banner39

İslamcılık tartışmalarında Gramsci'yi kim doğru okuyor?

Teori ile pratik birliğini göz önünde bulunduran tarihsel materyalist yorumlara yaslanan Praksis dergisindeki Adam David Morton ile Cihan Tuğal’ın pasif devrimlerin kavramsallaştırılmasına ilişkin tartışmalarının, Türkiye’de Gramscici yorumlama biçimlerine ilişkin ilgiyi daha da pekiştireceği ama aynı zamanda pasif devrim kavramlaştırmasıyla ilgili tartışmaları da ateşleyeceği kesin.

Kültür Sanat 10.05.2012, 10:05 10.05.2012, 10:05
İslamcılık tartışmalarında Gramsci'yi kim doğru okuyor?

Asım Öz/ Kültür Servisi

Son yıllarda Gramscici çözümlemenin yeniden yükselişe geçtiği bir dönemdeyiz. Hegemonya, hegemonya krizi, pasif devrim, mevzi savaşları, aydınların rolü sorunu gibi kavramlar ve kavramsal çerçevelerle yürütülen "şimdi"yi anlama ve dönüştürme çabasındaki çalışmaların sayısında önemli bir artış olduğu gözle görülür bir gerçek. Gramsci'yi konu alan, onun perspektifini farklı disiplinlere uyarlayarak açıklayıcı gücünü sınayan çalışmaların akademide giderek daha fazla yer bulduğu da açık.

Var olan gerçeği anlamak ve onu dönüştürmek adına önemli imkânlar sunan Gramsci hem Marksistler hem post-Marksistler hem de liberal çevreler tarafından farklı okumalara tabi tutulan "yoruma" açık bir düşünür. Onun, hapishane koşullarında kaleme aldığı Hapishane Defterleri, İtalyan tarihinden Sovyet devrimine Benedetto Croce'den Karl Marks'a birçok tarihsel ve teorik konu hakkında önemli analizleri içerir.  Bunun yanında yazma biçimi ile de farklılık taşır. Hapishane koşullarının sansür uygulamalarını aşmak için farklı yazım stratejileri uygulayan Gramsci,  teorik konuları işlerken yeni kavramlar geliştirmek zorunda kalır.  Belki bu yazma biçiminin sonraki yıllarda onun yaklaşımları üzerinde oluşan yorum çatışmalarının da temelini oluşturduğu da iddia edilebilir.

"YENİDEN GRAMSCİ"

Dört aylık sosyal bilimler dergisi Praksis 27. sayısında Gramsci'nin teorik yaklaşımlarının günümüz dünyasını anlamak için sunduğu imkânların genişletilmesine ve tartışmaların derinleştirilmesine dönük bir dosya yayımladı. Zaten derginin adı da Gramsci'nin Hapishane Defterleri'nde tarihsel materyalizmi ifade etmek için kullandığı praksise yani düşünce ve eylemin birliğine yönelik kavramsallaştırmaya dayanmaktadır.

Derginin Gramsci sayısını Türkçe literatürde Gramsci'nin teorik çerçevesine duyulan ilginin bir yansıması olarak okumak da mümkün.  Türkçede  Gramsci konulu telif ve çeviri eserlerin sayısındaki artış dikkate alındığında, belirgin bir  ilginin yayın dünyasında  karşılık bulduğunu söylemek  abartılı olmaz. Bu ilginin meydana gelmesinde "hem post-Marksizm'in Gramsci'yi kullanması hem de dönemin güç ve iktidar analizi yapılırken Marksizm'in içinden ve dışından sıklıkla hegemonya kavramına başvurulması etkili olmuştur." Praksis'nin  bu ilgiden hareket ederek hazırladığı dosyanın adı  "Yeniden Gramsci " başlılığını taşıyor.  Gramsci'ye güncele, politik ve teorik müdahale adına, yani "praksis felsefesi" adına bir çağrı yapmakta fayda olduğu tespiti bu sayının ortaya çıkış nedenini oluşturuyor.  Dergi Gramsci'nin kavramlarının ve çözümlemelerini gündemleştiren  okumaların hangi pratik politik meselelerle ilintili olarak devreye sokulduğunu; bu yeniden yükseliş içinde Gramsci'nin yorumlanma biçimlerinin doğurduğu yeni teorik meseleleri ve bunlar arasında oluşan gerilimli noktaları  tartışıyor.

Küresel ölçekte yeni bir dönemin içinden geçildiği tespitini yapan Praksis dergisi bir yandan kapitalizmle bağlantılı olarak belirginleşen "felaket kapitalizmi", "ahir zamanlarda yaşamak" tespitlerinin uluslararası çapta hızlanan bir çözülmenin yaklaştığının işareti olarak okumayı öneriyor.  Böyle dönemlerin aynı zamanda " yeniden"ler dönemi olduğu üzerinde ısrarla duran derginin sunuş yazısı,  dünyanın farklı coğrafyalarında kendini gösteren isyanları, meydan işgalleri, toplumsal protesto dalgalarını ve aşağıdan demokrasi taleplerinin yoğunlaşmasını bunun pratik göstergeleri olarak yorumluyor.

Somut ve yeni olan "durum"a politik, teorik ve son tahlilde pratik müdahale derdi olanların Gramsci fikriyatı üzerinden bir "yeniden" çağrısı önermeleri için hazırlanan sayıda bir yanıyla "somut koşullar içinde yeni duruma özgü hegemonya sorunsalını tartışmaya açmayı", diğer yanıyla işçi sınıfının bağımlılıktan eylemliliğe geçiş süreçlerinde izlenen egemen sınıf stratejilerini Gramsci'nin geride kalan yüzyıldan hatırlatmalarıyla birlikte ele alarak yeni içinde "eski"nin izlerini sürmek hedefleniyor.

TEORİDE AÇILIM, "SAHİHLİK" VE   "TAHRİF"

Dergide hegemonya, pasif devrim, siyasal partiler ve sınıflar sorunsallarının mevcut politik/pratik gerçeklik içinden tartışıldığı makaleler yoğun. Amaç böyle olunca, yeni dönemde Gramscici çalışmaların yükselişe geçişinde dikkate değer bir olgu olan  "İslamcılık" ve onun AKP eliyle yürüttüğü  düşünülen hegemonya projesinin Gramscici analizlerini ele almamak mümkün değil. Gramsci'nin karşı hegemonya projesinin örgütlenmesi sürecini praksis felsefesinden bağımsız görmediğini dikkate alarak, öncelikle hegemonya projesinin çözümlenmesi gerektiği düşünülmüş. Marx'ı izleyerek "bir sorunun formülasyonu, onun çözümüdür" anlayışını Gramsci düşüncesi üzerinden  güncellemek hedeflenmiş.  Bütün bu açıklamalardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Dosyanın esas meselesini Gramsci'nin geliştirdiği kavramların bağlamından kopartılarak alıntılanması sorununun giderilmesi oluşturuyor. Gramsci kavramlarını reformist bir biçimde Marksist teori ve devrimci siyaset açısından faydalı olmak bir yana önemli ölçüde "muharref "bir geleneğin oluşumuna yapmış olduğu olumsuz katkının sürekli olarak altının çiziliyor olması dikkatlerden kaçmıyor.  Sivil toplum, hegemonya, devlet, pasif devrim kavramları bu gerilimli hattın öne çıkan unsurları   arasında zikredilebilir.

Günümüzde hegemonya tartışmalarının devreye sokulduğu politik pratik gerçekliğin "Siyasal İslam'ın yükselişi"nden ve kurduğu hegemonyadan bağımsız olmadığını tespiti yapılıyor ilkin. AKP'nin yükselişi ve bu yükseliş öncesinde bir hegemonya projesi olarak Siyasal İslam'ın düzene entegre edilerek sönümlenmesini anlamlandıran uyumlulaşma süreci, birçok çalışmanın konusu olmaya başladı. Fakat bu çalışmaların hiçbiri 'Siyasal İslam'ı kimin ne kadar temsil ettiği meselesi üzerinde hiç durmuyor. AKP -kendine rağmen- İslamcılığın örgütlü hali olarak görülüyor ve tartışma bu minval üzerinden yapılıyor.   Bu  süreçte yapılan bazı çalışmalar bir yandan Gramscici çerçevenin daha fazla kullanıma sokulmasını diğer yandan da Gramsci'nin yorumlanma biçimlerine ilişkin teorik tartışmaları/gerilimleri alevlendirdi. Batı akademisinde AKP'ye ilişkin analizlerde giderek ismini duyuran Cihan Tuğal'ın Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi adlı çalışması, bu fitili ateşleyen önemli çalışmalardan biri olarak dikkat çekiyor.  Dergide,   siyasal toplum merkezli bu analiz çerçevesinin Gramscici açıdan ne kadar doğru/sahih bir okumaya  tekabül ettiğinin eleştirel bir çözümlemesinin yapılması öncelenmiş.

Nottingham Üniversitesi'nden Adam David Morton, Cihan Tuğal'ın Pasif Devrim  kitabını merkeze alarak, Praksis için uzun bir eleştirel inceleme kaleme almış. Gramsci'nin  Weberyen bir çerçeve içinden "yeniden" yorumlanmasını eleştiren Adam David Morton, "Sosyolojik Marksizm'in Sınırlılıkları" başlıklı makalesinde Tuğal'ın çalışmasının Gramscici teorik çerçeve içinden nasıl yorumlanabileceğini ve eleştirilebileceğini tartışıyor. Yazar, Gramsci'nin teorisini sınıfsızlaştıran ve sınıfları siyasal ve ideolojik süreçlerden ve hegemonya ilişkilerinden soyutlayan yeni Gramscici yorumların türetilmesinin bizzat Gramsci'nin teorisinin aşındırılması/tahrip edilmesi anlamına geldiğini öne  sürüyor. Haliyle Tuğal'ı Türkiye'deki liberal sivil toplumcu tezlerin etkisiyle Gramsci'yi yeniden yorumlamakla eleştiriyor. Hatta onu hegemonya ve pasif devrim gibi kavramların tarihsel materyalist boyutunu anlamlandırma noktasında eksik bilinçle anmayı tercih ettiği bile söylenebilir. Morton'un Orhan Pamuk'un İstanbul: Hatıralar ve Şehir kitabından söz ederken araştırma kitabı  olarak söz etmesi de bir eksiklik bence.

Tuğal'ın Pasif Devrim kitabında, devlet-toplum ilişkilerinin diyalektik birlikteliğini anlamak yerine, siyasal topluma bir ayrıcalık tanıyarak onun sivil toplum, devlet ve ekonomiyle etkileşimine odaklanıldığını ifade eden Morton, Tuğal'ın bütünlüklü bir Gramsci okuması  sun(a)madığını ısrarla belirtiyor.  Morton'un birkaç defa altını çizdiği bir nokta da Pasif Devrim kitabında Hapishane Defterleri'ne doğrudan herhangi bir atıf yapılamamış olması ve bunun da etkili olduğu bir tür  "yanlış okuma". Bu konu hakkındaki ifadelerinden bir bölümü şöyle Morton'un: " Bu bir teorik kitap olmasa da Tuğal, bir teori yeniden inşa projesine girişmektedir! Pasif Devrim'de belirgin olan, Gramsci'yle kurulan oldukça aşındırılmış ilişki, doğrusu Hapishane Defterleri'nin bir yanlış okumasını ve bu nedenle yanlış bilgilendirilmiş bir teorik matrisi üretmekte." Tuğal'ı Hapishane Defterleri'nin bütünlüğünü özümseyememekle suçlayan Morton'un bu eleştirilerinin pasif devrim tartışmalarını daha da alevlendireceği kesin.

Diğer taraftan, Berkeley Üniversitesi'nde Sosyoloji bölümü öğretim üyesi olan Cihan Tuğal, Pasif Devrim kitabına dönük olarak ifade edilen bu eleştirileri, dergi için kaleme aldığı bir makaleyle cevaplaması tartışma zeminini daha da bereketlendirmiş. "Pasif Devrimlerde Toplum, Siyaset ve Bloklar" başlığını taşıyan makalesinde Tuğal, Morton'un eleştirilerine pasif devrim kavramlaştırmasını karşı devrim ve yukarıdan devrim kavramlaştırmaları ile karşılaştırarak cevap verirken; bir yandan da Gramsci'nin "has" yorumlarına ilişkin bir tartışmanın katılık yaratacağını belirterek, bir tür tutucu Gramsciciliğin doğuşuna neden olacak böyle bir tartışmanın tarafı olmayacağını ifade ediyor.

Tuğal, kitabının "siyasal bir el kitabı"  dolayısıyla "solu canlandıracak bir manifesto kitabı"  olarak değil, "İslami güçlerin bir çözümlemesi" olarak okunması gerektiğini belirtiyor.  Pasif devrimin hem sistem karşıtı gibi görünüp hem de sistem yanlısı olmak, ama aynı zamanda sistem içinde arızalara yol açma riskini içinde barındıran ikili bir yüzü olduğu üzerinde duran Tuğal, pasif devrimin bu yönünün Gramsci ve Morton tarafından yeterince işlenmediğini düşünmektedir.  Ona göre, pasif devrim yukarıdan devrim gibi yalın ve sert değildir; sistem karşıtları iktidara geldiği için toplumdaki sistem karşıtı hissiyat bastırılır ancak buna rağmen riskli güzergahlar tümüyle terk edilmez, yok olmaz. Çünkü sistemle ne kadar içli dışlı olurlarsa olsunlar eski radikallerin bazı eski alışkanlıkları tekrar ortaya çıkabilir.

Tuğal'ın siyasal toplum odaklı olarak yapmış olduğu çözümlemesinin eski usul sol yaklaşımı büyük ölçüde eleştirmekten kaynaklanan bir yanı var. Gramsci'nin sınıf/birikim temelli yaklaşımını ihmal etmekle suçlanan Tuğal, büyük ölçüde 1991'de Gramsci'nin 100. doğum yıldönümünde Londra'da düzenlenen toplantının baş konuşmacısı olan Ernst Laclau'ya yakın duruyor. Siyasal toplum kavramına yüklediği anlamla da Chantal  Mouffe ile paralel görülebilir. Hal böyle olunca post-Marksist söyleme yakın olarak görülmemesi mümkün olmayan Tuğal'ın Ortodoks Marksistlerce eleştirilmesi pek yadırganamaz. Tuğal'ın yazısının bir yerinde Cumhuriyet'in kurulmasını değersizleştirmeyi amaçlayan revizyonist Kemalizm okumaları konusunda solu uyarması, sol entelektüellerin Kemalizm noktasındaki skolastik düşüncelerine ışık tutacak nitelikte olması bakımından dikkate değer.

Günümüz Türkiye'sinde entelektüel ve kurumsal bakımdan etkili olan bazı solcuların liberal muhafazakâr bloğu desteklemelerini eleştiren Tuğal'ın bazı yaklaşımlarında cevabi yazının yayımlandığı derginin hassasiyetlerini de gözettiğini düşünülebilir.  Tuğal'ın ordu eliyle  toplumun yukarıdan İslamileştirilmesine dair   yazdıklarında  şayet "çeviri hatası" yoksa ciddi bir karışıklık olduğu dikkat çekiyor:  " Türk elitleri(...)  1970'lerde biçimlenmeye başlayan yerel İslamcı meydan okumaya ve İran İslam Devrimi'ne oldukça farklı bir temelde yanıt ürettiler. İlk yanıt,(...) yukarıdan devrimdi; toplumun ordu eliyle yukarıdan İslamileştirilmesi. Buna karşın bu yukarıdan devrim(...) 1997'de laiklerin bir darbeyle kökünü kazımak isteyecekleri devrimci umutları güçlendirdi. Ancak darbenin niyetlenilmeyen sonucu, radikal İslamcıların sisteme katılmalarını sağlayacak pasif devrimdi." Bu alıntıyla ilgili olarak sadece şunu söyleyelim:  12 Eylül darbesini, toplumun yukarıdan aşağıya ordu eliyle İslamileştirilmesi olarak okumak çok abartılı bir değerlendirme.

Tuğal'ın, Morton'un Orhan Pamuk'tan İstanbul'a ilişkin yapmış olduğu alıntılarda belirginleşen seçkinci şehir algısını anlamlı bir biçimde eleştirmesi cevabi yazının önemli bulduğum kısımlarından biri. Pamuk'un,  İstanbul'u zavallı ve şaşkın olarak tasvir eden cümleleri hakkında şunları söylüyor Tuğal: "Oysa şehir şimdi olduğu kadar zengin olmadı belki de! Morton, aslında çağdaş Türk yazınından önemli ve çarpıcı bir pasaj seçmiş. Bu cümle ülkesinin değişen sınıf dengeleri ve siyasetinden koparılmış aydın kesimin imgeleminin sığlığını gösteren bir cümledir."

Morton'un Cihan Tuğal'ın Pasif Devrim kitabında Hapishane Defterleri'ne yapılan tek bir doğrudan atfın olmadığı yolundaki eleştirileri karşısında  Tuğal'ın tümüyle suskun kalması dikkat çekiyor. Morton'un polemikçi ve skolastik bulduğu yaklaşımlarının bütününe cevap vermeyen Tuğal'ın bu soruya cevap vermesi gerekirdi diye düşünüyorum.

Dergide Galip Yalman'la yapılan söyleşi hem dünyada hem de özel olarak Türkiye'de Gramsci'ye olan teorik ilginin hangi politik-pratik bağlamlarda yükselişe geçtiğine ilişkin oldukça yararlı bir süreç denemesi sunuyor. Özellikle son dönemde İslamcılığı merkeze alan çalışmalarda gözle görülür biçimde yükselişe geçen Gramscici yorumlama ve anlama çabalarının teorik katkı ve açmazlarına dair tespitler sunuyor. Yalman'ın altmışlı yıllardan bu yana yapılan Gramsci tartışmalarını özetlediği bu söyleşi bir bakıma Michael Burawoy'un "Gramsci'nin yazıları çok sık... kadavralar gibi tahrip edildi-en önemli kısımları anlam veren zarlarından söküldü ve hastalıklı teorilere nakledildi" tespitinin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.  Bir yanıyla Morton ile Tuğal arasında geçen teorik tartışmaya devam niteliği taşıyan Yalman'ın söyleşisi, güncel Gramscici analizleri anlamak ve Gramsci'nin "yeni" olanı açıklamak açısından sunduğu teorik imkanları göstermek adına oldukça yararlı bir katkı. Fakat şunu da belirtelim ki, onun yaklaşımları da ağırlıklı olarak Adam Morton'un konumlandığı düşünsel zeminden bağımsız değil. O da, ekonomiyi ikincilleştiren üst yapı kurumlarına odaklanan yorumları sosyolojik Marksizm olarak görüyor. Yalman'ın pasif devrim hakkında yapmış olduğu yorum oldukça manidar: " Belki artık hiçbir yerde pasif devrimin dışında  bir şey yok demek mümkün. Yani burjuvazi gerçekleştirdiği mücadelelerin sonucunda hegemonyasını yeniden kurabiliyorsa, özellikle neoliberal aşamada, rejimin niteliği demokratik ya da askeri rejim olsun, ortak özellik pasif devrim. Dolayısıyla pasif devrimi sadece ve sadece radikal unsurların ehlileştirilmesi  yahut da onların ahlaki ve entelektüel çerçevede ılımlılar kampına çekilmesiyle sınırlı bir şey olarak da okumamak lazım."

AKP, pasif devrim, hegemonya ve sınıfsallık tartışmalarını Gökhan Demir ve Ali Yalçın Göymen'in  "Antonio Gramsci'nin Organik Bütünlük Anlayışı Çerçevesinde Devrimi Yeniden Düşünmek" başlıklı makaleleri izliyor. Bu makale, söz konusu teorizasyon sürecinde Gramsci'nin praksis vurgusunun politik pratikle ve devrimi yeniden düşünmekle nasıl ilişkilendirilmesi gerektiğine ilişkin önemli bir katkı sunuyor. Gramsci'nin yaklaşımının "toplumsal ilişkileri kuran insanların gerçekleştirdikleri pratik ile teorinin ilişkisi açısından" önemine vurgu yapan bu yazı  "Gramsci'den yola çıkarak devrimi düşünmenin mevcut üretim ilişkileri ve mülkiyet biçimlerini olduğu kadar, insanların eylemlerini belirleyen egemen düşünce biçimlerini dönüştürmeyi de içermesi gerektiği" sonucuna ulaşıyor.

SİVİL TOPLUMDAN HEGEMONYAYA

Fuat Özdinç ve Ümit Özger'in "Antonio Gramsci'nin Türkiye Serüveni" başlıklı bibliyografya incelemesi de önemli. Gramsci'nin çalışmasının olduğu kadar Gramscici çalışmaların da Türkiye'deki yükseliş serüvenini gözler önüne seren bu inceleme, bir tarihsel bilanço imkanı sunduğu kadar, politik pratikteki gelişmelerle Gramscici çalışmaların yükselişi arasındaki teorik bağı görmek açısından da önemli bir yeniden okuma fırsatı sunuyor.  İlk olarak 1960'ların ortalarından itibaren Türkiyeli okur tarafından bilinmeye başlanan Gramsci'nin Türkçede ilk basılan kitabı broşür niteliğindedir. Hapishane Defterleri'nden  yapılan bu çeviri Fethi Naci'nin kurduğu Gerçek Yayınevi'nden 1966'da çıkmıştır. Attila Tokatlı tarafından yapılan bu çeviri Gramsci'nin farklı insanlara yazmış olduğu mektuplardan oluşmaktadır. Altmışlı yıllardan itibaren parça parça yayımlanan Hapishane Defterleri'nin  5 Cilt olarak planlanan İngilizce basımının henüz tamamlanmamış olması,  Gramsci'nin bu eserinin tam olarak Türkçeye çevrilememesini de beraberinde getirmiştir. Yetmişli yıllarda Kemal Tahir çizgisindeki Türkiye Defteri dergisi ile Birikim dergisinin  Gramsci'ye odaklanan  sayılar hazırlaması dikkat çeken önemli bir ayrıntıdır. Seksenli ve doksanlı yıllar boyunca Hugues Portelli'nin Gramsci ve Tarihsel Blok, Norbetto Bobbio-  Jacgues Texier'in Gramsci ve Felsefe, Perry Anderson'un Gramsci: Hegemonya, Doğu-Batı Sorunu ve Strateji, Guiseppe Fiori'nin Antoni Gramsci: Bir Devrimcinin Yaşamı gibi hemen hemen aynı kitaplar üzerinden okunan Gramsci iki binli yılların ikinci yarısından itibaren farklı  kaynaklar üzerinden okunmaya ve anlamlandırılmaya çalışılmıştır.  Seksenli yıllarda sivil toplum   merkezli olan Gramsci  tartışmaları yeni dönemde daha çok hegemonya kavramı üzerinden yapılacaktır. Bu çeşitlenme yayımlanan kitaplara da yansıyacaktır. Pedagojiden antropolojiye kadar farklı alanlarda Gramsci düşüncesinin izi sürülecektir.  Cihan Tuğal'ın Pasif Devrim kitabında AKP'yi çözümlerken kullanmış olduğu pasif devrim kavramı Gramsci tartışmalarını hareketlendirmiş ve bu tartışma halen devam etmektedir.

Türkçedeki Gramsci külliyatı gerek eserleri gerekse kendisi hakkında kaleme alınan     monografi ve incelemeler bakımından oldukça zengindir. Hatta, Türkiye'de  Gramsci'nin  Batı'daki diğer sol düşünürlerden farklı bir kaderinin olduğu bile söylenebilir. Lukacs, Poulantzas gibi isimlerin düşüncelerini üzerine sınırlı sayıda makale ve kitap bulunurken, Gramsci üzerine olan kitaplar bu isimlere göre oldukça fazladır. Fakat bu fazlalık aynı derece Gramsci'nin okunup anlaşılabilmesini sağlamış mıdır, sorusu doğrusu üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sorudur. Onu savunanların bile ekonomik indirgemecilikten kurtulamadıkları düşünüldüğünde hakkında fazla sayıda inceleme yapılmış olmasının pek anlamı yok sanki.

Berkay Aydın ve Seher Sağıroğlu'nun "İslami Burjuvazinin Siyasal İktisadı: MÜSİAD Örneği" başlıklı makaleleri ise, AKP'nin hegemonya projesini ele alırken, egemen sınıf içi kutuplaşmaların daha iyi anlaşılmasına olanak sağlayacak bir analizin kapısını aralıyor. İslami burjuvazi olarak da anılan ve ağırlıklı olarak MÜSİAD çevresinde örgütlenmiş sermaye gruplarının sınıfsal ve siyasal projelerinin anlaşılmasının bugünkü hegemonya projesinin daha iyi çözümlenmesi açısından önemine vurgu yapan yazarlar, MÜSİAD'ın hegemonya dinamiklerine Gramscici bir yaklaşımla eğilerek ilk üç makale ve söyleşideki tartışmaları ilerletiyor.

Şimdi bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde, değişik biçimleriyle dünya ölçeğinde altmışlardan sonraki sol tartışmalarda önemli kırılmalara sebep olan Gramsci'nin okunma biçimleri hakkında önemli durakları keşfetmek, yeniden düşünmek bakımından dikkate değer bir dosya olduğu söylenebilir Praksis'in  "Yeniden Gramsci" başlıklı sayısının.

banner53
Yorumlar (0)
28
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?