banner15

İslam'ın temel ölçüleri çerçevesinde

Altınoluk dergisi 368. sayısında İslam’ın temel ölçülerini masaya yatırıyor. Ölçü hassasiyetimiz, sahte din âlimleri, hayata ve hadiselere Müslümanca bakış ölçülerimiz, Kur’an ve Sünnete dönüş bu ay dergide işlenen konular arasında

İslam'ın temel ölçüleri çerçevesinde

Asım Öz | Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Türkiye’de, özellikle 2007 sonrası siyasal konsolidasyonun şekillendirdiği vasatta dar anlamda İslâmcıların geniş manada Müslümanların eleştiri yapmadıkları ifade edilir sıklıkla. Aslına bakılırsa sahte bir tartışmadır bu; zira her dünya görüşü içerisinde şu ya da bu şekilde eleştiri muhakkak vardır. İlginçtir; bu yöndeki yani yokluk odaklı yaklaşım tarzı Gezi Parkı olayları ve Fetullahçılığın birinci darbe girişimi olarak anılmayı hak eden 17/25 Aralık sonrasında daha da baskın hale geldi. Tabii burada bir işgüzarlık da yok değil. Zira söz konusu yapı, kendisini dışarıda tutarak eleştirelliği tekeline alarak ‘aslında ben varım’ şeklinde özetlenebilecek bir fırsatçılık sergilemişti.

 MÜSLÜMANLAR VE ELEŞTİRİ

 Aslında geniş manada Müslümanların şu ya da bu şekilde 2000’li yıllara dair eleştirilerini fark etmek hiç zor değil. Görmek isteyene, en başta haftalıktan altı aylığa uzanan süreli yayınlar eşlik edebilir. Gelgelelim piyasa sisteminin kurumlaştığı bir vasatta “fikri konukseverliğin adresi” süreli yayınların geniş kitleler tarafından olmasa dahi işin erbabı sayılanlarca dahi takip edilmemesi ayakta duran ve okuyucularına ulaşan dergilerdeki eleştirileri görünmez kıldı. Elbette bunun sivri dilli, yıkıcı ve sarkastik bir üslupla yapılmayışı da etkili oldu bunda. Sözgelimi nesnesine doğru şekilde odaklanamayan bu kör bakışlar yüzden Soma faciası üzerine yazılanlar göz ardı edildi. Gazete ve fazlasıyla öznel internetteki yazıların da eklenmesi gerekiyor buraya. Ne var ki buralarda oluşan eleştiriler, çevrim içi kabul edilmediğinden olsa gerek, kanaat oluşturucular kendilerince bir sanı alanı oluşturmakta gayet başarılı oldular.

Öteden beri tasavvufun eleştiri taşıyıp taşımadığı çokça tartışılmıştır. Bu konuda Süleyman Uludağ’ın Tasavvuf ve Tenkit ( Dergâh Yayınları, 2014) başlıklı çalışması meseleyi önemli ölçüde ortaya koymaktadır. Uludağ, kitabının önsözünde “Tasavvufta hür ve serbest düşünce yoktur.”, “Tasavvufta itiraz, tenkit ve tartışma olmaz, tasavvuf taklidi ve koru körüne bağlılığı öngörür.” denir ve bu kanaat oldukça yaygındır. Pekâlâ, tasavvuf tarihinde mezkûr tezi doğrulayacak bir yığın örnek ve olgu mevcut olmakla beraber, bu görüş mutlak surette doğru değildir” demekte ve kitabının temel amacının söz konusu durumun böyle olmadığını göstermeye matuf olduğunu kaydetmektedir. Ona göre tasavvufta geniş bir eleştiri ve yorum alanı bulunmakta, bu zeminde hür ve serbest tefekkürün oluştuğu, düşüncelerin rahatça ifade edildiği görülmektedir.

Son birkaç yıldır “İslâmî” ağırlıklı dergilerde Müslümanların durumuna dönük eleştirilerin arttığı görülmektedir. Dıştan gelen sert itirazlar ve eleştiriler bir yana özellikle içeriden yapılan eleştirilerin daha etkili olduğu dikkate alındığında bunun önemi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu bağlamda cemaat, tarikat, cihat, tevhid, keşif, keramet, rüya, mürşid vs. kavramlar etrafında bir yoğunlaşmanın olması da sebepsiz değildir. Aylık olarak yayımlanan Altınoluk dergisi 368. sayısında bu kavramlar özelinde bir sayı hazırlamış. Derginin editör yazısında, bir zamanlar ağırlıklı olarak radikal çevrelerin dile getirdiği Dırar Mescidi ile Müslümanlar arasındaki farklılıkların ‘dini mahiyet’ alışı üzerinde duruluyor. “Başka başka Müslümanlıklar yaşıyoruz ve her birimiz diğerimizin Müslümanlığını yetersiz görüyor, hatta İslam dışı sayıyoruz” denilerek günümüzün kimi tartışmalarına temas ediliyor:

“Bugün: Türkiye’nin içinde yaşadığı hadiseler. İslam dünyasının içinde yaşadığı hadiseler. Kendi durduğu yeri kutsayan ve tüm “Öteki Müslümanlar”ın üstünü çizen anlayışlar. Savaşa, ölüp öldürmeye kadar uzanan yok saymalar…

Ne dersiniz, ne olacak bizim halimiz mahşer ortamında, “Malik-i yevmiddin”in huzurunda? Hangimizin dünyada iken yaşadığı ve başka müminlere karşı savaşa soyunmayı meşru kabul ettiği “yol” Yaratan (c.c.) tarafından da meşru görülecek?

Bu sorunun cevabını oraya bırakmanın derin bir yanılgı olacağı muhakkak. “Yanılmışım” dediğimizde, dünyada iken hukukunu çiğnediğimiz mü’minler – insanlar için ödenecek bedeli taşımak kolay değil.

Bu soruyu bu dünyada iken sormalı ve hem kendi içimizde hem birlikte hareket ettiğimiz yapılarda sıhhatli bir yol tutmaya, başkalarını yargılarken de, Allah’ın huzurunda savunulabilir hükümler vermeye itina etmeliyiz.”

LEHİNDE VE ALEYHİNDE OLAN ŞEYLERİ BİLMEK

Bilindiği üzere Altınoluk, tasavvuf disiplinini hayati önemde bulan bir dergi. Ama tasavvuf, keşif, mürşid, keramet, rüya gibi tartışılan meselelere baktığımızda onun da temel ölçüler içine oturması gerektiğini vurgulaması dikkat çekiyor. Burası gerçekten önemli… Zaten dergi, bunları da işaretlemeye çalışıyor bu sayısında. Altı özenle çizilecek değerlendirmeler oldukça fazla denilebilir. Dosya bağlamındaki yazıların yanına/arasına, şeriat, tarikat, ilim ve irfan bağlamında Cüneydi Bağdadi, Abdülhalık Gucdüvani, Bahauddin Nakşibend, İmam Rabbani, Halidi Bağdadi gibi mutasavvıfların sözlerinden örnekler yerleştirilmiş. Bunlar nakledilirken derginin, önceliklerini göz ardı etmeden, okurlarından kendini konumlandırdığı yerden bakarak eleştirilerin hangi olaya, düşünceye yönelik olduğu ve niçin yapıldığı gibi açılardan değerlendirmeler yapmalarını beklediği görülmektedir.

Derginin bu sayısını, toplumun genelinde İslâmî anlayış noktasında, sahih olana yönelik olumlu bir iklimin oluşmaya başladığının göstergesi olarak ele almakta yarar var. Dini doğru anlama ve hayata aktarabilme usulünün kaybolması, Kur’an ve Sünnet vurgusu, istikamet üzere olmak, şöhrete sebep olacak kalbi ve şekli marazlardan uzak durmak, ameli salih, ihlas, tasavvuf ve fıkıh münasebeti, şeri kaidelere bağlılık gibi konular dikkatleri çeken birkaç nokta. Zaten Ahmet Taşgetiren’in “Ölçü Hassasiyeti” başlıklı yazısında hatırlattığı üzere çağımız Müslüman ilim ve fikir önderlerinin “Yeniden İslâm’a” diye çağrılar yapmaları sebepsiz değildir. Onların bu çağrısı “İslam’la ilişkilerimizin yıprandığı, zaafa uğradığı, ölçülerle aramıza mesafe girdiği” şeklindeki bütüncül bakışın neticesiydi. Akabindeyse Seyyid Kutub’un çağrısını hatırlatırcasına şu cümleler kurulmuş:

“İslâm ölçü dini. Ölçüyü Allah koyuyor ve onun korunmasını istiyor. Israrla “Ölçüyü aşmayın” diye tembih ediyor. (Rahman, 7-8) Eşya ile ilişkinizde de ölçüyü aşmayın, insanlarla, toplumla, diğer canlılarla ilişkinizde de. Aile olmanın ölçüsü var, tarikat olmanın, mezhep olmanın, cemaat olmanın, devlet olmanın, çocuk olmanın, genç – yaşlı olmanın, erkek – kadın olmanın, amir – memur olmanın, hayatın hangi alanında bulunursak bulanalım her pozisyonun ölçüsü var.

Din budur. Her insanın kişisel hayat defteri bu ölçülere ne kadar uyup uymadığımıza göre yazılıyor. Dini bu anlamda öğrenmek ve hayat disiplini haline getirmek gerekiyor.”

Dergideki “sahte şeyhlerle/ sahte din âlimlerinin” (kavramlar dergide aynı şekilde kullanmıştır) eleştirisinin, İmam Rabbani’nin 33. Mektubu ile para ve akçe işlerinin yoğun olarak konuşulduğu yerlerde sufilerin bulunmasının doğru olmadığının Ahmet Yesevi bağlamında zikredilmiş olması de zikredilmesi gereken hususlardan. Zira modern zamanlarda istisnailik vurgusundan dolayı çoğu zaman ruhsat anlayışının İslâmî hayatı kuran hükümleri askıya almaya matuf olarak yorumlandığı bilinir. Elan değişmiş değildir bu durum. Hatta bu noktada geleneksel yapıların daha hevesli oluşundan da bahsedilebilir. Bu bakımdan, dünya menfaati ve gücü elde etmek için dinin araçsallaştırılmasıma matuf eleştirinin tasavvufi bir zeminden tekrar hatırlatılmış olması son derece değerli.

Hatırlanacağı üzere geçmişten günümüze kaynaklara dönüş meselesi etrafında çok söz söylendi. Hatta katarakt bir bakışla modernist olduğu gerekçesiyle lanetlendi bu çağrı. Öze dönüş düşüncesine karşı bir şeytanlaştırma kampanyası başlatıldı. Oysa bu çağrıyı anlamak gerekiyordu. Elbette bu teolog jargonuyla hantallaşmış, kuru bir dille gerçekleşemezdi. Hele aklı fikri başkalarında olan tek kişilik haçlı seferi düzenleyicileriyle hiç olmazdı.

 Şunu unutmayalım bu kritik uğrak bağlamında: Dünya eskisi gibi değil artık. Çünkü bu sorumluluk günümüzde sadece İslâmcılara hasredilemeyecek kadar yaygınlaştı. Tasavvufi anlayışların da bunun dışında olmadığı/kalmadığı son derece açık. Şayet, Eren Safi’nin deyimiyle “bir itikat darbesi” yapılacaksa bunun yolu ve yordamı da budur. En iyisi Kur’an ve Sünnet vurgusu bağlamında dergideki şu cümleyi yeniden hatırlamak: “İslâm’ın kendisi için bir hayat düsturu olduğuna iman etmiş bir Müslüman olarak varlığa, hayata ve hâdiselere bakış açımızı, diğer bir ifadeyle inanç umdelerimizi, amel ve davranışlarımızı, öncelikle Kur’an ve sünnette beyan edilen esasların belirlemesi tabiidir.”

Dergiden bu minvalde onlarca cümle eklenebilir bu değiniye. Ama yeterli sanırım. Buradan bakıldığında, bundan sonra hiçbir şey artık eskisi gibi olamayacaktır. Yaşadığımız kırılmanın ve dahi krizin ardından inşallah kocaman bir birikim gelecektir. Sağ ve sol kataraktların giderilmesiyle ‘Din budur’ daha gür bir seda ile telaffuz edilebilecektir.

Güncelleme Tarihi: 10 Ekim 2016, 14:21
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35