banner15

Hazar'dan mülteci kadınlara Türkçe seferberliği

Hazar Grubu sığınmacı kadınlara yönelik Türkçe dersleri veriyor. Bu derslerde gönüllü öğretmenlik yapan Yelda Şahin ile projeye dair konuştuk

Hazar'dan mülteci kadınlara Türkçe seferberliği

İbrahim Ethem Gören | Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Türkiye milyonlarca göçmene ev sahipliği yapıyor ve devletin yanı sıra sivil toplum kuruluşları, dernekler ve yardımsever şahıslar ellerinden geldiğince yerlerinden yurtlarından edilmiş bu insanların yaralarına merhem olmaya çalışıyor. Bu işin bir ucundan tutmaya çalışanlardan biri de kadınlara yönelik eğitim ve kültür hizmetleri veren Hazar Derneği.

İki yıldır Aslı Öztürk tarafından dernek bünyesinde açılan ücretsiz kurslarda başta Suriyeliler olmak üzere göçmen kadınlara Türkçe öğretiliyordu. Bu sene bayrağı Yelda Şahin devralıyor. Yelda Hanım da Aslı Hanım gibi Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı mezunu ve Yunus Emre Enstitüsü’nün Yabancılara Türkçe Eğitimi Sertifikası sahibi. Yelda Hanım ayrıca İsrail’in kuruluşu ile göçe zorlanan Filistinlilerin birinci elden tanıklıklarının aktarıldığı sözlü tarih çalışmasının, başa eklenen şiirler ve sonda ilgili BM kararları ile birlikte, İngilizceden Türkçeye kazandırılmasında gönüllü olarak yer almıştı. Kitap Felaketi Gördüm adıyla İz Yayıncılık tarafından yayımlanmıştı.

Ana Dili Türkçe olmayan kadınlara yönelik düzenlenecek Türkçe Derslerinde gönüllü öğretmenlik yapan Yelda Şahin ile bu güzel hizmete dair konuştuk.

İbrahim Ethem Gören: Yelda Hanım, Hazar derneğinin çalışmaları hakkında bilgi verir misiniz?

Yelda Şahin: Hazar’ın çalışmalarından haberdardım fakat benim dernekle bizzat tanışmam da bu proje vasıtasıyla son zamanlarda oldu. Hazar Derneği gönüllü kadınlar tarafından oluşturulmuş ve gene kadınlara hizmet veren, başlıca ilgi alanı eğitim ve kültür hizmetleri olan bir dernek.

Derneğe kimler üye olabiliyor?

Derneğin üyeleri ilim sahibi olmayı ve edindikleri ilmi paylaşmayı hedef edinmiş kadınlar. Bu amaçla alanında uzman konuşmacıları derneğe davet ediyorlar, kitap okuyup aralarında tartışıyorlar, çeşitli kültürel etkinlikler düzenliyorlar ve yurt dışı bazı etkinliklere katılıyorlar.

Derneğin çalışmaları hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler derneğin www.hazargrubu.org sayfasına başvurabilirler veya 0216 344 34 15 numaralı telefondan yetkililerle görüşebilirler.

TÜRKİYE MAZLUMLARA KUCAK AÇMIŞ BİR COĞRAFYA

Göçmen kadınlara yönelik bir hizmeti hayata geçirmeyi amaçlıyorsunuz. Kadın ve göç burada anahtar kelimeler.  Kadın ve göç üzerine; mültecilik üzerine neler söylemek istersiniz?

Türkiye tarihi boyunca göçmen akımlarına uğramış ve mazlum insanlara kucak açmış bir coğrafya. Türk milleti de göç acısını uzak ve yakın tarihinde defalarca yaşamış bir millet. Göç şüphesiz ki çok acılı ve travmatik bir süreç. Bu insanların adeta dünyaları başlarına yıkılıyor, o güne kadar bildikleri, alıştıkları bütün hayatlarını geride bırakarak sıfırdan yeni bir hayat kurmak zorunda kalıyorlar. Suriye krizinin başlarında Esed rejiminin uzun zaman halkın özgürlük isteğine karşı duramayacağı ve kısa zamanda demokratik bir yönetimin kurulacağı umut edilmişti. Malumunuz olduğu üzere dış devletlerin müdahaleleri ve Türkiye’nin ısrarla üzerinde durduğu güvenli bölge oluşturulması talebinin kabul görmemesi üzerine işler içinden çıkılamaz hale geldi. Dolayısıyla başta “misafirlerimiz” dediğimiz ve belki bir yıl içinde evlerine geri uğurlayacağımızı sandığımız göçmenlerin Türkiye’deki kalışları uzadıkça ihtiyaçları değişti, çeşitlendi. Başlangıçta başlarını sokabilecekleri bir çatı ve karınlarını doyuracak yiyecek yeterli görülürken artık her yaştan göçmenin Türk toplumuna uyumunu sağlayacak önlemleri düşünmek zorundayız.

Uyum konusunda en büyük problem sanırım dilde…

Evet. Suriye toplumu coğrafi yakınlığın da etkisiyle Arap ulusları içinde Türk toplumuna en yakın toplum, hatta Osmanlı bakiyesi uluslar içinde en yakını olduğu söylenebilir. Fiziksel olarak da benziyoruz. Tek önemli farkımızın bahsettiğini gibi dil olduğunu söyleyebiliriz ama ne yazık ki dil insanların birbiriyle iletişiminde en önemli etken. Göçmenlerin bir kısmını oluşturan ve Türkiye Türkçesine çok yakın bir şive ile konuşan Türkmenler bir kenara konursa dil, bu insanların topluma uyumunun önünde önemli bir engel olarak duruyor.

Çocuklarda durum nasıl?

Dil öğreniminde her yerde olduğu gibi çocuklar çok hızlı ilerleme gösteriyorlar, diğer çocuklarla oyun oynarken bile epeyce Türkçe öğreniyorlar. Erkekler ise çalıştıkları veya okudukları için Türklerle bir araya geliyor ve bazıları çat pat anlaşacak kadar, bazıları ise iyi seviyede Türkçelerini geliştiriyorlar. Bu konuda en dezavantajlı olanlar ise her zaman olduğu gibi kadınlar.

Kadınların dil sorunlarının çözümüne yönelik olarak neler yapıyorsunuz?

Dil bilmemek bu kadınların evlerine hapsolmalarına ve yalıtılmış bir hayat sürmelerine neden oluyor. Dışarıya çıktıklarında belediye otobüsü ile bir yerden bir yere gitmelerinin, çocuklarının öğretmeni ile iletişim kurmalarının, alış veriş yapmalarının, apartman komşuları ile gidip gelmelerinin, gerek olduğu durumda polise başvurmalarının, hatta hastaneye veya eczaneye gitmelerinin, doktora şikâyetlerini anlatmalarının, kısaca hayata katılmalarının önünde hep dil engeli bulunuyor. Üç dört senedir evlerinden çıkmamış ve aile bireyleri dışında bir Allah’ın kuluyla görüşmemiş kadınlar var. Evlerinde Türk televizyonlarını seyredemiyorlar, radyo dinleyemiyorlar. 40 Metrekare Almanya diye bir film vardı; evlenip Almanya’ya yerleşen ama evden çıkamadığı için Almanya’yı hiç görmeyen bir Türk kadınının hikâyesi anlatılıyordu. Göçmen kadınların bir kısmı da böyle bir sınırlı Türkiye gerçeği yaşıyor. Bu kadınların çoğu muhafazakâr, dindar kadınlar; bu nedenle zaten erkeklerin olduğu karma ortamlara rahatça giremiyorlar, buna bir de göçmen olmanın çekingenliği ekleniyor. Ama mesela yanda veya üstte oturan komşu kadın ile de dil farkı nedeniyle yakınlık kuramıyorlar. Birbirlerine gidip gelebilseler dostlukların, arkadaşlıkların kurulması da mümkün olacak; bilgi ve kültür alış verişi olacak, karşılıklı “aslında onlar da bizim gibi” algısı oluşacak ama tanımadığınız kişiye ister istemez şüpheyle bakıyorsunuz.

Çocuklar genellikle daha iyi Türkçe bildikleri için annelerine tercümanlık yapıyorlar, deyim yerindeyse annelerini ellerinden tutup bir yerlere götürüyorlar. Bu durumda adeta anneler çocuklarının değil çocuklar annelerinin velisi haline geliyor.

Türk toplumu da dil bilen, özellikle konuşma Arapçasını bilen bir toplum değil. Dolayısıyla biz onların dillerinde konuşamıyoruz, onlar da bizim dilimize çok yabancılar. Suriye’nin eski Fransız sömürgesi olması dolayısıyla bazıları Fransızca biliyor ama Türkler için Fransızca da az bilinen bir dil.

Türkiye’de yaşadıkları ve Türklerle çevrili oldukları için Türkçelerini geliştirme imkânı bulabileceklerini sanıyorsunuz ama birçok kadın için gerçek bunun tam tersi. Türkçe bilmedikleri için Türklerle iletişim kuramıyorlar, kuramadıkları için de Türkçelerini geliştiremiyorlar. Dolayısıyla bir kısır döngünün içine düşmüş oluyorlar. İşte bizim yapmaya çalıştığımız, ulaşabildiğimiz sınırlı sayıda kadın için bu kısır döngüyü kırmak. Haftada iki gün ile iyi seviyede dil öğretmek mümkün değil elbette ama temel Türkçe bilgisini kazandırabilirsek ondan sonrasını kendi çabaları ile getirmeleri mümkün olacaktır.

Toplumda bir dönüşüm mü var? Geçtiğimiz günlerde bir Boğaziçi Üniversitesi öğrencisiyle mültecilik üzerine hasbihal ederken “Türkiye’de çok mülteci var?” şeklinde bir sitemde bulundu. Nereye gidiyoruz? Cemiyetimiz, Ensar kültüründen hızla uzaklaşıyor mu?

Bence dönüşüm göçmenlerle ilgili algıda oldu. Daha önce onlara bir süreliğine buraya sığınmış ve geri dönecek bir topluluk gözüyle bakılıyordu ve bunun için daha yüksek bir tolerans ve yardım arzusu söz konusuydu. Şimdi ise misafirliğin uzaması ve kalıcı hale gelmesi ihtimalinin ortaya çıkması ile zaten kısıtlı olan eğitim, sağlık ve iş imkânlarını dışarıdan gelenlerle paylaşmak düşüncesi insanları korkutuyor.

GÖÇMENLER KONUSUNDA HALKIMIZ ÇOK İYİ BİR SINAV VERDİ 

Bu konuda size ulaşan geri bildirimler oluyor mu?

Ben de son zamanlarda artan şekilde, özellikle göçmenlerin çok fazla çocuk sahibi oldukları konusunda serzenişler duyuyorum. İnsanlar sığınmacıların var olan çocuklarına bile bakamıyorken her sene yeni çocuk sahibi olmalarına tepki gösteriyorlar. Bir kesim ise özellikle genç erkeklerin neden ülkelerinde kalıp savaşmadıklarını sorguluyor. Bütün bunlar toplum huzuru açısından endişe verici. Fakat açıkçası Avrupa ülkelerinin kucağında çocuğunu taşıyan adama çelme takıp düşürmekle sembolleşmiş tutumu ortadayken ve buna rağmen tüm dünyada Türkiye’nin yaptıklarını küçümsemek ve Türkiye’yi itibarsızlaştırma faaliyetleri tüm hızıyla devam ederken cemiyetimizi eleştirmek içimden gelmiyor. Bir iki yıl gibi kısa bir süreç içinde milyonlarca göçmeni içine almak hiçbir toplumun sorunsuzca üstesinden gelebileceği bir şey değil. Bence halkımız şu ana kadar çok iyi bir sınav verdi.

Bununla birlikte insanın yapısında yabancıdan korkma, çekinme özelliği var. Ayrıca göçün doğası gereği ortaya çıkan sorunlar var. Ülke içi göçlerde bile bunu yaşıyoruz. Toprağını, evini, geçim kaynağını geride bırakan insan yeni geldiği çevrede ne yapacak? Meşru yollardan, onurlu bir şekilde geçimini sağlama yolları çoğu göçmen için tıkalı. Bu durumda bazı göçmenler yasa dışı yollara başvuracaklardır, çeteler ortaya çıkacaktır, bu da yerli halkta tepki ve düşmanlık hissi oluşturacaktır. Buna karşılık sınırlı sayıdaki iş imkânı onlara tahsis edilirse zaten yüksek olan işsizlik daha da artacaktır. Yerli halktan bazılarının kendisinden ucuza çalışmaya razı olarak elinden işini alan yabancılara kinlenmesi kaçınılmaz. Bu gibi durumlara karşı etkili önlemler alınmalı.

SA’D iBNİ REBÎ (ra): SEN BANA ÇARŞI VE PAZARIN YOLUNU GÖSTER

Ensar ruhunun cemiyette hâkim kılınması için neler yapılabilir?

Ensar bilincinin toplumda yayılması için gayret gösterelim ama aynı zamanda yetmiş yedi milyonluk toplumun tamamından Ensar bilinci göstermelerini bekleyemeyeceğimizin de farkında olalım. Sadece bireylerin iyi niyetine ve fedakârlıklarına güvenerek toplumsal kargaşaya yol verebilecek sorunlar göz ardı edilmemeli, başta devlet olmak üzere otoriteler tarafından daha sistemik ve akıllıca, sosyolojik analizlere dayalı, öngörülü çözümler bulunmalı; sadece a ve b değil c, ç ve d planları da üretilmeli.

Ayrıca bu insanlar sonsuza kadar yardımlarla yaşayamazlar. Ensar örneğini verdiniz, oradan devam edelim: meşhur hikâyedir, muhacirlerden Abdurrahman İbni Avf (ra) kendisine kardeş kılınan Ensar’dan Sa’d ibni Rebî’ye (ra) sahip olduğu her şeyin yarısını teklif ettiğinde aldığı cevap “Malını ve aileni Allahu Teâlâ sana mübarek kılsın. Sen bana çarşı ve pazarın yolunu göster” şeklinde olur. Nitekim ticaret konusunda bilgili bu muhacir kısa zamanda hayatını yardıma muhtaç olmayacak şekilde tekrar kurar. Göçmenlerin bir kısmı için iaşe yardımı zorunlu, fakat geri kalanları için yapılacak gerçek yardım kendi kendilerine ayakta durabilecekleri başlangıç desteğini vermek, örnekteki deyişle pazarın yolunu göstermek. Ancak bu şekilde süreklilik sağlanabilir. Nitekim önemli sayıda göçmen kendi ayakları üzerinde duruyor. Büyük bir kısmı kıt kanaat, bir kısmı da orta halli denebilecek tarzda yaşamlarını sürdürüyorlar. Vatandaşların bir kısmının kafalarındaki imajın aksine milyonlarca insanın tamamına devlet veya yardımseverler bakmıyor.

TOPLULUKLARHAKKINDA GENEL BİR FİKRE SAHİBİZ

Toplumumuzda Suriyelilerin imajı nasıl?

Bir Suriyeli genç bana arkadaşlarının kendisine “Biz Suriyelilerden nefret ediyoruz ama seni çok seviyoruz” dediklerini söyledi. Topluluklar hakkında bir genel fikrimiz vardır, Yunanlılar şöyledir, Ruslar böyledir gibi genellemeler yaparız. Ama içlerinden birini tanıyıp arkadaşlık kurduğumuzda onu Yunanlı veya Rus olarak değil de Dimitris veya Olga olarak müşahhas bir şekilde görürüz, insani özellikleri ile severiz veya sevmeyiz. Suriyeliler homojen, bir örnek bir topluluk değil, Türklerin de olmadığı gibi. Köylüsü kentlisi, cahili eğitimlisi, iyisi kötüsü, fakiri zengini, namuslusu namussuzu var, aynı Türklerde de olduğu gibi.

DİLENCİLİK ÇETELERİ İLE DAHA ETKİN MÜCADELE ŞART

Toplumdaki kötü Suriyeli imajının oluşmasında aslında göçmenlerin küçük bir yüzdesini oluşturan dilenci çetelerinin önemli bir payı var. Suriyeliler de bu çetelerden son derece rahatsızlar. Kendilerinin yanlış tanınmasına neden olduklarını düşünüyorlar. Eğer Suriyeli komşusu yoksa veya çalıştığı yerde Suriyeli bulunmuyorsa halk çoğu zaman sadece yolda kırmızı ışıkta arabaların camına vurarak,  metrobüslerde koridorlarda insanların kollarını çekiştirerek yardım dilenen kadın ve çocukları görüyor ve tüm Suriyelilerin aynı durumda olduğunu sanıyor. Suriyeli göçmenlerden önce de Türkiye’de alışık olduğumuz ama alışmamamız ve mücadele etmemiz gereken, kadınları ve özellikle küçük çocukları istismar eden bu çeteler daha krizin başlarında toplumun Suriyelilere sempatisini ve acıma duygularını sömürmek için çabucak organize oldular. Birden İstanbul’un her köşesinde ellerinde aynı kaynaktan çıktığı belli olan bire bir aynı ifadelerin yazılı olduğu kâğıtlarla kucaklarında küçük çocuklarla kadınlar veya aile görünümünde kişiler belirdi. Duyduğum kadarıyla Türkiye’nin diğer kesimlerinde de durum farklı değilmiş. Birçok kişide dilenen kişilerin savaş mağduru oldukları düşüncesi olabilir, oysa bunlar savaştan önce de, Suriye’de yaşarken de dilencilikle hayatını kazanan kişiler ve belli ki organize durumdalar.  Hasılatı bol olan köşelerde dilenmek, önceden o köşeyi tutmuş olan dilenci mafyasına rakip olmak savaş mağduru mazlum insanların harcı değil çünkü. Devlet Türk veya Suriyeli tüm dilencilik çeteleri ile daha etkin mücadele etmeli ve özellikle çocukların istismarına engel olunmalı. Çocuk dilendirilmesi durumunda cezalar kat kat artmalı. Toplum da bu insanlara ve özellikle çocuklara kesinlikle para vermemeli, çünkü aksi takdirde bu çocukların dilendirilmesini, okuma haklarının ellerinden alınmasını ve hatta ailelerinden kaçırılmasını, sakat bırakılmasını teşvik etmiş oluyoruz. Hayır yapmak istiyorsak kolaycılığa kaçarak hazır önümüze çıkmış elini uzatmış bir çocuğa para vererek vicdanımızı yatıştırmak yerine gerçekten ihtiyacı olanları bulmak, evlerinde ziyaret etmek, bu mümkün değilse güvenilir yardım kuruluşları yoluyla yardım ulaştırmak doğru olacaktır.

GÖÇMEN ÇOCUKLARI VAKTİNDEN ÖNCE OLGUNLAŞIYOR

Unutmayalım ki bu dilenciler Suriye halkını temsil etmiyor. Birçok Suriyeli aile geleneksel Arap ve doğu gelenekleri, misafirperverliği, tok gözlülüğü, kanaat etme bilinci, şerefli yaşamak iradesi içinde yaşıyor. O zor şartlar altında bile size güvendikleri zaman evlerine davet etmeye, ikramda bulunmaya çalışıyorlar. Evlerini mümkün olduğunca temiz tutmaya çalışıyorlar. Çocuklar artık kendi çocuklarımızda göremediğimiz şekilde saygılı ve terbiyeli yetiştiriliyor. Her şeye sahip olan ama gene de hiçbir şeyden memnun olmayıp sürekli şikâyet eden, hep ilginin merkezinde olmak isteyen zamane çocuklarının ve gençlerinin aksine göçmen çocukları ağır başlı, vaktinden önce olgunlaşmış çocuklar. Suriye ve Irak halkı bizim gibi sıcakkanlı, güler yüzlü bir halk. Kaynaşması kolay insanlar.

Ülkemizde mültecilere yönelik çalışmaları, hizmetleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Göçmenlerin toplumumuza uyumu konusunda neler yapılabilir?

Bence burada önemli olan bu insanların farklılıklarının bir zenginliğe dönüştürülmesi, bu şekilde, gerçekten muhtaç ve düşkün olanlar dışında, toplumdan sadece alan değil aynı zamanda katkıda bulunan insanlar haline gelmeleri ve halkımızın da bu insanların tamamının toplumun üzerinde bir yük olmadığı konusunda bilgilendirilmesi... Nitekim birçok Suriyelinin iş kurduğunu, eleman çalıştırdığını ve vergi verdiğini biliyoruz. Daha önce de söylediğim gibi Türkler genellikle dil, özellikle konuşma Arapçası bilmiyor. Öte yandan Türkiye Arap ülkelerine dış ticaretini arttırmak istiyor. İşte bu noktada göçmen Araplar önemli bir insan kaynağı. Her ne kadar Suriye, Mısır, Suudi konuşma dilleri arasında farklar bulunsa da sonuçta birbirleriyle anlaşmaları mümkün. Daha önce dışarıya açılma cesareti gösterememiş birçok imalatçı Arap ülkelerinden gelen alıcılarla anlaşmak için Suriyeli göçmenlerden faydalanıyor. Özellikle uluslararası fuarlarda bu duruma şahit oluyorsunuz. Hemen her stantta bir Suriyeli veya Iraklı bir göçmenin Arap girişimcilere Türk ürünlerini tanıttıkları görülüyor.

Bunun dışında Türkiye’de ne yazık ki unutulan ve gençlerin ilgi göstermediği bazı geleneksel sanatlarda ustalaşmış göçmenler olabilir, ihtiyaç duyulan başka alanlarda, tesisat, marangozluk vb. ustalık gerektiren alanlarda yetenekli ve deneyimli olanlar olabilir, hatta bunlar çırak ve kalfa da yetiştirebilirler. Bu insanların topluma yararlı hale getirilmesi ile potansiyel gerilim kaynakları kurutulabilir. Arapların burada olması aynı zamanda Arapça ve Arap kültürü hakkında kendilerini geliştirmek isteyenler için bir fırsat. Daha önceden Suriye’ye gidip Arapça öğrenenler oluyordu fakat bu herkesin yapabileceği bir şey değildi. Şimdi ayağımıza gelmiş durumdalar. Eğitimli olanlarından Arap dili, kültürü, tarihi, ticaret anlayışı, saygı kodları gibi birçok konuda bilgi alınabilir.

Tabii ki hem onlar hem de Türkiye için ideal olan bir kere güvenli ortam sağlandıktan sonra ülkelerine dönmeleri ve kendi topraklarında yaşamaları... Devletimiz de bunun mümkün olması için gayret gösteriyor ve göstermeye devam etmeli.

KATLİAM VE TERÖR NÜFUS DİZAYNI YÖNTEMİ

Türkiye’nin göçmen politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Göç tarihine baktığınızda göçlerin arkasında süper güçlerin nüfus politikalarının yattığını, katliam ve terörün nüfus dizaynı için bir yöntem olarak kullanıldığını görürsünüz. Mülteci deyince akla gelen ilk millet olan Filistinliler ülkelerinden sürüldüklerinde İsrailliler onlara “Burası bizim ülkemiz; siz Ürdünlüsünüz; oraya gidin” diyorlardı. Filistinlilerden boşalan topraklara dünyanın her yerinden gelen Yahudileri yerleştirerek ülkenin nüfus yapısını kökten değiştirdiler. Suriye’de yapılmak istenen de bu. Sünni Arap ve Türkmen unsurlar göçe zorlanarak ülkenin demografisi değiştirilmeye çalışıyor. 

Filistinliler dünyaya dağıldılar, Güney Amerika’ya kadar gittiler fakat çoğunluğu topluluklar halinde çevre ülkelere sığındı. Bu ülkelerde genellikle yerel halktan soyutlanarak kamplara yerleştirildiler ve kendilerine vatandaşlık verilmedi. Bugün bile çevre ülkelerde, üstelik aynı dili konuştukları ve aynı milletin efradı oldukları halde Filistinliler sanki her an evlerine dönebilirlermiş gibi iğreti bir konumdalar. Oysa mülteci olarak, vatansız, pasaportsuz olarak doğan ve aynı durumda eceliyle ölen Filistinliler var. Filistinlileri çok zor durumda bırakan bu tutum çok zalimce görülebilir fakat şöyle bir politik arka planı da var: Bu tutum Filistinlilerin asimile olmasını ve geldikleri yeri unutmalarını engelledi. Filistinliler gittikleri yerde kalıcı olurlarsa Filistin Yahudilere kalmış olacaktı. 

HAYAT BEKLEMEYE ALINAMIYOR

Bugün Filistinliler olağanüstü kötü şartlarda yaşıyorlar fakat şu da bir gerçek ki Filistinli kimliklerini ve geri dönme iddialarını koruyorlar. Fakat geri dönüş bir türlü gerçekleşmeyince bu “daimi geçici” diye adlandırılabilecek askıda kalma durumu toplumsal sorunlara yol açtı, açmaya devam ediyor. Çünkü hayat beklemeye alınamıyor. 

Daha yakın zamanda Karabağ’daki Ermeni katliamından kaçanlarla ilgili de benzer bir süreç yaşandı. Sovyetler döneminde Karabağ’da birlikte yaşayan iki halktan biri ülkeden sürülerek nüfus yapısı değiştirildi. Bir anda yüzbinlerce insanın gelmesi Azerbaycan’ı zor durumda bıraktı ama isteseydi Azerbaycan daha başlangıçta göçmenlere daha iyi imkânlar sunabilirdi. Benim düşünceme göre geldikleri yerde kalıcı olmaları beklenmedi ve istenmedi de. Ermenistan ile anlaşma sağlandığı anda evlerine geri dönecek şekilde sınıra yakın alanlarda hazır tutuluyorlardı. Ama orada da çözüm geciktikçe göçmenlerin hayatlarının kalacakmış gibi düzenlenmesi zorunlu hale geldi. 

Türkiye’ye gelen göçmenlerin kalıcı olmaları da geldikleri yerdeki demografinin bozulması anlamına geliyor. Yani mesele savaştan kaçanları ülkemize kabul etmemiz ve ekmeğimizi bölüşmemizden ibaret değil. Bu insanları göçe zorlayanların nüfusu yeniden yapılandırmak üzerinden başka hesapları var ve Türkiye insanların ülkelerini terk etmek zorunda kalmayacakları güvenli bölgeler oluşturarak bu hesapları bozmak için çabalıyor ama bunun için neredeyse tüm dünyaya karşı mücadele veriyor. Türkiye göçmenlerin Türk toplumu içinde asimile olmasını ve kök salarak buraya yerleşmelerini istemiyor, çünkü geldikleri yerdeki nüfus yapısının bozulmasını, dizayn edilmesini istemiyor. Bu açıdan ben Avrupa’nın mülteci kabul etmemesinin olumlu bir sonucu da olduğunu düşünüyorum. Avrupa’ya, Amerika’ya gidenler büyük olasılıkla ülke huzura kavuşsa da geri dönmeyecekler oysa Suriyelilerin, Iraklıların er ya da geç anavatanlarına dönmeleri ve topraklarına, evlerine ve bir gün demokratik seçimler yapılırsa oylarına sahip çıkmaları gerek. Aksi takdirde onların bıraktığı boşluğu başkaları dolduracak. Filistinlilerin evlerine İsraillilerin yerleştikleri gibi.

FİLLER TEPİŞİRKEN ÇİMENLER EZİLİYOR 

Bazı büyük güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda masa başında oluşturdukları nüfus politikaları ile insanlar oradan oraya sürüklenmemeli. Musul’a Musullular, Rakka’ya Rakkalılar, Halep’e Halepliler yerleşmeli. Bu da göçtükleri yerde kalıcı olmamaları ile mümkün olabilir. Fakat büyük güçler dönmelerine izin vermediği ve göçmenlik durumu uzadıkça göçmenlerin Araf’taki hayatları daha da çekilmez hale geliyor. Filler tepişirken çimenler eziliyor. Büyük devletler rahat koltuklarında dünyayı ve tarihi dizayn etmeyi sürdürürken küçük insanların hayatları kaybolup gidiyor. 

Türkiye’de göçmenlere yönelik çalışmalarla ilgili temel sorun daha önce belirttiğim gibi durumun geçici olduğu ve gelenlerin kısa sürede geri döneceği kabulünden kaynaklandı. Yetkililer başlangıçta geçici olacağı varsayılan bir durum için geçici çözümler üretmeye yöneldiler. Göçmenlerin topluma uyumunu sağlayacak geniş vadeli politikalar üretmek ancak son zamanlarda gündeme geldi. Örneğin çocukların eğitimi konusunda Suriyelilerin kendi aralarında oluşturdukları kurumlarda kendi dillerinde eğitim almaları geçici bir çözüm olarak düşünüldü. Nasıl olsa ülkelerine geri döneceklerdi, Türkçe öğrenmelerine gerek yoktu. Fakat bugün kayıp nesiller oluşmaması için göçmen çocukların Türk çocuklarıyla birlikte aynı okullara gitmeleri söz konusu. Çocukları okula hazırlamak için Türkçe eğitimi verilmesi konusunda Yunus Emre Enstitüsü’nün bir projesi vardı fakat hayata geçirilemedi. Dolayısıyla çocuklar kendi imkânlarıyla öğrendikleri Türkçe ile sınıflara girip anlatılan dersi anlamaya çalışacaklar. Uzun yıllardır Almanya’daki Türklerin yaşadıklarına benzer tablolar ortaya çıkacak. Arap çocuk ne kadar zeki olursa olsun ana dili Türkçe olan bir yaşıtına göre geride kalacak, okuldan soğuyacak. Yaş büyüdükçe sorunlar da büyüyor. Ortaokul veya lisedeki öğrenci için durum daha zor, çok daha ileri bir Türkçe ile karmaşık bilgileri anlaması ve özümsemesi gerekiyor. Öte yandan Türkiye’de hâlen büyük ölçüde ikili eğitim yapılıyor. Yakın zamanda bakan açıklama yaptı, 77 bin derslik yapılabilirse 2019 yılında tüm okullarda tekli eğitime geçilmesi mümkün olacak, yani Türk öğrenciler için bile yeterli dersliğimiz yok. 

Göçmenler daha ne kadar Araf’ta kalacak? 

Tüm dünyada göçmenlerle ilgili kalış süreleri ile ilgili bir ikilem yaşanıyor. Ne kadar süre kalacaklar? Kalıcı olmaları beklenmediği ve istenmediği için göçtükleri yerde ev ve iş sahibi olmaları uygun görülmüyor. Ama kalma süreleri uzadığında bu durum vatandaşlık haklarından mahrum, mağdur ve giderek öfkeli bir toplum ortaya çıkmasına neden oluyor. Göçtükleri ülkede doğan çocukların anavatanlarına bağlılıkları azalıyor. Dolayısıyla bu insanlar bir anlamda Araf’ta yaşamaya mahkûm oluyorlar. 

İnşallah Suriyelilerin durumları böyle sürüncemede kalmaz ve önümüzdeki birkaç yıl içinde geri dönebilmelerine imkân sağlayacak bir çözüm bulunur ama çözümün çok yakında olmadığı ve sorun uzadıkça çözümünün daha da uzaklaştığı görülüyor. Artık göçmenlerin en az beş yıl daha bizimle yaşayacakları ve bir kısmının da kalıcı olacağı kabulüyle politikalar oluşturulmaya çalışılıyor. 

KESER DÖNER, SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER! 

Halk olarak bize düşen bir gün ülkelerine döndüklerinde Türkiye’de kaldıkları süreyi hayırla anmalarını sağlamak. Ne yazık ki bazı göçmenlerin çok ucuza çalıştırıldıklarını, başka bir deyişle sömürüldüklerini, hatta nasıl olsa kimseye şikâyet edemeyecekleri rahatlığıyla vadedilen ücretin verilmediğini duyuyoruz. Kötü ve çıkarcı insanlar her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da var. Bu tür istismarlar konusunda çok dikkatli olunmalı ve insanların vatandaş olmasalar da haklarını arayabilecekleri mekanizmalar kurulmalı. Unutmayalım ki yabancı bir ülkede tanıdığımız, karşılaştığımız insanların özelliklerini o ülkenin tüm vatandaşlarına mâl ederiz. İnsanlar zor zamanlarında yanlarında bulunanları da, düştüğü durumu istismar edeni de unutmazlar. Unutmamak gerekir ki sap döner, keser döner, gün gelir hesap döner. 

Bu proje nasıl gündeme geldi? Proje hakkında malumat istirham ediyorum. 

Hazar Derneği bir kadın derneği olarak Suriyeli göçmen kadınların sorunlarına da duyarsız kalmamış. Bir eğitim ve kültür derneği olduğu için bu konuda kendi alanlarında ne yapabileceklerini sorgulamışlar. Bu kadınların dil sorunu nedeniyle toplumdan yalıtılmış olarak yaşamak zorunda kaldıklarını tespitiyle yapabilecekleri en önemli ve kalıcı katkının Türkçe öğretmek olacağına karar vermişler. 

Benim gibi Boğaziçi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu olan sevgili arkadaşım Aslı Öztürk’ün gayretleri ve Hazar Derneği’nin yer tahsisi ve maddi manevi destekleriyle geçen iki yıl Türkçe dersleri verilmiş. Çok güzel başarı hikâyelerine imza atılmış. Öğrencilerden burada öğrendikleri Türkçe sayesinde üniversiteye başlayan genç kızlar, hayatını kazanmaya başlayanlar olmuş. Tabii her öğrencinin dil öğrenme kabiliyeti ve gayreti aynı değil, ama devam edenlerin hepsi de temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar Türkçe öğrenmişler. Bu da hayat kalitelerinin önemli ölçüde artması anlamına geliyor. 

Aslı Hanım dersleri sadece bir Türkçe kursu olarak görmemiş, aynı zamanda kadınların bir araya geldikleri, kültür alış-verişinde bulundukları, içlerini döküp rahatladıkları, kaynaştıkları bir ortam oluşturarak rehabilitasyonlarına katkı sağlamış. Aslı Hanım bu kadınların hayatlarına dokunmak isterken onların da kendi hayatına dokunduğunu, Türkiye’de unutulmaya yüz tutmuş geleneksel değerlerinin onlar arasında tüm tazeliğiyle yaşatılmaya devam ettiğini gözlemlediğini, özellikle çocuk yetiştirme yöntemlerine hayranlık duyduğunu belirtiyor. Kadınlar meşhur Arap misafirperverliği, mükrimliği ile geleneksel yemeklerini pişirip getirmişler, arkadaşlarına ve öğretmenlerine ikram etmişler. 

Bu sene Aslı Hanım dersleri devam ettiremeyecekti benim devralmamı istedi. Ben de severek kabul ettim. Hazar derneğinin yöneticileri de konuya olumlu yaklaştılar ve desteklerini esirgemediler. Ben de elimden geldiğince müstakbel öğrencilerime günlük hayatta ihtiyaç duydukları Türkçeyi öğretmeye çalışacağım. 

KAPIMIZ TÜM GÖÇMEN KADINLARA AÇIK 

En çok hangi ülkenin vatandaşları kurslarınıza rağbet ediyor?Geçen yıllarda en çok Suriyeliler gelmiş ama farklı ülkelerden de katılımcılar olmuş. Mesela Belizeli ve Dubaili birer öğrenci varmış. Bu yıl da kapımız ihtiyacı olan tüm kadınlara açık. Din, dil, ırk, renk ayrımı yapmıyoruz. İlk başvuranlar ağırlıklı olarak Suriyeliler ama en azından bir Japon katılımcımız da olacak gibi görünüyor. 

Yeni dönem dersler ne zaman başlayacak?

Dersler yeterli katılım sağladığımızda başlayacak. Muhtemelen Kasım ayını bulabilir. 

Dersler hangi günlerde düzenleniyor?

Dersler haftada iki gün (Salı-Cuma) ikişer saat yapılacak. 

DİL ÖĞRENMEK ZORLU BİR SÜREÇ, DEVAMLILIK ÖNEMLİ 

Kabul şartlarınız nelerdir? Dersleriniz hangi yaş grubuna yönelik?

Kabul için yetişkin ve kadın olmak dışında tek şartımız istekli olmak. Vericinin işe yaraması için karşıda almaya açık bir alıcı olmalı. Derse devam önemli. Öğrencinin çok önemli bir mazeret olmadıkça, yağmur çamur demeden derse gelmeye gayret etmesi gerek. Türkçe öğrenmenin gereğine inanmış, bu konuda motivasyonu sağlam olan öğrenciler başarılı olabilirler. Dil öğrenmek zorlu bir süreç. Bu zorluğu karşılıklı fedakârlık ile çözmeye çalışacağız. Haftada 4 saat dil öğrenmek için çok yetersiz. Bu eksiği gidermek için öğrencilerin kendi kendilerine evde de çalışmaları, verilen ödevleri ve tekrarları yapmaları gerek. 

Bu bağlamda bir de katılımcının derslere başlamadan önce alfabe sorununu halletmiş olması gerektiğini eklemek isterim. Tahtada veya ekranda gördüğü sözcükleri anlamasa bile okuyabiliyor olması gerekiyor. Aksi durum bizi çok yavaşlatır. Ama Latin alfabesini okuyamayanları da geri çeviremeyiz. Başvuranların doldurmaları için bir anket hazırladım. 

Ankette neler var?

Öğrencinin eğitim seviyesi, Latin alfabesi okuyup okuyamadığı gibi bilgileri önceden alıyoruz. Alfabe sorununu çözmeleri için kurs dışında ve mümkünse kursa başlamadan yardımcı olmaya çalışacağım. 

Mekânınız dersler için uygun mu?

Derslerin yapılacağı mekân Bağlarbaşı’nda, çok merkezi bir yerde. Dernek binası, içine girildiği anda insanın içini açan, kadın eli değdiği ilk bakışta fark edilen tertemiz, her köşesi özenle, zevkli ayrıntılarla döşenmiş bir mekân. Derslikte projektörümüz mevcut. Böylece ders materyalini ekrana yansıtmak mümkün olacak. Hazar Derneği’ne bir kez daha bu güzel mekânı göçmen kadınların Türkçe öğrenmesine tahsis ettiği için teşekkür ederim. 

Derslerin ücretsiz olduğunu belirttiniz. Türkiye’de gönüllü olarak Hazar’dan başka bu türden çalışmalar yapan kurumlar var mı?

Bilindiği üzere Türkiye’de yabancılara Türkçe öğretimi üzerinde uzmanlaşmış olan kuruluş Yunus Emre Enstitüsü. Onların Türkiye Diyanet Vakfı ile bir iş birlikleri olduğunu biliyorum. Bunun dışında halk eğitim merkezlerinde, belediyelerin meslek edindirme kurslarında dersler veriliyor. Baştan beri özellikle kamplarda kalan göçmenlere yönelik çalışmalar var. Birçok sivil toplum kuruluşu göçmenlerin yoğun olarak bulunduğu Gaziantep, Kilis gibi şehirlerde kurslar düzenliyor. Hazar’ın verdiği hizmetin özelliği ise sadece yetişkin kadınlara yönelik olması. Bu şekilde kadınlara yönelik gönüllü başka girişimlerin de olduğunu duyuyorum.

 OKURLARINIZ BU HİZMETİ İHTİYACI OLANLARA DUYURMALI

Maalesef bu hizmetler çoğu zaman yeterince duyurulamıyor. Bu açıdan size çok teşekkür ederim. Bu hizmetin ihtiyacı olanlara ulaştırılması konusunda yayınınızın çok faydalı olacağına inanıyorum. Okurlarınızdan da ricam bu haberi ellerinden geldiğince ihtiyacı olanlara duyurmaları. 

Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki kurs dernek yapısı içinde verildiği için sertifika veremiyoruz. Düzenli devam edenlere katılım belgesi verilecek. Bilindiği üzere tüm göçmenler yoksul değil, durumu nispeten iyi olan göçmenler de var. İmkânı olanlar için sertifika veren ve yoğunlaştırılmış eğitim uygulayan ücretli kurslar Türkçelerini çok daha hızlı ilerletmelerini sağlayacaktır şüphesiz. Bu kurslar aynı zamanda akademik hayata da hazırlıyor. Bizim çalışmamız bu ücretli kurslara bir alternatif değil, o kurslara çeşitli sebeplerle erişimi olmayan kadınlara ulaşmaya çalışıyoruz.

Nasıl bir müfredat tatbik edeceksiniz?

Biz Türkler olarak Osmanlı dağıldıktan sonra hep yabancı dil öğrenmeye çalıştık, yabancılara kendi dilimizi öğretmek bizim için çok yeni bir alan. Buna rağmen son yıllarda başta Yunus Emre Enstitüsü ve üniversitelerin Türkçe öğretim merkezleri olmak üzere birçok kuruluş Türkçe öğrenim setleri çıkardılar. Ben Türkçe öğretimi sertifikamı İstanbul Dil Merkezi’nden aldım. Dolayısıyla dersin iskeletini onların İstanbul serisini izleyerek oluşturmayı düşünüyorum. Benden önce Aslı Hanım da İstanbul kitaplarını izlemiş. Bu kitaplarda her seviye için dil öğreniminin tüm yönlerine, yani gramer, okuma, yazma ve dinleme yetilerine yönelik metinler ve alıştırmalar, ayrıca CD’lerde ses kayıtları bulunuyor. Türkçenin öğretimi ile ilgili çalışanlar Türkçede isim ve fiillerin kullanım sıklığı, zaman ve eklerin hangi sırayla öğretilmesi gerektiği gibi konularda bilimsel çalışmalar yapıyorlar. Yunus Emre Enstitüsü’nün kitap ve ek materyalleri de bulunuyor. Bütün bunlardan yararlanmakla birlikte öğrencilerin durumunu göz önünde bulundurarak kendim de materyal hazırlayarak kendi ders izlencemi oluşturacağım. Otobüste veya evde dinlenirken dinleyebilecekleri küçük ses kayıtları da hazırlayabiliriz. 

Dersleri daha etkili ve akılda kalıcı hale getirmek için oyunlar, şarkılar, drama ile desteklemeye çalışacağım. Mesela bir derste sınıfın ortasında pazar tezgâhı açacağız; domates, biber, patlıcan satacağız, arka planda Barış Manço’nun şarkısı dönecek. Başka bir gün mutfağa geçip yayla çorbası pişireceğiz. Bir gün muayenehane ortamını canlandıracağız. Bu insanlar zaten büyük acılar yaşamış ve bahsettiğim gibi eve tıkılı kalmaktan sıkılmış durumdalar. Ders ortamının el verdiği kadarıyla sıkıntılarını bir nebze unutabilecekleri, kadın kadına gülüp konuşabilecekleri eğlenceli bir ortam oluşturmaya çalışacağım. 

Katılımcılarınızın nasıl bir profilde olmasını bekliyorsunuz? 

Katılımcıların çoğunun Arap olmasını bekliyoruz, bu durumda kurs içeriğini biraz buna göre ayarlayabilirim. Türkçede çok sayıda Arapça kelime olması, Suriye Arapçasında da az da olsa bazı Türkçe sözcüklerin bulunması bir miktar kolaylık sağlayacaktır. Mesela cevap kelimesini öğretmeniz gerekmiyor, sadece öğrencinin bu kelimenin Türkçede de kullanıldığını bilmesi yeterli. Fakat bu konuda dikkatli olunması gerek, çünkü çok sayıda sözcük Arapça ve Türkçede farklı anlamlar taşıyor. Küçük birkaç örnek vermek gerekirse mektep modern Arapçada yazıhane yani ofis, büro anlamında. Unvan Arapçada adres anlamında kullanılıyor. Camia üniversite demek.

Kursiyerleriniz ne kadar zamanda Türkçe konuşmaya/yazmaya başlıyorlar? 

Genellikle üniversitelerin bünyesinde kurulan Türkçe öğretim merkezleri hafta içi her gün ve günde 4-5 saat eğitim vererek, 2 veya 3 öğretmenle öğrencileri bir öğretim yılı içinde C1 seviyesine getirebiliyorlar. C1, bir dile anadili gibi hâkim olmayı gösteren C2’nin bir altındaki seviye. Gerçi kurslarda konuşma yetisi diğer yetilerin biraz gerisinde kalıyor. Öğrenci kendi gayreti ve sosyal becerileri ile Türk arkadaşlar edinmediyse, film seyredip roman okumadıysa sadece kursta öğrendikleri ile konuşmasını ileri seviyeye ulaştıramaz. Bizim haftada iki gün ikişer saatlik eğitimle bu seviyelere ulaşmayı hedeflememiz gerçekçi olmaz.

Zaman dışında başka sıkıntılarımız da olacak. Bahsettiğim merkezler üniversite ve hatta yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yönelik açılıyor. Bizim öğrencilerimiz ise okul disiplininden kopmuş, yıllardır formal eğitimden uzak kalmış kişiler. Bunlara ek olarak çoğunun savaş ve göç sebebiyle travma geçirdikleri, bazılarının yakınlarını kaybetmeleri nedeniyle bunu çok daha ağır yaşadıkları, elverişsiz şartlarda yaşadıkları malum. Bütün bu zorlukların farkında olarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağız. Bir yıl içinde hiç bilmeyen öğrenciyi A2 seviyesine çıkarabilirsek başarılı sayılırız. Bu, temel ihtiyaçlarını giderebilecekleri, bir ortamda konuşulanların ana fikrini anlayabilecekleri bir seviye. Biraz bilenleri de kendilerini rahatça ifade edebilecekleri bir seviyeye çıkarmaya çalışacağız. 

Bu vesileyle okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Okuyucularınızın göçmenler konusunda duyarlı olduklarından hiç şüphem yok. Bazılarının göçmenlerin hayat şartlarını iyileştirmek için aktif olarak çalıştıklarından da eminim.

Bizim çalışmamız ile ilgili olarak ilk aşamada ricam böyle bir imkânın varlığından İstanbul’da oturan, Türkçe öğrenmek isteyen göçmen kadınları haberdar etmeleri. Tabii uzak bölgelerde oturan göçmenlerin ulaşımı sorun olabilir. Devam edemeyecek olanların başvurmaları çok sağlıklı olmaz.

Sonraki aşamada, biraz Türkçe öğrenmiş kadınlar için konuşma sınıfları oluşturmak istiyorum. Ayrıca ulaşım sorununa takılmamak için öğrencileri bilgisayar ortamında Türkçe konuşanlarla buluşturmak gibi düşüncelerim var. Bir konuşma arkadaşı sistemi kurabilirsem çok yararlı olacağını düşünüyorum. Bir nev’i eskinin mektup arkadaşlığı sistemi, ama sesli ve mümkünse görsel. Mesela ana dili Türkçe olan ve şivesiz olarak konuşan bir kadın (şiveli konuşmayı çözmek yeni öğrenen biri için çok zor) haftada belirli bir gün, bir saat kadar, kendisine tanıştırılan bir veya birkaç Türkçe öğrenen kadın ile sohbet edecek. Tabii biraz yavaş konuşulması, kısa cümleler kurulması, karmaşık cümlelerden kaçınılması ve karşıdakinin konuşma eksiklerine anlayışla yaklaşılması gerekiyor.

Destek olmak isteyenler size nasıl ulaşabilir?

Böyle bir çalışmada yer almayı düşünen kadınlar bana [email protected] adresinden ulaşarak bilgilerini verebilirler. Dediğim gibi bu hemen değil, bir süre sonra hayata geçirebileceğimiz bir çalışma.

 

İlginiz için teşekkür ederim.

 

Ben teşekkür ederim, çalışmalarınızda başarılar ve kolaylıklar dilerim.

Güncelleme Tarihi: 14 Ekim 2016, 15:44
YORUM EKLE
YORUMLAR
ali ulvi
ali ulvi - 4 yıl Önce

Çalışmalarınız için tebrik ederim, Allah yardımcınız olsun. Latin alfabesi yerine arap alfabesini kullanabilirsiniz, buna bir engel yok. Suriyeli göçmenleri gereksiz latin alfabesini öğrenmeye zorlamak yerine eğiticinin aşina olduğu arap alfabesi üzerinden türkçeyi öğretmesi daha makul ve daha asli olacaktır.

banner39

banner50

banner47

banner48