazırlayıp neşretmek nasib oldu. (4) 

Geçen kış, daha önce bir sene kadar ders yaptığımız bir arkadaşla Babanzade Ahmed Naim (rahmetullahi aleyh)’in Kırk Hadis’ini, Elmalı (rahmetullahi aleyh) tefsirinin rik’ayla yazılmış giriş kısmını, Bediüzzaman hazretlerinin Sözler kitaplarını okuduk. Bazı dostlarımızın ve talebelerimizin master ve doktora tezlerine yardımcı olduk. Şunu söyleyeyim de yeni öğrenmek isteyenlere teşvik olsun: Geçen sene iki talebem oldu; haftada iki gün dersle 2,5 ayda hem kitap yazısını, hem rik’ayı hem de ta’lîqi öğrendiler. Şimdi vatsaptan derslere devam ediyoruz, Vatsapta böyle ders yaptığımız on kadar kişi var. Okuduğumuz hatları, kitabeleri vb. sonra hizmet niyetiyle sosyal medyaya koyuyoruz. Teknoloji doğru kullanıldığında bereket oluyor, efendim.

CAMİ MEDENİYETİMİZİN MERKEZİDİR

Ne güzel. Allah devamını nasip etsin. Peki, bu dersleri nerede yapıyorsunuz, Haydar Bey...

Umumiyetle camilerde, bazen da fakirhanede. Bazı derneklerde de yaptık ama devamlı olamadı. Size gel ders ver diyorlar, ilk başta ilgi gösteriyorlar ama sonra 7 kat merdiven çıkıp kapıda kalabiliyorsunuz. Kombi bozuk olduğundan üşüyorsunuz. Bir tahta istiyorsunuz, getirinceye kadar yaz gelmiş oluyor vb. Siz de Allah Teala’nın evine sığınıyorsunuz. Orada da bazen belki çok rahat edemiyoruz ama olsun, cami bizim medeniyetimizin, ilim ve irfanımızın merkezidir. Cemaatin bazısı gelip tebrik ediyor ama dersi bölüyor. Bazısı da dik dik bakıyor, camide böyle ne yapıyorsunuz dercesine. Ama alıştık. Biz ilim dersi yapıyoruz, cami de bunun tam yeridir.

Haydar Hepsev, 2015’te beraber ders yaptığı üniversite öğrencisi Osmanlıca talebeleriyle beraber. 

Osmanlıca öğretimi hakkındaki mülahazalarınız nelerdir acaba…

Kerim Kitabımızı okumayı bilen herkes, yazımızı rahatça öğrenebilir. Zaten Kur’an okumayı bilmeyene öğretmiyoruz. Ehemm, mühime müreccahtır, demiş ecdadımız; “en önemli, önemliye tercih edilir” demektir. Hatta yazıhanemize Kur’an bilmeyen biri gelmişti, iki alt katta bir kitabevi vardı, oradan bir elifba alıp harfleri öğretip göndermiştik o genci, inşaallah öğrenmiştir. Evet, Kur’an bilenlere, Osmanlıcada Arapçaya ilave olarak kullanılan beş harfi ve okutan harfleri öğretmeniz, en fazla 15 dakikanızı alır, (ama sonrası bir ömür sürer.) Bunu yaptıktan sonra basit metinlerden başlayarak kitap yazısını seri okuyuncaya kadar metin okuyoruz. Sonra rik’aya başlıyoruz, daha sonra ta’lîq ve divanî yazıları üzerinde çalışıyoruz.

İlk başta çok fazla kaide öğretmek, sonuç vermiyor. Birçok fakültede ve kursta böyle öğretiliyor maalesef. Öğrenci mezun oluyor, kaideleri sınavlardan sonra zaten unutuyor. Ama okumayı da öğrenmiş olmuyor. Kaideleri az az, yavaş yavaş vermek lazım. Bunlar Türkçe içindir. Hele Arapça ve Farsça kaidelere öyle bodoslama girerseniz fakültede sabreder (lakin bir şey öğrenemez) ama sizden kaçar gider. Bunun için bir kitap yazmaya niyet edip epey de ilerledik ama durduk kaldık. Dua edin de bitirelim inşallah.

İnşaallah. Allah yardımcınız olsun, kolay gelsin. Bir şahsın Osmanlıcayı tam manasıyla öğrendim diyebilmesi için hangi seviyede olması lazımdır?

Daha önce dediğimiz gibi kitap yazısını seri bir şekilde okuyabilmelidir, sonra rik’a yazıyı öğrenmelidir, sonra ta’lîq, sonra divanî ve sonra diğerlerini öğrenmelidir. Cami, çeşme, medrese, tekke, mezar taşı vb. medeniyet eserlerinin kitabelerini okuyabilmelidir. El yazmalarını ve arşiv vesikalarını okuyabilmelidir. İmlayı yani Osmanlı Türkçesinin doğru yazımını iyi bilmelidir (Bunun için Dr. Ali Kemâl Belviranlı’nın Osmanlıca İmlâ Lugatı ve İmlâ Rehberi kitaplarını tavsiye ederim.) Ve kelime hazinesini genişletmelidir. Kelimeyi bilmeyince okuyamaz, okusa da okuduğunu anlayamaz. Onun için lügate çok bakmak lazımdır.

Fakülte yıllarımda yatağımın başucunda dururdu, Kaamus-ı Türkî. Sürekli bakardım. Bildiğim kelimeye dahi yeniden bakardım. Şu cümleyi altını çizerek söylemek istiyorum: Türkçeyi biraz öğrendimse, bu lügate çokça bakmakla öğrendim. O kadar önemlidir. Cemil Meriç üstad, bir kişinin aydın olabilmesi için kendi dilini çok iyi bilmesi gerektiğini ifade eder ve ekler: “… Ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları adilerinden ayırsın. (Bu Ülke)”

Şimdi, hamd olsun, lügatler çoğaldı ve kapasiteleri arttı ve internet üzerinden kolayca erişilebiliyor. Ötüken ve Kubbealtı sözlüklerini özellikle tavsiye ediyorum. Ve “kelime hazinesini genişletmeden iyi derecede Osmanlıca bilinemez” diyorum.

OSMANLICA TARİHTE HAŞMETLİ İZLER BIRAKAN OSMANLI’NIN RESMİ YAZISIYDI

Osmanlıca niçin bu kadar mühim ve niçin öğrenilmelidir?

Osmanlıca, tarihte haşmetli bir iz bırakan (Selçuklu ve) Osmanlı devletinin resmi yazısıydı. Osmanlı ise İslam Medeniyetinin son ve en büyük hamlesidir. Onun için Osmanlıca, büyük bir uygarlığın asil, necib, fasih, kibar, medeni ve zengin bir lisanı haline gelmiştir. Arapça ve Farsçadan sonra imparatorluğa bağlı diğer kavimlerden alınan seçme kelimelerle zenginliği artmıştır. 1800’lerden sonra da Batı uygarlığıyla olan temasların akabinde, gerek bu dillerde olup da bizde karşılığı bulunmayan kavramlar için üretilen ve gerekse bu dillerden bizzat alınan kelimelerle tam bir dünya dili olmuştur.

Osmanlıca Türkçesi ile de İslami ilimlere dair nice kıymetli telif, şerh ve haşiye kitapları; (şiir ve nesir alanında) nice değerli edebi eserler; tarih, astronomi, tıb, hendese, seyahatname, kitabiyat (bibliyografya) kitapları vb. yazılmış, gerek dini gerek sair alanlardaki kıymetli eserler tercüme edilmiştir. Bu sebeple (Selçuklu ve özellikle) Osmanlı döneminde yazılmış muteber kitapları, arşiv belgelerini, (cami, bina, çeşme, mezar taşı vb.) kitabelerini, hüsn-i hat yazı ve levhalarını okuyabilmek için, Osmanlıcayı, yani ecdadımızın muhteşem, mübarek ve zengin dilini metotlu bir şekilde öğrenmek gerekmektedir.

Şimdi Osmanlıca öğreten kitaplar çoğaldı, onlardan yararlanıyor musunuz?

Evet, doğru, çoğaldı. Hayrat Neşriyat’ın son yıllarda yayımladığı kitaplardan istifade ediyoruz. Yazıcı-Nurcu kardeşlerimizden Allah teala,  razı olsun, onların insanı hayran bırakan bir gayreti var. Üstad Bediüzzaman ve talebesi Hüsrev Altınbaşak Efendi merhumların yazımız üzerindeki titizlik, hassasiyet ve ısrarlarının, Osmanlıcanın günümüze kadar gelmesinde büyük payları vardır, Allah Teala, gani gani rahmet eylesin…

Metin Uçar Bey’in hazırladığı Osmanlı Türkçesi Elifbâsı ve Kolay Okuma Metinleri (1-2-3) kitapları oldukça faydalıdır. Basitten zora doğru bir öğretim şekli ve buna uygun metinler var. 4-5 senedir bunlardan ders yapıyoruz. Lakin bu kitaplarda epeyce imla hatası bulunuyor. Size bir misal gösterip umumi bir ikaz yapmak istiyorum: 

 
Yeni öğrenenler ‘kef’ harfi ile yazılan kelimelerde çok zorlanmaktadırlar, çünkü altı ses (ke, ge, ğe, nazal ñe, ye, ve) aynı harfle karşılanmaktadır. Onun için ‘kef’ harfinin üstüne konan işaretler, yeni başlayanlar için büyük kolaylık sağlamaktadır. Metinde ‘ge’ sesini karşılayan kelimelere keşide konması gerekir.

Horoz kelimesi, Farsçadır ve (hı, ra, vav, sin) ile yazılır.

Metindeki “öter, özel, ürkek, öğretmen, örnek” kelimelerinin başındaki eliflerin üzerine hemze koymaya gerek yoktur. Bu hemzeler talebenin kafasını karıştırmaktadır.

Dilimizde yeni kullanılan, mesela (metinde de geçen) “görev, özel, örnek” gibi kelimelerin daha rahat okunabilmesi için ikinci hecede ‘he” okutucu harfi kullanılmalıdır.

Bir sayfada bu kadar tashih gerektiren kelime, insanı yoruyor. Gerçi bu tür hataları düzeltmek, talebenin o kelimeleri daha iyi öğrenmesine vesile oluyor ama Metin Bey ve Hayrat Neşriyat yetkililerine daha dikkatli tashih yapmalarını tavsiye ediyoruz. Çünkü bir kere yanlış öğrenildiğinde bunu düzeltmek çok zor olur; bunu herkes kabul eder zaten. Hele, İslam harfleri mevzubahis olduğunda dikkati bir kat daha arttırmak lazımdır. (Şunu da buraya ilave etmekte fayda var: Osmanlıca Risale-i Nurlarda neredeyse hiç imla hatası yoktur.)

Bu uyarılarınızın dikkate alınacağını temenni ediyorum. Günümüzde Osmanlıcadan çokça eser şimdiki harflere çevriliyor. Bunlar hakkında ne dersiniz?

Hem seviniyorum hem de üzülüyorum. Ecdadımızın büyük bir ilim, irfan ve dikkatle ortaya koyduğu eserlerin günümüze taşınmasından ötürü seviniyorum. Üniversite sayısı da çoğaldı, çok sayıda yüksek lisans ve doktora tezleri yapılıyor; bunlardan epeycesi de basılıyor. Lakin bazısını elinize alıyorsunuz. Aman ya Rabbî. O kadar fahiş hatalar görüyorsunuz ki deyim yerindeyse saç baş yolduruyor. Yazar efendiler lügate bakmaya tenezzül etmemiş; cümlenin ne anlama geldiğini/geleceğini çözememiş, yani anlamamış, yani afedersiniz çuvallamış kalmış… Bazısının asli nüshasına bakıyorum. Onunla çevirisi arasında dağlar kadar fark var. Bunlara da üzülüyorum. Bununla ilgili hafızamda çok örnek var ama bunları söylemek bizim sohbetimizi çok uzatır, onun için bu kadarını söylemekle iktifa ediyorum.

Merhum Orhan Şaik Gökyay’ın ilk baskısı 1982’de yapılan Destursuz Bağa Girenler diye bir eleştiri kitabı vardır. O dönemde de hem Milli Eğitim ve Kültür bakanlıkları, hem de Tercüman Gazetesi; Osmanlıcadan bugünkü yazıya çevrilmiş epeyce eser yayınlamışlardı. Orhan Şaik Bey de bunlardaki (çeviriyazı, sadeleştirme, yanlış okuma vb) hataları bir bir ele alıp bazen da dalga geçip tesirli tenkid yazıları kaleme almış ve bunlar sonra kitaplaştırılmıştı. Ö dönemde bu tenkidler fayda vermiş ve Osmanlıca ile uğraşanlar ellerine lügat almaya, hazırladıkları kitapları daha iyi bilenlere göstermeye başlamışlardı.

Siz de öyle yazılar yazsanız…

Efendim, siz beni iyice kötü adam yapacaksınız… Evet, bazen ben de kendime öyle diyorum ama hangi birine yetişeceksiniz. Kendi işlerinizi bir kenara bırakmadan bu yazıları nasıl yazacaksınız!

YAYINEVLERİ ÇOK GÜÇLÜ MUSAHHİH KADROLARINA SAHİP OLMALIDIR

Bunun için öneriniz var mı, Haydar Bey…

Var, efendim. Yayınevleri çok güçlü bir musahhih (editör/redaktör) kadrosuna sahip olmalıdır. Osmanlıca bilen insan sayısı çoğaldı, elhamdülillah. Bunlar Osmanlıcadan çevrilmiş eserleri çok dikkatlice tashih etmelidir. Kitabı hazırlayanın ismine, cismine bakmadan; proftur, doçenttir, müftüdür, molladır demeden eserleri didik didik etmelidirler. Prof. unvanına sahip nice insanın ortaya koyduğu çalışmalara bakıyorum da onlar adına ben utanıyorum.

İslami ilimleri öğrenenlerin, yani medreselerden yetişenlerin birçoğu da Osmanlıcada pek başarılı olamıyor, ne dersiniz?

Evet, maalesef, derim. Çünkü Osmanlıcayı küçümsüyorlar. Basit buluyorlar, Arapçaya göre. Ama Osmanlıcanın ilmi eserleriyle, hat levhalarıyla, arşiv vesikalarıyla, kitabeleriyle karşılaşınca deyim yerindeyse duvara çarpmış gibi oluyorlar. Âcizane tavsiyemiz şudur: Medrese eğitiminin ortalarında bir veya iki sene haftada iki saat Osmanlıca dersi almalıdırlar. Unutmayalım ki Osmanlıca ile de ilmî, fıkhî, tasavvufî nice eser yazılmıştır. Ve bunları önce onlar okumalı ve oturup günümüz Türkçesine kazandırmalıdırlar.

HAT SANATI MEDENİYETİMİZİN BAYRAĞIDIR

Siz Osmanlıca ve Hat sanatımızı, deyim yerindeyse bir dava gibi kabul ediyorsunuz, ne dersiniz?

Çok doğru, efendim. İslam harfleri ve onun sanata dönüşmüş hali olan Hüsn-i hat, çok mühimdir. Çünkü medeniyetimizin özüdür, bayrağıdır. İslami ilimlerin köküdür, dalıdır, bucağıdır. Bizi biz yapan harcın en önemli unsurudur.

Bunun için bildiri benzeri bir yazı yazmıştınız hatırladığım kadarıyla…

Evet, 1994 yılında kaleme aldığımız ve 14 arkadaşımızın da imzaladığı İslam Harfleri Mektubu’nu, o dönemdeki İslam ve sağ iddialı basın ve yayın organlarına, köşe yazarlarına göndermiştik. Oradan şu cümleleri iktibas etmek istiyorum. Linkini de paylaşalım ki okuyucularımız da istifade etsinler. (5)

“Yazımız bir bayraktır, bağımsızlığımızın uygarlık alanındaki bayrağı. Nasıl ki siyasi bağımsızlığımızı bayrak ve sancak temsil eder; nasıl ki ekonomik bağımsızlığımızı kendi paramız sağlar; uygarlık, kültür ve düşünce alanındaki bağımsızlığımız da kendimize ait olan yazı ile gerçekleşir. Bu da İslam Yazısı’dır, İslam Harfleri’dir, medeniyetimizin yazısıdır, Kur’an Harfleri’dir. Hilal nasıl İslam’a simge ise İslam Harfleri de uygarlığımıza simge olmuştur.”

O mektupta Hüsn-i hat sanatının öneminden de bahsediyorsunuz, şimdi de hat sanatı üzerine sohbet edelim diyorum. Hüsn-i hatt ile nasıl tanıştığınızdan az önce biraz bahsettiniz. Bunu daha da açalım isterseniz…

Gül bahçesine girelim diyorsunuz yani. Sizin de hat sanatına olan derin alakanızı biliyorum. Ne güzel bir uğraştır. Allah Teala devamını nasib etsin, âmîn.

Efendim, hüsn-i hattı çok seviyorduk, hâlâ da öyle amma hattat olamadık, maalesef. Hâlbuki zamanımızın Reisülhattatini Hasan Çelebi hocadan (Allah ömrünü müzdad eylesin) biraz rik’a meşk etmiştik, onu yakından tanıma fırsatına nail olduk ama meşki devam ettiremedik. Boğaziçi Üniv.’de (Edeb. Fakültesinden hocamız) merhum Prof. Dr. Ali Alpaslan Bey ile master dersleri yanında hat meşki yapmak da nasib oldu; rik’a yazısını onun usta öğreticiliğiyle epey ilerlettim, deyim yerindeyse (öyle bir usul yoktur tabii) rik’adan icazet alacak seviyeye gelmiştim. Size bir meşkimi göstermek isterim:

Meşhur şair Hâfız’a aid Farsça beyt şöyle: “âsâyiş-i dü gîtî tefsir-i în dü harfest / bâ dûstân telattuf bâ düşmenân müdârâ” Manası çok güzel ve öğretici: “İki dünyanın asayişi, rahatı, huzuru, emniyeti şu iki kelimenin tefsiriyledir: Dostlara iltifat et, düşmanları güler yüzle idâre et.”

Teşvik niyetiyle yazılmış en alttaki satır da men-i âcizin -layık olmayarak- aldığı en büyük iltifatlardandır. Rabbime hamd olsun. (Kendisinden çok şeyler öğrenip hat meşk edip edeb tahsil ettiğim hocam Ali Bey’i rahmetle minnetle yâd ediyorum.)

Osmanlı beyefendisi Ali Bey’le divanî meşkine de başlamıştık ama askerlik, evlilik vb. derken orada kaldı. Hâlâ içimde ukdedir. Birkaç defa yeniden başlamak istedim ama olmadı. Lakin işin ilim ve estetik taraflarıyla ilgilenerek yani bu konudaki kitap ve makaleleri okuyarak, gördüğüm eserlerin inceliklerini iyice inceleyerek, şaheser olan eserlere tekrar tekrar, defalarca bakarak biraz göz sahibi oldum. Şimdi bir hat yazısına baktığımda onun iyi, güzel, doğru olup olmadığını anlayabiliyorum. Her daim bu şekilde uğraşarak bu mübarek sanata olan yakınlığımı şimdiye kadar devam ettirdim, hamd olsun, Rabbim ayırmasın, âmîn.

Bu konuda yazdığınız yazıları ve girdiğiniz polemiği hatırlıyorum…

Evet efendim. Gazetelere yazdığımız bazı makalelerle hat, tezhib, ebru vd. sanatlarımızı tanıtma, önem ve estetiğine vurgu yapma, geniş bir çevrenin ilgisini çekme gibi gayeler taşıyan yazılara öncülük etmek nasib olmuştu. Bu yazıların yanında, hat ve tezhib sanatlarında yapılan yanlışları da eleştirmiştik. Gezdiğimiz sergilerdeki hat levhalarında, çok imla hatasına şahid oluyor ve üzülüyorduk. Düzelmesine vesile oluruz diye hatalı dört yazının hem imla hem de estetik tenkidini o yazılardan birisine koymuştuk (Gazete ikisini yayınladı.) Bir başka gazeteden biri de o yanlışları mazur göstermeye çalışınca biz de içinde ince bir espri taşıyan “vav”lı bir cevap verdik. Karşıdaki (Fetöcü) şahıs, bizim yazımızın yayımlandığı gazeteye pespaye bir yazı gönderdi, gazete de maalesef onu yayınladı. Biz de “vav”ın bir turnusol kâğıdı gibi herkesin edeb ve seviyesini ortaya çıkardığını ifade edip, “ümmî tabi’atân kapılır sâde rûlara/hüsn-i hattın nükâtını yazıp çizen bilir (okuma yazma bilmeyenler acemice yazılmış olanlara kapılır ama hüsn-i hattın nüktelerini yani inceliklerini yazıp çizenler yani hattatlar bilir)” diyerek tartışmaya son vermiştik. [O yazıları, polemik kısımlarını çıkarak sitemize koymuştuk. Linklerini okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz. (6)] 

O yazıları iyi ki yazmışız. O dönemdeki tezhib kurslarında “Hattatlardan aldığınız yazılara dikkat edin. İmla ve estetik hataları gazetelerde eleştiri konusu oluyor” diye. Bunu duyunca, “Hamd olsun, o yazılar boşa gitmemiş” diye sevinmiştik. Bizden sonra da bazı yazarlar, yazımızın güzelliği ve üstünlüğü, teşrifatı vb. üzerine yazı ve kitaplar yayınladılar. Yani bir nebze de olsa bir faydamız olmuştu, Hamd olsun.

Medeniyetimizin öz sanatlarına olan rağbetin artması niyetiyle sonradan da hüsn-i hat eserlerinin eleştiri ya da tanıtımına örnek olabilecek yazılar kaleme aldık (7).

Peki, günümüzde böyle hatalar oluyor mu?

Maalesef, efendim, azaldı ama yine oluyor. Müsaadenizle bazı örnekler göstermek istiyorum. Belki bir faydası dokunur.

Efendim, bu İstiklal Marşımızın ilk kıtasıdır. Dördüncü mısraın son kelimesi olan ‘ancak’ın yazımında yanlışlık vardır; elif harfinin üzerine (okutucu) med konulmamıştır. Daha ilk kıtanın yazımında böyle bir hata yapılması düşündürücüdür.


 
Bu da 6. kıtasıdır; ikinci mısrada ‘altındaki” kelimesinin yazımında iki hata yapılmış. Birincisi, elif harfinin üzerine (okutucu) med konulmamış. İkincisi, sıfat yapan ‘-ki’ eki Osmanlıca’da ‘ye’ harfiyle yazılır, burada ise ‘he’ harfiyle yazılmış ki çok büyük bir hatadır. (‘he’ harfiyle yazılan ‘ki’, bağlaç olan ‘ki’dir.)

VÂ ESEFÂ…

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi “İstiklal Marşı Kahraman Ordumuza” başlıklı bir albüm hazırlatmış; baskısı da enfes olmuş, içinde minyatürler de var; ciltlenmiş. Hat yazılarını da Ali Rıza Özcan yazmış. Bendeki nüsha, Mart 2014 tarihli 3. baskı. Yazılar, bu albümdedir.

Efendim, kusura bakmasınlar, İstiklal Marşımızın Osmanlıca nüshasını bulmak çok kolaydır, internete bakarsanız hemen görürsünüz. Neden böyle bir nüshaya bakma ihtiyacı duyulmamıştır… Haydi, hattat böyle hatalar yaptı; üniversitede yazıyı kontrol edecek bir hoca yok muydu… Sanat Yönetmeni, kendisi de bir hattat olan Hüseyin Kutlu Hoca, yazıya hiç mi bakmadı… Benim elimdeki üçüncü nüshadır, bu albümü edinenler hiç mi alıcı gözüyle incelemedi... Vâ esefâ…

Ama daha da vahimleri var, Ethem bey:

Hüseyin Öksüz, Üstad Necip Fazıl Kısakürek merhumun "Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir / Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir" beytini celî talik yazıyla kaleme almış. I. çoğul şahıs zamiri olan 'biz', 'be ve ze' harfleriyle yazılır, arada asla 'ye' harfi olmaz. Kunduracıların kullandığı ve sözlüklerin "Kösele, deri gibi sert bir şeyi dikerken iğnenin geçeceği delik açmak için özel olarak yapılmış ucu sivri tahta saplı araç; tığ, şiş. (aslı Çağatayca 'bigiz')" manasını verdiği 'biz' ise 'ye' ile yazılır. Osmanlıcaya yeni başlayanlar dahi, zamir olan 'biz'in 'ye'siz yazıldığını bilir. 30 seneden beri bu işin içinde olan bir kişinin böyle yazmasına ne demeli... Onu da okuyucularımız söylesin diyorum.

Bu hataların tashihi için neden bu kadar uğraşıyorsun diye soracaklar olabilir. Efendim, bir hat yazısı az paraya alınmıyor. Tezhibi de ucuza yapılmıyor. Tezhibli bir eser en az beş bin liradan başlıyor. Bir sanatseverin ciddi miktarda para ödeyerek böyle imla hatası olan bir levhayı aldığını ve sonra satmak istediğini düşünün. O levhanın değeri sıfırdır. Onun için bir hat yazısının her şeyine dikkat etmek gerekir. Biz de âcizane uyarıyoruz ki bu tür hatalar tekrarlanmasın.

İnşaallah… Sizin bir hikâyeniz vardı yani hat sanatımızı edebiyata da taşımıştınız...

Evet, 1990'da Diriliş Dergisi'nde İkindi ve Hattat, Vav ile Konuşma başlıklı hikâyemiz yayınlanmıştı. Aslında bir roman tasarlıyorduk. Bir yazıyı yazarken hattatın gözünün önünden hayatının, acılarının, sevinçlerinin, aşkının geçtiği bir roman. Ancak bir hikâye çıktı kalemimizden. (8) Ama iyi oldu; bizden sonra Mustafa Kutlu ve Nazan Bekiroğlu da hat ve hattatları konu alan hikâyeler yazdılar. Umarız ki genç yazarlarımız bu vadiyi devam ettirirler.

"Cismani aletlerle icra edilen ruhani mühendislik" şeklinde tavsif edilen hat ve buna bağlı olan gelenekli sanatlarımızın günümüzde ulaştığı yeri nasıl değerlendiriyorsunuz…

Zor bir soru. Tam bir hüküm vermek benim için zor. Çünkü eskiden daha çok ve daha yakından takip edebiliyordum, sergilere gidiyor, hattat arkadaşlarla görüşüyordum. Şimdilerde bir nevi inziva hayatı yaşıyorum. Ama bu sanatları çok önemseyen bir insan olarak tamamen ilgisiz de değilim tabii ki. İrcica’nın açtığı Uluslararası hat yarışmalarını takip ediyorum. Bu yarışmaların, verdiği isabetli ve hakkaniyetli ödüllerin gelenekli sanatlarımızın gelişmesinde çok büyük katkısı olduğunu, haydi, ben de söyleyeyim. Sosyal medyayı etkin kullanıyorum. Oradan da bu sanatları takip ediyorum.

İSTANBUL YENİDEN HAT SANATININ MERKEZİ OLDU

Yurtdışından özellikle Suriye’den yüksek seviyede birçok hattat geldi. Piyasayı epey şenlendirdiler. Bizim hattatlarımız ve diğer sanatkârlarımız alıp başlarını epey yükseklere gittiler. İstanbul, yeniden, bu sanatların merkezi oldu yani; “Kuran; Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, Hind’de anlaşıldı, İstanbul’da yazıldı” kelam-ı kibarının yeniden mazharı oldu, elhamdülillah. 

DAVUD BEKTAŞ, DÜNYA ÇAPINDA BİR SANATKÂRDIR!

Talebelikten arkadaşım Davud Bektaş Bey’i ve yazılarını ayrı bir ilgi ve dikkatle takip ediyorum ve ne zaman yeni bir eserini görsem hayranlığım bir kat daha artıyor. Dünya çapında bir sanatkâr. Kadim zirve hattatlarımız gibi çok büyük bir hattat… İnşaallah kıymeti bilinir. Diğer hattatlar n’olur alınmasınlar ama hakkı teslim etmek gerek.

Hat ve gelenekli sanatlarımızın tanıtımı ve daha da yaygınlaşması için neler yapılmalıdır sizce?

Yapılacak iş çok. Bunların bir kısmını 1990’lardan bu yana ifade ettik. Yazılarımız ortada duruyor. Sitemizde var, isteyen okuyor. Bir kısmının gerçekleştiğini görmekten memnuniyet duyuyoruz. Devlet de bu konuda çok adımlar attı. Sanatkârlara devlet sanatçısı unvanı verdi. Büyük ödüller takdim edildi. 

Bunlar güzel şeyler. Lakin gelenekli sanatlarımız medyada henüz istenilen seviyeye gelemedi. Mesela siz bu sitede hattatlar ve sanatkârlarla mülakatlar yapıyorsunuz. Çok güzel, mühim bir hizmeti yerine getiriyorsunuz, sizi tebrik ederim. Lakin bunların çok satan günlük gazetelerde tam sayfa olarak yayınlanması lazım. Tabii siz elinizden geleni yapıyorsunuz ama daha büyük tesir uyandırması için dediğim gibi olması gerek.

TRT bazı belgeseller ve programlar yaptı, güzel ama gecenin geç saatlerinde ve çok etkin olmayan kanallarında. TRT’nin ve sağ-Müslüman iddialı kanalların 19.00-22.00 saatlerinde bu sanatlar ve sanatkârlarıyla ilgili yayın yapması lazım.

Medeniyetimiz öz sanatları olan hat ve tezhible ilgili, büyük hattatlarımız ve sanatkârlarımızın hayatlarını konu alan romanlar, hikâyeler vb. yazılmalı, bunlardan senaryo üretilip dünya çapında ses getirecek filimler çekilmelidir. Memleket ve milletimiz, hamd olsun, artık bunları yapacak kuvvettedir.

Ama önce tabii ki bu sanatlarımızı en ince noktasına kadar öğrenmemiz gerekiyor. Fakat gençliğimiz bunlarla ancak üniversitede tanışma fırsatı buluyor. Çok geç. Lise ve ortaokulda, hatta ilkokulda tanıştırmak lazım çocuklarımızı, bu kutlu sanat ve sanatkârlarla…

Size katılmamak mümkün değil, inşallah bu temennileriniz gerçekleşir. Bu hususta mühim eksikliklerimiz olduğunu düşünüyorum. Biz bu eserlerin tam ve eksiksiz bir dökümünü çıkaramadık. Estetik özellik ve üstünlüklerini ortaya koyamadık. Tarihini bile tam yazamadık. Ne dersiniz…

Aklın yolu bir, efendim. Ne güzel söylediniz. Şöyle bir ilave yapayım: 

Bu, rahmetli biraderimin Bodrum'da edindiği el yazması Kur'an-ı kerîmin ketebe sayfası. Kitabın hattı, gördüğünüz gibi, çok güzel, inci gibi yazılmış. İyi de hattatı Seyyid Ahmed b. Mustafâ ve hocası Abdullah Nâ'ilî'yi biraz aradım ama haklarında hiçbir bilgi bulamadım.

Hattatlarla ilgili Müstaqîmzâde'nin Tuhfe-i Hattâtîn, Habîb Efendi'nin Hat ve Hattâtân, İbnülemin Mahmud Kemal İnal'ın Son Hattatlar, Şevket Rado'nun Türk Hattatlar, Muhittin Serin'in Hat Sanatı Ve Meşhur Hattatlar, Hilal Kazan'ın Dünden Bugüne Hanım Hattatlar vb. başlıklı kitapları var. Lakin bunlarda daha çok İstanbul'da bulunan hattatlar hakkında bilgiler var.

HAT SANATIMIZIN TARİHİ HENÜZ TAM OLARAK YAZILMADI

Yani şunu demek istiyorum. Hüsn-i hat sanatımızın tam bir tarihi yazılmadı ve hattatlarımızın tam bir listesi çıkarılmadı henüz. Himmet sahibi bir sanat ve kültür tarihi uzmanının çıkıp el yazması kitap ihtiva eden bütün kütüphanelerde inceleme yapıp Hat ve Hattatlarımız hakkında büyük bir kitap yazmasını hasret ve ümidle bekliyoruz. İlk başta belki zor gelebilir ama Yazma Eserler Kurumu ve yaptığı çalışmalar sayesinde artık daha kolay. Çünkü artık bütün yazma eserler bir çatı altında toplandı ve dijital ortama aktarıldı.

Elimdeki kitabı Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı'na bağışlamayı düşünüyorum. Umarım bu hususta da bir faydası olur.

İnşaallah efendim. Uzun bir sohbet oldu, size teşekkür ederiz. Son olarak neler söylemek istersiniz…

Evet, epey uzun oldu. Size ve okuyucularımıza biraz zahmet verdik, ama inşallah rahmete, berekete vesile olur. Bizi mülakat yapılmaya layık gördüğünüz ve bu önemli hususlarda söz söyleme imkânı verdiğiniz için teşekkür ederim. Size de bu yolda muvaffakıyetler dilerim. Okuyucularımıza da medeniyetimizin bu mühim meselelerine daha çok ilgi duyup, sevip, öğrenip, zevk alıp aile ve çevrelerine güzelce tanıtmalarını âcizane tavsiye ederim. Selamet ve âfiyette kalınız.

Sağ olunuz. Biz de size teşekkürlerimizi sunuyoruz.

________________________
(1) Haydar HEPSEV, 1961 Ankara doğumludur; aslen Manisalıdır. İlk ve orta tahsili İzmir’de tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi’ni 1978’de bitirdi.
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Eski Türk Edebiyatı Anabilim dalından 1982’de mezun oldu. (1977-78’de İzmir’de) 1978–1980 yıllarında Milli Türk Talebe Birliği’nde eğitim ve basın yayın müdürlüklerinde çalıştı, MTTB bültenlerinde görev aldı. 1980 yılında, haftalık Tebliğ Gazetesi’nde teknik sekreterlik yaptı.
1984–85 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce hazırlık okudu. 1985–87 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde master öğrenciliği yaptı (bitirmedi), araştırma görevlisi olarak çalıştı.
1988–95 yıllarında Osmanlı Arşivi’nde uzman yardımcılığı görevinde bulundu. 1995-96’da Yüce Devlet Dergisi’ni çıkardı (6 sayı). 1996-97’de Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde redaktörlük yaptı (1996–1997). 1996–2010 yıllarında özel okullarda öğretmen ve eğitim yöneticisi olarak çalıştı. [Çağrımız adlı öğrenci dergisini (10 sayı) yönetti (1999–2003).]
1997-99’da Özel FM’de (haftada iki kez) radyo programları yaptı. 2001-2003’te Destan ve Yazgı dergilerinin editörlüğünü yaptı. 2007 Ekim ayında www.yucedevlet.com sitesini, 2009’da Yüce Devlet Dergisi ve Yayınevi’ni kurmuş, Yüce Devlet Dergisi’ni yeniden çıkarmış, 2015’e kadar 14 sayı yayınlamış ve şimdilik ara vermiştir.
Altı kitabı yayınlanmıştır: Güneşten Bir Adım Uzak-Yakın Oturum (Şiir, 1990); Söz (Fikir Yazıları, 1991); Şiir Bilgisi (Şiir Tercümeleri, 1992); Sohbet (Hikâye, 1993); Odak (Fikir Yazıları, 1994); Medeniyet Millet Devlet Birlik (Fikir Yazıları, 2010) .
Diriliş, Tarih ve Düşünce, Kadın-Aile, Yeni Dünya, Tepe Edebiyat, Vasat vb. dergileri ile Yeni Şafak, Vakit, Zaman, Yeni Asya gazetelerinde yayımlanmış yazıları vardır.
(Basit metinleri anlayacak kadar) Arapça, (kitabi ve orta düzeyde) Farsça, (el yazmaları ve arşiv belgelerini okuyacak derecede) Osmanlıca ve İngilizce öğrenmiştir.
Evlidir ve çocukları vardır.

(2) http://www.yucedevlet.com/aziz-hocam.html 

(3) http://www.yucedevlet.com/dekayiku-l-hakayiktan-bazi-misralar.html 

(4)  http://www.yucedevlet.com/islam-ahlaki-mucizesi-tam-metin.html

(5)  http://www.yucedevlet.com/islam-harfleri-mektubu.html 

(6) http://www.yucedevlet.com/hatt-ve-tezhib-sanatlarimiz-ve-sorunlari-uzerine.html ;  http://www.yucedevlet.com/hatt-sanatimizin-onemi-bati-ve-doguyla-mukayese.html ; http://www.yucedevlet.com/tezhip-sanatimizda-ekoller-ve-yeni-atilimlar.html .

(7)http://www.yucedevlet.com/uc-hattat-ve-uc-guzel-yazi-ve-bir-sergi.html ; http://www.yucedevlet.com/bilmece-cozmek-ya-da-isi-66ya-baglamak.html ; http://www.yucedevlet.com/hem-okudum-hem-yazdim.html 

 (8) http://www.yucedevlet.com/ikindi-ve-hattat-vav-ile-konusma.html . Kadim dostum Hayreddin MERAL da ebruyu edebiyatımıza taşımıştır, enfes bir hikâye yazmıştır (Bu eser, kısa metrajlı bir filim haline getirilmeye çok müsaittir; umarım bir ehl-i himmet çıkar da bu güzel işi yapar): http://www.yucedevlet.com/ebru-tiyatrosu.html 

Güncelleme Tarihi: 28 Temmuz 2018, 11:49
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Kaya
Mehmet Kaya - 5 ay Önce

Osmanlıca öğrenilecek kaynaklar internet ortamınada aktarılmalı.

banner33

banner37