Irkçılık Cehennnemi

Mesut Karaşahan'ın Irkçılık Cehennemi adlı kitabı Avrupa biliçaltını Güney Afrika örneği üzerinden aktarıyor

Irkçılık Cehennnemi


Asım Öz/Dünya Bülteni

İçinde yaşadığımız toplumun ve dünyanın güncel ve düşünsel sorunlarına odaklanan çalışmalarından tanıdığımız Mesut Karaşahan’ın ilginç ve uyarıcı çalışması Irkçılık Cehennemi hem günümüz Güney Afrika’sında ırkçı-faşist uygulamalara ışık tutması hem de Avrupalı bilinçaltını değerlendirmede önemli doneler vermesi açısından son derece önemli bir kitap Avrupa kökenli beyaz azınlığın Güney Afrika'da "apartheid" adı altında tatbike koyduğu ırkçı projeleri, yaşanan trajedi ve katliamları, yerli halkın Afrika Ulusal Kongresi öncülüğünde yürüttüğü direniş karşısında beyaz ırkçı rejimin çözülme sürecini ve siyahi lider Mandela'nın şahsında ulaşılan zaferi irdelemektedir.

Mesut Karaşahan Irkçılık Cehennemi’nde modern veya post-modern zamanlarda kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda ve onun geçirdiği değişim ve dönüşüm paralelinde hep daha yeni, hep daha farklı söylemlerle varlığını devam ettiren ve bu süreçte farklı biçimlere bürünen ırkçılığın Güney Afrika’daki seyrini anlatıyor.

Beyaz Irkçı Rejimin Çözülüşü

Bugün söylemi değişmiş olsa da, kendini farklı ve sevimli göstermeye çalışsa da, tıpkı öncülü olan acımasız sömürgeciler, gözü dönmüş kolonyalistler, yeryüzünün en kitlesel kırımını gerçekleştiren faşistler gibi ırkları, renkleri, etnik kültürleri ayrı diye insanları aşağılamaya, işkence etmeye devam ediyorlar. Avrupalı beyaz azınlığın “apartheid” adı altında uygulamaya koyduğu ırkçı projeleri, bunların kalıcı ve örseleyici sonuçlarını ve beyaz ırkçı rejimin çözülme sürecini irdelemeyen çalışma yazarın Güney Afrika’ya gerçekleştirdiği seyahatten izlenimler ve ülkenin değişik kütüphanelerinde yaptığı araştırmalardan oluşmaktadır. Güney Afrika izlenimleri de denilebilir bu kitaba. Ama yazarın bu konudaki teorik ve tarihi birikimi sadece bir izlenim kitabı olmanın ötesine taşıyor Irkçılık Cehennemi’ni. Güney Afrika’ya ilk indiğindeki duygularını şöyle anlatıyor yazar: “Oliver Tambo Havalimanı’na ayak basarken içimi tuhaf bir huzur kaplıyor. Kadı Abdullah Abdusselam’ın Doğu’dan, uzak İslam beldelerinden, Ebubekir Efendi’nin Osmanlı’dan, Gandhi’nin Hindistan’dan gelip izler bıraktığı, zindanlarında İmam Harun’un şehit edildiği, Nelson Mandela’nın ömür tükettiği Güney Afrika’dayım; hepsinin hikâyesini daha yakından dinleyebilmek için.”

İzlenimlerinden hareketle insanlığın vicdanını donduran bir hortlağı anlatıyor bize Irkçılık Cehennemi. Çirkin yüzünü demagojik sözcüklerle gizleyerek sokaklarda dolaşmaya, politik partilerin toplantılarına katılmaya, gazete sütunlarında, televizyon haberlerinde görünmeye, orta sınıfın evlerine sızmaya başlayan bu hortlak, ilk sömürgelerin ortaya çıkışından bu yana insanoğlunun tarihinde hep bir kara leke olarak anılacak o ürkütücü ırkçılık yada Apartheid sözcüğüyle tanımlanıyor.

Avrupa Armağanı: Irkçılık

Peki nasıl oluyor da uygarlığın beşiği, kardeşlik, eşitlik, özgürlük ideallerinin temellerinin atıldığı yaşlı kıtadan buraya gelenler, geçersizliğini çok acı deneylerle öğrenmiş olduğu ırkçı düşünce ve yönelimlere kucak açıyor? Bütün bu olumsuz gelişmeler ırkçılığın ne zaman, nasıl ortaya çıktığını ve gelişim sürecini kısaca gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor. Sanılanın aksine ırkçılık Aydınlanma'ya karşı olarak gelişmedi. Aydınlanma düşüncesinin içinde gelişti.

Rudyard Kipling'in yücelttiği "beyaz adamın yükü"nü David Hume, 1748'de yazdığı "Ulusların Karakterleri" denemesinde, "Siyahlar ve öteki yaratıklar doğal olarak beyazlardan daha aşağıdır", demişti. Immanuel Kant, 1764'te "Yüce ve Güzel Olanı Hissetme Üzerine Gözlemler" başlıklı eserinde, Afrika siyahlarının doğadan zekâ almadıklarını ileri sürdü. Hegel, siyahların insanlığın yüzkarası olduğunu ve Afrika'nın dünya tarihinin bir parçasını oluşturamayacağını, çünkü bu yönde herhangi bir gelişme sergilemediğini "Tarih Felsefesi" adlı yapıtında belirtmişti. O nedenle kitabın adı “Uygarların Irkçılığı” olarak da düşünülebilirdi.

Irkçılık Avrupa'nın düşünsel ve tarihsel gelişiminde önemli işlevler taşıdı. Avrupa ırkçılık yoluyla hem sömürgelerinden oluşan imparatorluğunu korudu hem de uluslaşmasını sağladı. Yani ırkçılık esas olarak Avrupalıların dünya kültürüne bir armağanıdır. Ancak bu yüz kızartıcı armağan tarih içinde farklı biçimler almış, farklı söylemler kazanmıştır.

Klasik Irkçılık Sonrası

Klasik ırkçılık diyebileceğimiz anlayış insanların biyolojik yapısı üzerinde durur. Irklar arasındaki farklılığı, biyolojide, genlerde arar. Bu arayış güçlünün, yani beyazın, sömürgecinin, üretim araçlarının sahibinin, bilgili olanın, devleti elinde bulunduranın yararına sonuçlanır. Böylece başta siyahlar olmak üzere, teninin rengi farklı olanlar ikinci sınıf olarak görülmeye, aşağılanmaya, haklarından mahrum bırakılmaya başlanır. İşte Güney Afrika'nın yerli insanları bu gerçeği, bütün bu farklı aşamalarda alttan alta işleyen, hemen hiç kesintiye uğramayan bir ırkçı damarın varlığını bizzat yaşayarak öğrendi. Güney Afrika'da apartheid öncesinde, esnasında ve sonrasında yaşananlar bunun en çarpıcı örnekliğini sunar.

Yerli halk, çiftliklerde veya altın madenlerinde beyaz azınlığın hizmetine girmesi gereken insan-altı varlıklar olarak görüldü; açlık ve sefalete mahkum edilerek itaate zorlandı. Topraklarının ve emeklerinin sömürüsüyle ortaya çıkmış bir zenginlikten pay almamaları için onları şehir merkezlerinden, Avrupalıların her türlü yaşam alanından uzak tutacak acımasız ve insanlık dışı önlemlere başvuruldu. Irk temeline dayalı ayrımcılık/apartheid, sadece şehirleri beyazlar, siyahlar ve melezler için birbirinden kopuk ve müstakil bölgelere ayırmakla kalmadı aynı zamanda kamu binalarından ulaşım vasıtalarına, park ve bahçelerden sinema salonlarına kadar hayatın her alanında insan onurunu ayaklar altına alan uygulamalara yol açtı. Ve ayrımcılık, beyazlara tahsis edilen bölgelerin içinde dahi şehir planlaması gereğince krokilerde açıkça belirtilen, "yüksek", "orta" ve "aşağı tabakadan beyazlar"ın oturabileceği semtler ortaya çıkarıyordu.

Güney Afrika’da klasik ırkçılık politik alanda ağır bir yenilgiye uğramış olmasına karşın ırkçılıkla mücadele edenlerin elleriyle yeni bir apartheid uygulaması ortaya konulmaktadır: “Afrika Ulusal Kongresi (ANC)’nin özgürlük ve eşitliğe, âdil paylaşıma, refah ve mutluluğa kavuşmuş bir toplum hayalini yansıtan Özgürlük Bildirisi’ne imza attığı günler çok gerilerde kaldı. Anti-apartheid dava uğruna çok kanlar döküldü; çok canlar verildi; hapishanelerde ömürler tüketildi. Fakat “işte başardık!” denildiği anda yeni ve farklı bir apartheid rejimi ortaya çıktı, bu mücadeleyi verenlerin kendi ellerinin ürünü bir apartheid. Oysa Apartheid Müzesi’nin broşüründe şöyle yazıyordu: “Şimdi apartheid tam da ait olduğu yerde, bir müzede.” Bu tablodan kimi sorumlu tutmalı? Ülkeyi bu şiddet ve suç batağına sürükleyen, yüzeysel birtakım değişiklikler haricinde apartheid rejimini bir bakıma devam ettiren kim? İdari işleri yeni yerli elitlere bırakıp kendi güvenli bölgelerine çekilen beyaz azınlık mı? Bu beyaz azınlıkla işbirliği yapan, siyaset, bürokrasi ve iş dünyasının yeni siyahi seçkinleri mi? Küresel aktörler, uluslararası şirketler mi? Yoksa kitleleri peşinden sürükleme becerisi göstermekten öte marifeti, yeterli enstrüman ve donanımı olmayan “sahte peygamberler” mi?(…)

Johannesburg’da beyazlar ve yeni siyahi elitler nefes almak için, Sandton City adlı, mağazalar ve lokantalarla dolu birkaç bin metrekarelik yeraltı şehrine sığınırken (üstünde lüks bir otel binası yer alır), buranın tek açıklık alanına kondurulmuş olan devâsâ Nelson Mandela heykeline aklım takılıyor. Bu heykel, Nelson Mandela Meydanı’nı çevreleyen lokanta ve kafelerde toplanmış beyazları mı cezalandırıyor, yoksa hemen iki kilometre ötedeki Aleksandria’nın kulübemsi barınaklarında açlık, yoksulluk ve pislik içinde hayatta kalmaya çalışan “dokunulmazlar” ıyla alay mı ediyor?”

Anti-sömürgeci, antiırkçı savaşım klasik ırkçılığı politik alanda (görece) yenmiş olmasına karşın bu defa ırkçılık farklı bir görünümde yeniden Günry Afrika insanının karşısına çıkmakta gecikmediğini oldukça güzel bir biçimde anlatıyor Karaşahan.Yukarıda değinmeye çalıştığım sorunları ayrıntılarıyla ele alan, somut örnek ve verilerle açıklayan Mesut Karaşahan’ın Irkçılık Cehennemi adlı çalışması çağımızın en kötü sosyal hastalıklarından biri olan ırkçılığın Güney Afrika’da günümüzde aldığı boyutları kavramak için mutlaka okunması gereken bir kitap.Çalışmanın görsellerle zenginleştirilmiş olması da ayrıca önemli.

shabbir-banoobhai.20100524094003.jpg


Saraybosna’da Bir Afrikalı

Mesut Karaşahan kitabının teşekkür kısmında pek çok isim yanında Güney Afrikalı şair, Shabbir Banoobhai adını da anıyor. Şimdi biraz bu şairden söz etmek gerekir. Shabbir Banoobhai 23 Ekim 1949ída Durban’da doğdu. 1995’e kadar orada yaşadı, sonra Cape Town’a yerleşti. Ortaöğrenimini, Orient Islamic High School’da yaptı. Öğretmen olmak için Springfield College of Educationía devam etti. Öğrenci Temsilcileri Kurulu Başkanı seçildi. Irk ayrımı karşıtı, özgürlük savaşçısı, örnek insan Fatima Meeríle tanıştı. Meer, Shabbiríin şiir yazdığını öğrenince Douglas Livingstoneíın kendisine yardımcı olabileceğini söyledi. Livingstone, ona şiirin, marangozluk gibi insan elinden çıkmış bir zanaat olduğunu öğretti. Kısa süren öğretmenlik yaşamından sonra Güney Afrika Üniversitesi’nden aldığı diplomayla muhasebecilik yapmaya başladı. Anne ve babası Hint kökenli olan Banoobhai, Güney Afrika’daki siyahların özgürlük mücadelelerine katıldı. Baskıcı rejimlerin kurbanlarına destek vermek için gazeteci bir arkadaşıyla 1992’de Saraybosna’ya gitti. Ziyareti sırasında kaleme aldığı “Saraybosna” şiiriyle 2001 Thomas Pringle Şiir Ödülü’nü kazandı. Tanrı aşkı, doğa ve insan sevgisi ve görkemli hayal gücü, Banoobhai şiirinin başat özellikleridir. Şiirsel bir ifadeyle yazdığı felsefi düşünceleri ile de dikkat çekiyor. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’a gelen şairin kitaplarının Türkçeye de çevrilmesi Güney Afrika edebiyatının siyahi bilincinin tanınması ve anlaşılması bakımından oldukça önemli bir çalışma olacaktır.

Şairin “bay steve biko diyorlar size, ölüsünüz artık” şiiriyle bu yazıyı bağlamak en iyisi: “bay steve biko diyorlar size,/ ölüsünüz artık ölümünüz/ onları bırakabilir soğukta,/ bırakabilir soğukta yaşıyorken işkence edenler/ bay steve biko diyorlar size, ölüsünüz artık/ne de çok çelenkler taktı diğerleri boynunuza,/ boynunuza,/bir ragbi sahası kadar yer sigorta bedeli diye verildi adınıza/ölüsünüz artık,/ ölüsünüz ama ülkedeki en iyi savunmacı sizin sesinizdi,/ sizin sesiniz,/ne önemi var söylenenlerin bir soruşturmada,/ en iyi savunmacılar konuşurlar ölümü göze alarak,/ ölürler sonra bay steve biko diyorlar size,/ ölüsünüz artık ölümünüz/ onları bırakabilir soğukta,/ bırakabilir soğukta yaşıyorken işkence edenler/bay steve biko diyorlar size, ölüsünüz artık”

irkcilik-cehennemi.jpg

Irkçılık Cehennemi-Güney Afika’da Apartheid Uygulaması-,Pınar Yayınları, ss.223.

Güncelleme Tarihi: 26 Aralık 2018, 16:26
banner53
YORUM EKLE

banner39