banner15

Huzur Sokağı'ndan geçip huzura varan yazar: Şule Yüksel Şenler

Huzur Sokağı'ndan geçip huzura varan yazar: Şule Yüksel Şenler

M. Nihat Malkoç

Sonsuzluğa açılan kapıdır ölüm...

Ölüm her geçen gün yalnızlaştırıyor bizi. Gidenler, sadece acı tatlı hatıraları bırakıyor arkalarında.  Ağacın dalları kökten beslenemeyince bir anda kesiveriyor meyve vermeyi. Gürül gürül akan çeşmeler kuruyor, mis kokan güller susuzluktan boynunu büküyor, bulutlar ağlamayınca da gönül toprağı çölleşiyor. O, çok anlam verdiklerimiz anlamını kaybediyor.

Hakikatte ölmüyor, sonsuza doğuyor insan. Sadece dünyaya açılan penceremiz kapanıyor. Zira ölüm bu ara âlemden(hayal âleminden) ana âleme doğuşun müjdecisidir. Gördüğümüz rüyadan mutlak hakikate uyanmaktır ölüm. Bu dünyevî(süflî) yaşamdan, uhrevî(ulvî) yaşama intikal etmektir. Nefes aldıkça ürktüğümüz, gelmesini pek de istemediğimiz ölüm, sonlunun sonsuza dönüşmesinde bir milâttır; güzel bir başlangıçtır.

İlâhî huzura giden yolda bir durak olan ölüm, en büyük ayet olarak duruyor karşımızda. O, bastığımız zeminin ne kadar çürük ve eğreti olduğunu gösteriyor bizlere.

Ne bir an öne alınabilen ne de bir an ertelenebilen bir vakıa olan ölüm; bizleri nefsimizle muharebeye ve de gönlümüzle muhasebeye çağırıyor. O, kaçınılmaz bir gerçek olarak bize şah damarımızdan daha yakın duruyor. Biz o küçük aklımızla onu hep öteliyoruz.

Bir mücahide hanımın tercüme-i hâli

"Huzur Sokağı" romanıyla, başta gençler olmak üzere, geniş kitlelerce tanınan ve sevilen yazar Şule Yüksel Şenler Hanımefendi'nin 28 Ağustos 2019'da dar-ül fenadan dar-ül bekaya irtihal etmesi beni ölümle ilgili böyle bir girizgâh yapmaya memur ve mecbur kıldı.

Türk romanına farklı bir bakış açısı kazandıran Şule Yüksel Şenler 29 Mayıs 1938 tarihinde, Kayseri'de; modern diye tabir edilen bir ailenin içinde doğmuştu. O; Kıbrıslı bir anne babanın üçü kız, üçü erkek olmak üzere altı çocuğundan biridir. Babası, o doğmadan evvel İstanbul'a göç etmişti. Babasının memuriyeti nedeniyle yurdun dört bir tarafını dolaşmışlar. Bu çerçevede altı buçuk yaşına kadar Karabük'te kalmış, çocukluğunu orada geçirmiştir.  Daha sonra İstanbul'a yerleşmişler, oradan bir daha da ayrılmamışlar.

Şule Yüksel Şenler, ortaokul ikinci sınıfa kadar okumuş, ailevî nedenlerden dolayı okulu bırakmak mecburiyetinde kalmıştır. Fakat okulu bıraksa da kitabı ve okumayı hiç bırakmamıştır. Öyle ki yerli eserlerin yanında yabancı eserleri de okumaya gayret etmiştir. Uzun ve ısrarlı okumalar, onun ruh dünyasında büyük etki oluşturmuş; bu, zaman içerisinde ete kemiğe bürünme noktasına gelerek yazma eylemini ateşlemiştir. Önceleri kısa bir şeyler yazarak onları yakın çevresindeki arkadaşlarla paylaşmış, o kişilerin takdirini kazanmıştır.

Batı'ya gidip de Doğu'ya varanlardandı

Mazbut ve modern sayılabilecek bir ailede yetişen Şule Yüksel Şenler'in değişiminde ve dönüşümünde ağabeyi Özer Bey'in tesiri büyüktür. Fakat önce ağabeyi okulundaki İslâmcı arkadaşlarının etkisiyle belli bir değişim ve dönüşümden geçmiştir. Arkadaşlarının sohbetleri, hâl ve hareketleri Şule Hanım'ın ağabeyini çok etkilemiştir. Öyle ki ağabey Özer, evde namaz kılmaya başlamıştır. Bu durum Şenler ailesinde biraz alayla, biraz da endişe ve tedirginlikle karşılanır. Baba, oğlunun kandırıldığını düşünerek ona nasihatlerde bulunur. Bu idealist delikanlı, namaz kılmakla kalmaz; bu sefer de annesinin örtünmesi için ona adeta yalvarır. Olumsuz tepkilerle karşılaşan ağabey, Allah rızası için hem okulunu hem de evi terk eder.

O yıllarda henüz İslâmî bir şuura sahip olmayan Şule Yüksel Şenler; Özer ağabeyinin, inancı uğruna her şeyi elinin tersiyle bir kenara itişinden ve dirayetinden fevkalâde etkilenir. Kardeşini içten içe takdir eder; ama ailesinin tepkisinden çekinerek bunu ona yansıt(a)maz. Şule Yüksel Şenler o sıralarda kardeşi Gonca Gülsel'le birlikte bir kadın dergisinde yazmaya başlamıştır. Köşesinin adı "Duyuşlar"dır.  Bu köşedeki yazılar gazetenin okuyucu sayısında hissedilir artışlara neden olur. Fakat gazetenin sahibesi hanım, onların dinî konularda yazmalarından hiç de hoşnut değildir. Onları gerici bulmaktadır. Fakat gazetenin satışları ciddi miktarda artınca onları gazeteden kovmaya cesaret edemez. Fakat Şenler kardeşler memnuniyetsizliği hissedince gazeteden kendileri ayrılır.  Şule Yüksel Hanım'ın aynı zamanda "Yelpaze" adlı bir gençlik mecmuasında da ara sıra yazıları yayımlanmaktadır. 

İslâmî düşüncelerinin gazete sahibesinin tepkisini çekmesinden dolayı, yazmakta olduğu haftalık gazeteden ayrılan Şule Yüksel Şenler, bu sefer de Yeni İstanbul gazetesinin gençlik köşesinde yazmaya başlar. Söz konusu gazetede Türk romancılığının mühim simalarından biri olan Peyami Safa gibi dev milliyetçi kalemler de yazmaktadır.

Gayretli ve mücadeleci bir insan olan Şule Yüksel Şenler, bu dönemde yazarlığın yanında Bakırköy'de Ermeni bir terzinin yanında çalışmaya başlar. Kısa zamanda bu alanda derinleşir. Moda dergilerini takip ederek tasarım işine girer. Daha sonra kendi adıyla anılacak olan başörtüsü modelini oluşturur. Çevresindekiler bu örtüye "Şulebaş" adını verirler.

Entelektüel birikimi ve hitabeti çok iyi olan Şule Yüksel Şenler, 27 Mayıs 1960 İhtilâli'nin ardından, düşüncelerini benimsediği ve kendine yakın bulduğu Adalet Partisi'ne girer. Kısa zamanda Bakırköy Gençlik Kolları Kültür-Edebiyat Kolu Başkanı olur.

İmanlı gençliğin sesi

Şule Yüksel Şenler 25 yaşındayken, abisi Özer Bey'in yönlendirmesiyle katıldığı dinî bir toplantı onu derinden etkiler. Fakat o, bu tarz toplantılara modern giyimiyle devam eder. Alışkanlıklarını değiştirmesi kolay olmaz. Bu yüzden kapanması için iki yıl daha geçmesi gerekecektir. Nitekim 27 yaşında tesettüre bürünür. Şenler, 1967'de "İslâm Kadınına Hitap" başlıklı bir yazı yazarak, abisinin vasıtasıyla Mehmet Şevket Eygi'ye gönderir. Bu yazı Yeni İstiklâl gazetesinde manşetten yayımlanır. Genç kızlara, sözde modern hayatı dayatan Türk Kadınlar Birliği bu yazı yüzünden Şule Yüksel Şenler'i mahkemeye verir. Fakat o beraat eder.

Lâik ve Batılı bir dünya görüşüne sahip olduklarını söyleyen, sözde modern çevreler İslâmî duruşu yüzünden Şenler'in yakasını bir türlü bırakmaz. Onlar saldırdıkça Şenler'in namı yürür. Bundan sonra gazetesinde, özellikle kadınlara yönelik İslâmî içerikte köşe yazıları yazmaya başlar. Bu yazılar kısa zamanda okuyucular tarafından büyük rağbet görür.

Merhum Şule Yüksel Şenler 15 Kasım 1969’da “İmanlı Türk Gençliğinin Sesi” ifadesini kendisine slogan olarak belirleyen "Seher Vakti" dergisini çıkarmaya başlamıştır. İlk sayısına Şenler’in “İdeal Gençlik” başyazısıyla başlanan dergide, “Genç Kızlar”, “Gençlik Hadiselerine Toplu Bakış”, “İslâmî İlimler Akademileri”, “Sizin İçin”, “Tarih ve Dünya Çapında Bir Fikir Savaşı”, “Çocuk Dünyası”, “Okuyucu Postası” bölümlerine sürekli olarak yer verilmiştir. Bunun yanında söz konusu dergide “Allah”, “Tabiat”, “İlim ve İnsan”, “Kısa Kısa”, “Okuyucuya Mektup”, “Okuyucudan Mektup”, “Fikir Meydanı” gibi bölümler de ilgiyle takip edilmiştir. Dergide Ali Kemal Belviranlı, Musa Kavgacı, Gonca Gülsel Şenler, Osman Kültür gibi kişilerin şiirleri ve yazıları yayımlanmıştır. Dergi sayfalarında Ali Ulvi Kurucu, Gustave Le Bon ve Alexis Carrel gibi isimlerin de eserleri yer almıştır. Aylık olarak yayımlanan Seher Vakti, 1 Temmuz 1971’de 22. sayısıyla yayın hayatına son vermiştir.

Elif gibi dik duran bir dava kadınının hapishane yılları

İslâm davasının kadın kahramanlarından biri olan Şule Yüksel Şenler, Papa'nın Türkiye ziyaretinde kendisine gösterilen aşırı ilgiye çok üzülür. Bir Müslüman nasıl olur da haçlı zihniyetinin başı olan bir kişiye bu derece kıymet verir? Bu vahim durum karşısında hayretini ve şaşkınlığını gizleyemez. Bununla ilgili olarak "Ağlayın Ey Müslüman Kardeşlerim Ağlayın" adlı yazıyı kaleme alır. Söz konusu yazı "İmanlı Türk Gençliğinin Sesi" mottosuyla okuyucuyla buluşan Seher Vakti dergisinde yayımlanır.  Zamanın cumhurbaşkanı Cevdet Sunay bu yazı yüzünden yazar Şule Yüksel Şenler'e dava açtırır. Şenler, uzun süren mahkemeler neticesinde 1971 yılında 13 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır. Şenler'in bu cezası iyi hâlden 9 ay 10 güne indirilir. Şenler, cezasını Bursa Cezaevi'nde çekmeye başlasa da, iki ay sonra Cumhurbaşkanı'nın özel affıyla cezaevinden tahliye edileceği müjdesini alır. Fakat o, bunu bir müjde olarak görmez. Çünkü bir kere onuru kırılmıştır. Cumhurbaşkanı'nın kendisinden af dilemesi gerektiğini düşünür. Bu yüzden de büyük bir onurla ve elif gibi dik bir duruşla tahliye olmayı reddeder. Hapishane şartları kötü olduğu için hastalanır. Mahpusluğun son ayında hastaneye kaldırılır. Cezasının son bir ayını burada tamamlamak zorunda kalır. Onun bu asil duruşu İslâm davasına gönül verenlere iyi bir model oluşturur.

Hapishanede dokuz ay boyunca tutulması Şule Yüksel Şenler'de asla bir korku ve yılgınlık oluşturmaz. Aksine tahliye olur olmaz, uğruna ölmeyi bile göze aldığı İslâm davasına kalemiyle ve kelâmıyla hizmet etmeye kaldığı yerden, daha bir azimle ve gayretle devam eder. Yazı faaliyetlerini ve yurdun dört bir yanında verdiği konferanslarını ısrarla sürdürülür. Yarınlara dair umudunu ve mücadele ruhunu yitirmez, daha da pekiştirir.

Şule Yüksel Şenler, 32 yaşına gelince tiyatrocu ve ilâhiyatçı Abdullah Kars'la evlenir. Bu evlilik beş yıl kadar devam eder. Şener, bir ara İdealist Hanımlar Derneği'ni kurar. Bu dernekte hanımlar önemli şeyler gerçekleştirir. Derneğe gelen hanımlar arasında bugünkü Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi, o zamanki soyadıyla Emine Gülbaran da vardır. Şenler, o zamanlar kimse tarafından tanınmayan bu çiftin evliliğinin yegâne mimarıdır.

Okudukça daha derin ve rahat yazabilen Şule Yüksel Şenler'in gazete ve dergi yazıları ona yazarlıkta yeni yollar ve ufuklar açmıştır. Artık köşe yazısı aşamasından kitap yazarlığı aşamasına geçmiştir. Bu minvalde İslâmî muhtevalı "Bize Ne Oldu?, Gençliğin Izdırabı, Hidayet, Huzur Sokağı, Kız ve Çiçek, Uygarlığın Gözyaşları" isminde birbirinden kıymetli ve etkileyici, ruha dokunan romanlar kaleme alır. Bunları "Kadın ve Evlilik", "Duyuşlar", "Her Şey İslâm İçin", "Sağ El", "Bir Bilinçli Öğretmen" ve "Yılanla Tilki"  adlı kitapları takip eder.

Gençliği peşinden sürükleyen bir telkin romanı: Huzur Sokağı

Şule Yüksel Şenler'in adıyla özdeşleşen "Huzur Sokağı" hidayet romanı olarak adlandırılan romanlar içerisinde çok önemli bir yere sahiptir. Huzur Sokağı, ilk olarak 1969 yılında gazeteci Mehmet Şevki Eygi'nin başında bulunduğu Bugün gazetesinde yayımlanmaya başlanmıştır. 1970'te de kitap halinde okuyucuya sunulan bu sıra dışı roman çok sevilmiş, kısa zamanda satış rekorlarını altüst etmiş, tabir caizse bir solukta okunmuş, okuyanların hafızalarında derin izler bırakmıştır. Bu roman okunmakla kalmamış, okuyanların hayatlarında köklü değişimler de meydana getirmiştir. Romanı okuduktan sonra, eserdeki karakterlerin etkisiyle başörtüsü takan ve tesettüre bürünen genç kızların sayısı hayli çoktur.

Huzur Sokağı'nın 100'ün üzerinde baskı yapmış olması, onun toplum tarafından ne kadar beğenildiğini, el üstünde tutulduğunu gösterir. Çok okunan bu romanın kahramanları arasında Bilâl, Feyza, Hilâl, Nusret, Nazım ve Selim önemli bir yer teşkil eder. Romandaki Feyza karakteri aslında yazar Şenler'in kendisidir. Zira Şule Yüksel Hanım da romandaki Feyza gibi, başörtüsünü daha sonra(1965 yılında, 27 yaşında iken) takmış, bununla birlikte tesettüre bürünmüştür. Yine o da Feyza gibi birçok acılara maruz kalmıştır. Romandaki Feyza karakteri, tıpkı Şule Yüksel Şenler gibi Batı'ya gidip de Doğu'ya varanlardandı(r).

Huzur Sokağı romanı "Birleşen Yollar" adıyla 1970'te sinemaya da aktarılmış ve tıpkı romanı gibi halkımızın büyük ilgisini ve teveccühünü kazanmıştır. O filmde, yazar Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı romanındaki öyküsünü Bülent Oran ve Yücel Çakmaklı senaryolaştırmıştı. Millî sinema düşüncesinin ilk örneği olarak kabul edilen yüz dakikalık bu duygusal dram filminde Feyza rolünü Türkan Şoray, Bilâl rolünü İzzet Günay, Kemal rolünü Salih Güney, Selim rolünü Semih Sergen, Doktor Nazım rolünü Nubar Terziyan oynamıştı. "Huzur Sokağı" romanı, 1970'te "Birleşen Yollar" adıyla çekilen filmin ardından, 2012 yılında da aynı adla ATV'de yayınlanan bir televizyon dizisine ilham kaynağı olmuştur.

Şule Yüksel Şenler; Üstad Necip Fazıl'ın kadın versiyonu gibidir

"Şule Yüksel Şenler, üstad Necip Fazıl Kısakürek'in kadın versiyonudur" dersek yanılmış olmayız. Zira her ikisi de İslâmî davanın dinî duyarlılıkları üst düzeyde olan sembol isimleridir. Her ikisi de geniş bir İslâmî entelektüel birikime sahip simalardır. Her ikisi de dinleyicilerini derinden etkileyebilen çok iyi hatiptir. Her ikisi de İslâmî konuda tavizsizdir. Her ikisi de bu çetin davayı sırtlama konusunda, hapsi göze alabilecek cesarette insanlardır.

Mümin, muvahhit, mücahit ve saliha bir kul olan merhum Şule Yüksel Şenler'in aslında roman yazmak,  romancı olmak ve bu yolla edebiyata mal olmak, adından söz ettirmek gibi bir derdi yoktu. O; yorgun, bitkin, yaralı ve mutsuz gençlere umut aşılamanın derdindeydi. Onun gayesi, sevilen bir tür olan roman vasıtasıyla İslâmî ve imanî hakikatleri, avuçlarımızdan kayan bir nesle bir anne şefkatiyle ve duyarlılığıyla anlatmak ve onları imansızlık uçurumundan çekip almaktı. Bunda fevkalade başarılı oldu. Allah rahmet eylesin.

Kaynak :Dünya Bizim

Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2020, 16:34
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48