banner15

İslam Kültürü kıskançlığı hayırlara vesile olur mu?

Gürsel Göncü’nün yazısının başlığı “İslâm Kültürü ‘İslâmcılar’a Bırakılamaz” Bahsettiğim yazının iki boyutu var. İlk boyut bir tanışma ve hakkı teslim ikinci boyutta ise hayırlı ama kıskançlıktan kaynaklanan tahkir edici bir hava var

İslam Kültürü kıskançlığı hayırlara vesile olur mu?

Asım Öz/Dünya Bülteni/Kültür Servisi

NTV Tarih dergisi, geçtiğimiz yıl yayın hayatına son vererek ve sahneden çekilmek zorunda kalmıştı. Derginin devamı olarak görülmesi gereken #Tarih’in, Gürsel Göncü yönetiminde ikinci sayısı bu ay yayımlandı. Selefinin kültürel mirasını devralan derginin tekrar yayımlanmaya başlaması önemli. Genel olarak dergicilik özel olarak da tarih dergiciliği içinde nasıl bir yer edineceğini veya kalıcı bir yerinin olup olamayacağı konusunda bir şeyler söylemek için henüz çok erken. Fakat şu bir gerçek, Gezi Parkı olayları sonrasında sol dergilerin içine girdiği/düştüğü genel hareket tarzının ötesine geçmesi için epey beklenileceği aşikâr. Zira derginin, Gezi Parkı olayları için, slogan atan “pankart” bir dergi olmamakla beraber bu havanın içinde konumlandığı ve tavır aldığı hemen fark ediliyor.Siyasal olarak direniş şekilleri gibi güncele yakın konuların seçilmiş olması tarihin yönlendirilebilir olduğunun kanıtı bir yönüyle. Dergide yer verilen okur yorumlarına bakılırsa, daha şimdiden derginin emsalsiz kılındığını hatta kutsandığını söylemek pek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, derginin birinci ve ikinci sayısında yer alan onca kanıt yanında özelikle adında yer alan hashtage işaret etmek gerekir. Şüphesiz, bu yönüyle içinde bulunduğumuz günleri anlama derdinde olanların okuyacağı dergiler arasında kendisine özel bir yer bulmakta zorluk çekmeyeceği de unutulmamalı.

Tarih Bizi Kurtarır mı?

Derginin yol haritasını Radikal’de yayımlanan söyleşide Gürsel Göncü: “Kendi sınırlı sorumlu olduğumuz tarih alanında bütün bu reel siyasetin, pozisyon alan taraflarını, kahraman olmak isteyen ya da sadece reaksiyon üzerinden yayın sürdüren insanlardan farklı olarak bu alanda kaliteli, sürdürülebilir, insanların okumaktan keyif alacağı ama aynı zamanda özellikle aktüel olayların perde arkasını, tarihi boyutunu sunan, iyi düşünülmüş, orijinal içerikli bir dergi yapmak” ifadeleriyle özetliyordu. Derginin yerleşmek istediği siyasî zemini anlaşılır kılması bakımından, okurlarını abone olmaya çağırırken fayda umduğu yazar fotoğraflarındaki “parmak siyaseti” mutlaka göz önünde tutulmalı. Buradaki dört parmak üzerinden, Rabia işaretinde karşımıza çıkan dört parmağın karşılaştırılması, günümüzdeki siyasî sembollerin yaratım sürecine dair kanaat oluşturmak açısından yararlı olabilir. Kabul etmek gerekir ki, direnişe çağıran parmak işareti herhangi bir ufka işaret etmekten ziyade kapanı, dolayısıyla da kapanıklığı çağrıştırıyor. En azından zafer işaretinin ufuk açıklığı yok bu parmak siyasetinde. Öte yandan genel yayın yönetmeninin “Türkiye'de her anlamda herkese büyük zarar veren büyük bir kutuplaşma var. Taraf olmaya zorlanıyoruz” demesi ama derginin yeni halinin başına Gezi Parkı eylemleriyle özdeşleşen # işaretinin eklenmesi de bir çelişki olarak görülebilir.

İlk sayıyla birlikte geçen yıl yayımlanan ve derginin kapatılmasına gerekçe olan son sayının yan yana aynı paket içinde verilmesi dergi etrafında oluşan fakat onunla sınırlı kalmayan kamusallıktan yararlanma arzusunun dışavurumu aslında. Şunu da hatırlamamak olmaz: “Bağımız” tarih dergisi olarak da sunulan derginin ilk sayısında tarih adeta kutsal bir ilim gibi inşa edilmekte:

Tarih ahirete göçüşteki Münker ve Nekir’dir; sorgucu meleklerin rolünü üstlenir. Araştıran hesap soran, sorgulayan, açığa çıkaran belgeleyen, karar veren O’dur.”

Bu satırlarda, tarihten değil tarihlerden söz edileceği unutularak derginin kendi tarihçiliğinin hakikat makamına oturtulması söz konusu. Oysa hem Gezi Parkı olaylarında hem de başka konularda tarihin bir özne olmadığı göz önüne alınsa, anılan konu özelinde tek ve tartışılmaz bir yaklaşımdan değil, farklı değerlendirmelerle karşılaşılmasının son derece tabii olduğu görülebilirdi. Nasıl ele alınırsa alınsın son kertede bugün olduğu gibi bu olay üzerinde de hafızalar her zaman gündeme gelecek ve çatışmalı durum varlığını büyük ölçüde koruyacaktır. Yani yaşarken yazılan tarihle diğerleri arasında esaslı bir fark yoktur ve olmayacaktır.

Derginin bu sayısına gelirsek, dergide Ramazan ayı münasebetiyle İslâmiyet’in yükseliş yıllarına dikkatleri çekmiş. Bundan dolayı İslâm tarihinden pek çok olay ve icat gündeme taşınıyor. İslâm tarihini herkesin konusu yapmak için çaba ortaya koyan bir tutumun neticesi bu dosya konusu. Ne var ki, kapakta sadece “Anadolu’nun Öncü Müslümanları”na yapılan vurgu hemen fark ediliyor. Gözümden kaçmadıysa, onlarca sayfada bir kez olsun Fuad Sezgin adının bir kez olsun anılmıyor olmasından kuşkulandım. Galiba batıya, hatta batının belli ülkelerine baka baka nükseden boyun tutulması elan devam ediyor. Gürsel Göncü’nün yazısının başlığı hayli iddialı ve söz dalaşına açık: “İslâm Kültürü ‘İslâmcılar’a Bırakılamaz”. Aslına bakılırsa sayının genel havasını editör yazısında hissetmek mümkün. Bana öyle geliyor ki, bahsettiğim yazının iki boyutu var. İlk boyutta bir tanışma ve hakkı teslim; ikinci boyutta ise hayırlı ama kıskançlıktan kaynaklanan tahkir edici bir hava var.

Önce ilk boyuta ışık tutan satırları birlikte okuyalım:

İslâmiyet’in 7. Yüzyılda başlayan önlenemez yükselişi, Anadolu’ya kadar uzanan yepyeni bir kültür sentezi, medeniyet yarattı. Malazgirt’ten çok daha önce bu topraklara ulaşan Müslümanlık, önce gönülleri fethetti. Aynı tarihlerde Kuzey Afrika üzerinden İspanya’ya ulaşan ve Endülüs medeniyetini kuran bir kol da, Avrupa’nın Ortaçağ karanlığına ışık saçtı.

Bu heyecanlı, devrimci çağın bilim insanları, düşünürleri, sanatçıları, ustaları medeniyeti yönlendirirken bugünkü Batı kültürünü de biçimlediler.”

Öte yandan derginin genel siyasî tavrı dikkate alındığında, siyasî olarak “Türk İslâm sentezine” karşı olduğu kolaylıkla tespit edilebilir. Buna karşın, geçmişe dair inceleme yazılarında kültürel olarak “Türk-İslâm sentezinin” varlığını olumlamak bize özgü kavramsal çelişkilerden biri olsa gerek. Şeriata dair olumsuz yargılar söz konusu olduğunda da modern bilincin on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllara taşınmış olması da meselenin bir başka boyutu.

Göncü, son yıllarda İslâm kültürünün yüksek özelliklerini tanıttığını düşündüğü İngiliz ve Fransız destekli iki önemli etkinlikten bahsediyor. Bunlardan ilki “1001 İcat-Dünyamızın Müslüman Mirası” sergisi ikincisi ise Louvre Müzesinde yeniden açılan İslâm Sanatları Bölümü ve Sergisi. Tabii yazarımız bu faaliyetleri “siyaset dışı” kültürel etkinlikler olarak gördüğü için olsa gerek, Fransa’daki serginin Mali saldırıları ile ilişkisine dair herhangi bir yorum ileri sürmeyi aklının ucundan bile geçirmeden şu cümleleri kuruveriyor:

Paris’teki sergiyi gezdiğimde, zenginleştiğimi hissettim. Bir ilköğretim öğrencisinin bile anlayabileceği yalınlıkta, son derece kaliteli bir sunumla gerçekleşen nefis bir sergi. Eyüp Sultan’dan çalınan muhteşem çiniler karşısında hafif fenalık geçirsem de, esas büyük sıkıntıyı, tabii ‘neden bizde olamıyor’ noktasında yaşadım?”

Burada başka bir ihtimal üzerinde de önemle durmalıyız. Fransa’da uçan halı şeklindeki serginin açılışına dair siyasî niyete biraz değinelim. Bu sergi, “barbar Selefîlere” karşı İslâm sanatının gerçek hamilerinin Fransa olduğunu ilan etmeye dönük bir niyetten bağımsız olarak ele alınamaz. Bir nevi Napolyon’dan itibaren sömürgeci Fransa’nın İslâm dünyasından çaldıklarının sergilenmesi söz konusudur. Halı, çanak çömlek, bir iki şiir tablosu, el yazmaları yanında, İslâm’ın yayılışını anlatan film, mucitler, sanatçılar ve ilim adamları hakkında biyografik bilgiler sunan bir sergi bu. Serginin propagandası çerçevesinde iki önemli konu var. İlki serginin Fransız cumhurbaşkanı François Hollande tarafından açılması, ikincisi ise Mali saldırılarından evvel Paris’te yeraltı treni istasyonlarında ilanlarının yer alması. Ardından da bunun kültürel sahip çıkıcılık olarak kültürel ajanlarca pazarlanması durumu söz konusu. O yüzden, tarihe kutsallık atfeden bir tarihçinin bu tür sergileri abartılı bir biçimde övmeden önce, meseleler üzerinde ayrıntılı bir şekilde düşünmeyi öncelemesi beklenirdi. Son kertede, olayları ince ince değerlendirerek anlamaya ve yorumlamaya çalışmak esas olmalıdır.

Bu satırları ilk okuduğumda, önce yazarın böyle bir serginin neden bizde olmadığına hayıflandığını sanmıştım. Ne var ki yanılmışım. Mesele bambaşkaymış, okumaya devam edelim:

Neden İslâmiyet’i esas olarak bir Mızraklı İlmihal dünyası haline getirmişiz? Neden Allah sevgisinin yerini, çarpıtılmış, abartılmış bir Allah korkusu almış? Neden Biruni’yi, İbn-i Sina’yı, Razi’yi, Cabir’i bilmiyor; hacı-hocalarla sınırlı, sinirli ve çoğu zaman geri, gerici hallere düşüyoruz.”

Mızraklı İlmihal Dünyası Nedir?

Acaba “Bizi ilmi isteyenlerden ve ona rağbet gösterenlerden kılan Allah’a hamdolsun”la başlayan “Mızraklı İlmihal dünyası”ndan kaygı duyulmasının sebebi ne olabilir? Herhalde bu ilmihal içinde birtakım zanni bilgilerin yer almış olması değildir bunun sebebi. Osmanlı ilmihal geleneğinin ilk örnekleri arasında yer alan, müellifi ve hangi tarihte yazıldığı kesin bir biçimde tespit edilememiş olan Mızraklı İlmihal’in modernleşme sürecinde yerilmiş bir eser olduğunu hatırlatalım.

Bu vesileyle, modernleşme sürecinde ortaya konulan ve ihtimal dâhilindeki tüm eleştirileri de eşitlememek gerektiğinin altını özellikle çizmek lazım. Sanırım bu çerçevede İslâmcılar arasındaki Mızraklı İlmihal eleştirisi hatırlansa fena olmaz. Çünkü ne olursa olsun 1970'lerden itibaren başlayan İslâmcı eleştiri Mızraklı İlmihal ezberini mevcut olandan memnun olmama açısından bir hal problemi sayarak eleştiriyordu. Yani taklit, eleştiri yoksunluğu, kendi durumundan memnun olmama hali vs.  gibi gerekçeler öne sürülüyordu. Açıkça ifade etmek gerekirse, İslâmcıların Mızraklı İlmihal eleştirisi de büyük ölçüde içeriğini çok hesaba katmadan  gerçekleşiyordu. Zira o yıllarda bu ilmihaldeki bilgileri edinmiş olmanın, sistemi pek rahatsız etmediği düşünülüyordu. Başka bir arayış vardı ve arayışa Mızraklı İlmihal ezberinin yetmeyeceği öne sürülüyordu. Hatta bu yüzden, kaynaklara dönüşü savunma sürecinde, “ilmihal dindarlığı” olarak görülen tarz büyük bir eleştiriye konu oluyordu. Son kertede Mızraklı İlmihal sorgulaması bir eksikliğe karşı geliyordu, onu da dönemi içinde anlamak gerekir. Belki bunu en iyi anlatan dize Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’inde yer alan “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana anlatmadınız”dır. Ardından gelen yıllarda yeni ilmihal yazma denemeleri oldu, fakat bunlar ilmihal dilinin oturmuşluğundan oldukça uzak çalışmalar olmanın ötesine geçemedi. Kimisi ansiklopedik bir eser kimisi son kertede bir fikir kitabı olan bahsettiğimiz eserler, gündelik hayat pratiğine dair bütünlüklü bir yaklaşım geliştirme noktasında yetersiz kaldı.

Dolayısıyla Göncü’nün bu ilmihal konusunda serdettiği yukarıdaki kanaatlerle İslâmcıların belli bir dönemden sonra dile getirdiği eleştiriler aynı kefeye konulamaz. Esasında yerleşik bir yaklaşım biçimini yeniden hatırlamayı gerekli kılıyor Göncü’nün ifadeleri. Bu ilmihalin adındaki “mızraklı” kelimesi ile son günlerde medyada yaygınlık kazanan İslâmcılığı mahkûm etme sürecinde kullanılan temsiller arasında da bağlantı kurulabilir. Mızraklı İlmihal’de imanın üç hükmünden ilkinin Kelime-i Şahadet’in insanın boynunu kılıçtan kurtarması olduğunu bu çerçevede anmamız yeterli olur herhâlde. Mızraklı İlmihal’in ardından, ona karşıt olarak zikredilen isimler dikkate alındığında, meselenin esasının Mızraklı İlmihal’in çağrıştırdığı hayat telakkisiyle irtibatlı olduğu düşünülebilir. Zira eserde abdest, gusül, teyemmüm, namaz, oruç, hac, peygamberlerin sıfatları, imanla ilgili hususlar, meleklere ve kitaplara iman, Allah’ın sıfatları, ahkâm-ı şeriyye, küfür ve şirk konularına yer verilmiştir. Kâfirlerin işlerinin güzel olduğuna itikat etmenin küfür olduğu şeklindeki hükümler de dikkate alındığında, günümüzdeki gevşek dinî telakkilere set çeken bir yanının da var olduğu yadsınamaz.

Mızraklı İlmihal’le ardından zikredilen isimler arasındaki mahiyet farkına değinmeye bile gerek yok. Eserin pek çok baskısının kenarında namaz, dua ve ahlâka dair küçük risalelerin bulunduğu da dikkate alındığında mesele kendiliğinden çözülebilecektir aslında. En iyisi Dergâh Yayınları’ndan çıkan Mızraklı İlmihal’in sunuşundan bir pasaj aktararak düşünmeye devam edelim:

Mızraklı İlmihal Hz. Âdem’le/ilk insanla başlayıp ölümle/insanın bu dünyadan ayrılışıyla bitiyor. Bu aradaki konuların anlatılış tarzı modern anlamda metodik değildir. Bir bakıma Kur’an’ın meseleleri anlatış tarzına benzer bir yol izlenerek inançları, ibadetleri, ahlâk kurallarını vs. hayatın ayrılmaz ve bölünemez birer parçaları gibi içice, yanyana verme tarzı seçilmiştir. Klasik dönemde büyük kalabalıklara yönelik olarak düşünülen bütün kitaplarda olduğu gibi burada da “terğîb ve terhîb” yani okuyucuyu teşvik etmek/heveslendirmek veya sakındırmak/korkutmak için özel bir usûl ve ifade kullanıldığı görülecektir.” (2001;6)

Sade bir dilin ve kısa cümleli basit anlatım tekniğinin kullanıldığı Mızraklı İlmihal, Osmanlı devrinde en çok okunan eserler arasında yer almıştır. Sıbyan mekteplerinde din bilgisine başlangıç kitabı olarak, ayrıca camilerde, köy odalarında ve evlerde yaygın biçimde okunmasından dolayı halkın din anlayışını ciddi manada etkilemiştir. Bu yüzden Göncü’nün yaptığı gibi modernleşme döneminde adı zikredilerek sıkça yerilmiştir. Birkaç yerde Mızraklı İlmihal’den duyduğu rahatsızlığı anlatan Nâzım Hikmet’in “Çocuklara Nasihat” şiirini anmakla yetinelim. Şöyle diyor Nâzım Hikmet bu şiirde:

Ve din dersi hocasının resmini yapan

kurşun kaleminle yık

Mızraklı İmlihal’in

yeşil sarıklı iskeletini”

Yazar bütün bunların ne kadar farkında, bilme imkânımız yok. Fakat anlaşılan o ki, bu yaklaşım tarzını bir biçimde içselleştirmiş yazar. İnanç, ibadet ve ahlâk konularının bir bütün halinde sunulmaya çalışıldığı Mızraklı İlmihal’de özendirici bir üslûp kullanılarak fıkhî hükümlerin yanında amellerin faziletlerine de değinilmiş olması sanırım dünyevî beklentileri yoğun olan çevrelerde kaygı uyandırmaktadır. Bütün bunların ardından yaşanan kötü durumun sebeplerine dair birtakım açıklamalar yapan yazar sözü İslâmcılara getiriyor ve şöyle devam ediyor:

Kimileri de, ‘Müslümanlar öyle başlangıçta parlak bir dönem yaratıp sonradan gerilemediler. Hz. Muhammed’in ölümüyle birlikte, hatta cenazesi kalkmadan başlayan iktidar mücadelesi, kargaşa, içsavaş, kıyım, katliam Müslüman dünyada bir daha eksik olmadı. İşte bugün de yanıbaşımızda devam ediyor’ görüşünde.

Doğru olabilir ama inançları istimrar ederek, kutsal kitaplarını kullanarak saldırmak, insanları öldürmek de malum bir Haçlı geleneği. Bunu, birinin diğerinden farksızlığını veya tarihe malolmuş acı hadiseleri mazur göstermek için demiyorum. Sadece şunun için diyorum:

İslâm kültürü, hayranlık uyandıran kimliğini, kendilerini ‘İslâmcı’ olarak niteleyenlere borçlu olmadığı gibi, onlara da bırakılmamalı!”

Bu satırlar bir yönüyle derginin ilk sayısında karşımıza çıkan, “kendimizi dışarıda tutmadan hesaplaşacağız” şeklindeki vurgunun bir devamı olarak okunabilir. Tarihsel sorumlulukları geçmişe havale etmekten kurtulmayı hedefleyen bilincin hasım olarak İslâmcıları görmesi de anlaşılabilir aslında. Zira bugün İslâm’la ilgili meselelerle sahici bir şekilde ilgilenmek İslâmcı olarak anılmaya yetiyor. Elbette tartışmaya açık yanları yok değil bu yargının, fakat mevcut siyasî hava meselenin bu taraflarını şimdilik erteletmekte. Öyle ki bugün bazı sekter sol yorumlara bakılırsa “mızraklı ilmihal” iktidardadır, gene onlara göre bu ilmihal bilgisiyle modern dünyada fikir yürütmenin imkânı yoktur. Bununla da sınırlı değil mesele. Merkezi toparlayacağı ümit edilen bir sağ siyasetçinin vaktiyle “AKP'nin İslâm ile ilgisi-bilgisi Mızraklı İlmihal’in, Karabaş Tecvidi’nin ötesine geçmez” dediği rivayet olunur. Fakat günümüzde İslâmcıların genel olarak, temel mevzularda özellikle müminlerin hazer etmesi gereken konularda, bu ilmihaldeki kadar net ayrımlara sahip olmadıkları da bir başka gerçek. Hele İslâmcıları eleştiren çevrelerin “Hayatında Mızraklı İlmihal dışında kitap okumamış” şeklindeki ifadeleri gerçek olmak bir yana tam anlamıyla cehli mürekkep.

Derginin İslâm kültürüne sahip çıkmak gerekir şeklindeki pozitif tutumu yabana atılmamalı. Dileriz bu sahip çıkış, 1960’lardan kalma deyimle “saman alevi gibi” parlayıp sönmez. Bu işin bir yönü, öbür yönü de şu: İslamiyet’in hâkimiyetinin kabul edilmesi başlı başına önemli bir hadise ama onunla sahici bir ilişki kurmadan arkeolojik ve kültürel mirasa odaklanmak yeterli olur mu? Belki bu dünya için yeterli olduğu düşünülebilir ama asıl hayat için daha fazlasının gerekli olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

Neyse, son olarak tavsiye ile bitirelim bu yazıyı: Türkiye’de insanların dînî-ahlâkî, sosyolojik ve siyasî davranışları üzerinde kafa yormak isteyenlerin Mızraklı İlmihal’i dikkatle okumaları lazımdır. Bundan evvel İsmail Kara’nın Amel Defteri’nde yer alan “Mızraklı İlmihal” başlıklı yazısının sadece son cümlesi üzerinde de tefekkür edilebilir: “Her şeyin fakirliği çekilir. Mızraklı cehaletinden mütevellit fakirliğin kahrı çekilmez.”



 

Güncelleme Tarihi: 09 Temmuz 2014, 17:48
YORUM EKLE
YORUMLAR
emre
emre - 6 yıl Önce

yazar meramını çok zor anlatıyor. hatta anlatabiliyor mu emin değilim. biraz rahat ve açık şekilde yazılmalı, çok kasmanın bir anlamı yok.

banner39

banner50

banner47

banner48