İslâm'da müsamaha mı, hoşgörü mü?

Benimsendiği varsayılan hoşgörü kavramını sorgulama sürecinde öteden beri müsamaha kavramının hatırlatılması Müslüman zihni bazı yanlış anlamalar sebebiyle yoldan çıkma tehlikesine karşı bir uyarı olarak okunabilir

İslâm'da müsamaha mı, hoşgörü  mü?

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Bir tür alınyazısı gibi, dönem dönem insanlar arasında çok konuşulan fakat çoğu zaman az bilinen kavramlar olur. 1990’lı yıllardan itibaren matbuat dünyasında, televizyonda, dini söylemlerde sürekli olarak değerlendirme yapılan mevzular arasında hoşgörünün öne çıktığı görülür. 11 Eylül 2001 “olayı” ile sekteye uğramış olsa da hoşgörü söylemi ortak deneyimimizin bir parçası olmuştur.

Hakkında ne düşünürsek düşünelim, hoşgörünün kesin anlamı üstüne bir sorgulama yapıldığı söylenemez. Zira konuyu İslâm nokta-i nazarından ve liberalizmin yaklaşımlarını da ihata edecek yetkinlikte bir çalışma yapılabilmiş değildir. Hal böyle olunca mesele etrafında serdedilen kanaatler yetersiz ve belirsiz bir sezgiye dayalı çıkarımlar olmaktan kurtulamamıştır.

HOŞGÖRÜ VERSUS MÜSÂMAHA

Kafa karışıklığı yaratan durumlara İslâmcılığın özgüven kaybı da eklenecek olursa, doksanların sonundan itibaren hoşgörü söylemi kesintisiz bir söyleve dönüşmüştür denilebilir. İki binli yıllarda söylevin alanı Müslüman olmayan ötekilerden Müslümanlar arası münasebetleri açıklama sadedinde de kullanılmaya başlanmıştır. Kendi mirasındaki ihtilaf ahlakından habersiz olan, haberli olsa da bu ahlakı bugüne taşımakta büyük güçlükler yaşayan Müslüman zihnin trajik hallerinden biri bu olsa gerek. Adeta her şeyi hoşuna giden ve gitmeyene indirgeyen, ucuz bir görelilikle yetinme teslimiyetçiliği de bunu pekiştiren bir bağlam oluşturmuştur. Ne hazindir ki yerinde, zamanında, uygun bir üslupla makul ve mantıklı bir biçimde eleştiriyi hak edenleri eleştirmeme tutumu genelleştikçe hoşgörü saltanatını pekiştirmiştir.

Bununla birlikte öteden beri İslâmcı çevrelerin hissiyat olarak hoşgörü söylemini kerih görmüş oldukları deneme mahiyetindeki yazılara ve süreli yayınlara bakıldığında fark edilecektir. Ayrıca benimsendiği varsayılan hoşgörü kavramını sorgulama sürecinde müsamaha kavramının da hatırlatılması Müslüman zihni bazı yanlış anlamalar sebebiyle yoldan çıkma tehlikesine karşı bir uyarı olarak ele alınmaya müsaittir. Zira müsamaha “kişilerin birbirine zorluk ve güçlük çıkarmadan kolay ve uyumlu şekilde muamele etmeleri”dir. Süleyman Uludağ’ın İmâm Gazzali’nin risale mahiyetindeki Faysalü’t-tefrika beyne’l –İslam ve’z-zendeka adlı eserini İslâm’da Müsamaha adıyla tercüme etmiş olması dönemsel tercihler bir yana bahsettiğim mahiyette bir uyarı olarak değerlendirilebilir gibi geliyor bana.

Şu satırlar bu manada oldukça önemlidir: “Hoş gör ve hoş görmek kelimesini müsâmaha/ tesâmuh anlamında veya tolerans anlamında kullanmak yanlıştır. Bu yanlışlık kelimenin etimolojisinden ve kökünden kaynaklanmaktadır. Bir Müslüman bir Hıristiyanın kiliseye gidip ibadet etmesine müsâmaha gösterebilir ama onu hoş göremez. Zira onu hoş görmesi tasdik ve tasvip etmesi anlamına gelir. Eğer kiliseye gidip Hıristiyan usûlü ibadet etmek hoş bir şeyse o zaman iki din arasındaki fark nerede kalır. Bugün günlük hayatta İslâm itikadına, ibadet anlayışına ve ahlâkına muhalif o kadar çok uygulamalar var ki eğer bunları hoş göreceksek, hatta bunlar hoşumuza da gidecekse o zaman İslâm’ın ne manası vardır? Hakk’ı tavsiye, iyi olanı emir ve kötü olanı men etme nerede kalır? Ne işe yarar?”

Elbette bunları aktarırken, tercümenin yapıldığı 1970’li yıllarda, Türkiye’deki İslâmcılığın içtihat, taklit ve mezhep gibi aktüel/hararetli tartışmalarının eserle temas noktalarını göz ardı ediyor değilim. Buradan devam edersek evvela şu soruları sormamız gerekecektir: Acaba söz konusu eserin tercüme edilmesine sebep olan döneme özgü birtakım zaruretlerden bahsedilebilir mi? Bugün bu tartışma “mayasını” tüketmiş midir? Yoksa silahlarının ucunu mu kırmıştır?

YETMİŞLİ YILLAR

Uludağ esere yazdığı önsözde, Gazzali’ye dönük ilgi ve alakasın İmam Hatip okulunda başladığını söylüyor. İmâm Gazzali’nin Faysalü’t-tefrika beyne’l –İslam ve’z-zendeka adlı eserini Faslı hocası Muhammed Tanci’den duymuş ilkin, sonra bu eserin bir nüshasını bulmuş ve tercüme etmeye karar vermiş. Eser hakkındaki fikir ve kanaatlerini şu satırlarda ortaya koyuyor Uludağ: “Faysalü’t-Tefrika’nın benim ilgimi çeken tarafı müslüman ilim ve fikir adamlarının, aydın ve sanatkârlarının serbest ve rahat bir şekilde düşüncelerini ifade edebilmelerine, hayallerini dile getirebilmelerine ve yazıya dökmelerine imkân tanıyan geniş ve engin bir saha ortaya koymuş olmasıdır.”

Uludağ’ın önsözün farklı kısımlarında dile getirdiği hususlar büyük ölçüde 1970’li yıllarda başlayan tartışmaların havasını yansıtıyor gibidir. Müslüman toplumlarda fikir ve sanat hayatın kısıtlayan ve sınırlayan, hür düşünceye tehdit oluşturan şeyler olarak müminleri sorumsuz ve keyfi bir biçimde küfürle itham etmeyi(tekfir), bidatçilik ithamını ve sapıklığa düşme suçlamasını zikrediyor ve şöyle devam ediyor: “Bir mümini hedef tahtasına koyup bu üç silahtan birini veya ikisini veyahut da üçünü birden ona doğrultmak hem ilim, fikir ve sanat hayatına zarar verir, hem de ümmeti ve Müslüman toplumu böler, parçalar ve birbirine düşman hale getirir.”

Söylenenler açık olmakla birlikte, ifadelerin somut tartışma konularıyla birlikte düşünülmesi icap eder. Galip bir zanna dayanarak Ahmed Davudoğlu hocadan Hüseyin Hilmi Işık’a, Enver Baytan’dan Necip Fazıl’a uzanan polemikler dikkate alındığında bu ifadelerin muradının daha sarih bir şekilde kavranabileceğini söyleyebiliriz. Kökleri büyük ölçüde hasede dayanan söz konusu polemikler günümüzde siyasi tartışmaların gölgesinde kalmış olsa da hâlâ devam etmektedir. Taklit, mezhep, delil, muhalefet, ilim vb. kavramlar odağında yapılan tartışmaları hatırlarsak önsözde dikkat çekilen meselelere nüfuz edebiliriz.

Aslında, 1970’li yıllarda Uludağ, bir mümini kafir, sapık yada bidatçi olmakla suçlamanın yanlışlığını toplumsal tasavvurda önemli bir yeri bulunan Gazzali adından “yararlanarak” ortaya koymaya çalışmıştır. Dar görüşlülüğün Gazzali’nin de canını yakan bir husus olduğunu ifade ederek müsamaha kavramını imdada çağırmıştır. Alimlerin meşru surette farklı konuları ele alıp düşünmelerinin, yorum ve tahlil yapmalarının, kıyaslar yaparak içtihatlarda bulunmalarının abes karşılanmaması gerektiğine dair vurguların öne çıkarılması bahsettiğim bağlamla alakalıdır. Buna mukabil eserde üzerinde durulan hususların genellikle fıkıhla ve ameli hayatla ilgili değil, tevile ve yoruma açık olan kelami meseleler olması da dikkat çekmektedir.

Öte yandan Türkiye’de en çok satılan kitaplar arasında yer alan İhya’dan kelam ilminin değeri mevzusunda yapılan alıntılar da üzerinde durulmayı hak ediyor. Hayatının değişik dönemlerinde kelam ilmi hakkında farklı görüşler ileri süren Gazzali İhya’da kelam ilmini yermiş ve şöyle demiştir: “Kulağın ve kalbin kelâmî ve cedelî sözlerden son derece korunması lâzımdır. Çünkü bu ilim ıslâh etmekten çok ifsât etme, yapmaktan fazla yıkma özelliğine sahip bulunmaktadır. Bunun içindir ki; halktan olup da salâh ve takvâ sahibi bulunan birinin; en kuvvetli fırtına ve kasırgaların bile yerinden kıpırdatamadığı koca dağlar gibi imânı ve akidesi bulunmasına karşılık, itikâdını cedelî taksimlerle ve varlığın tasnifi esası üzerine binâ kılan kelâmcının en hafif rüzgârda bile, bir o yana, bir bu yana savrulan ipliğe benzer bir akîdesi mevcuttur.” Ateşle oynama pahasına da olsa, çağdaş Müslüman zihnin sorunlarını tartışırken kelâmi olan üzerinden epey yol alınabilir gibi geliyor bana. Gelgelelim bu durum sadece eleştirilenler için geçerli olmayıp, eleştirenler için de geçerlidir. Üstelik eleştiri dili neredeyse tümüyle sekülarize olmuş durumdadır.

Önsözden devam edersek, Uludağ tolerans kelimesi ile hoşgörü kavramını karşılaştırarak aralarındaki farklara ed-din nokta-i nazarından değerlendiriyor: “Dinin ve ahlâkın kurallara aykırı düşmeyen başkalarının kişisel davranışlarına ve hayat tarzlarına müsâmaha gösteririm. Fakat dinin kesin hükümlerine ve ahlâk kurallarına aykırı düşen kişisel davranışları ve hayat tarzlarını hoş görmem ama bunlara sabır ve tahammül ederim. Sabır ve tahammül İslâm’da fazilet kabul edilir ve tolerans kelimesinde de bu anlam vardır.”

Kıskançlığın, cehaletin ve hasedin besleyip tahrik/tahrip ettiği müsamahasız zamanlarda ahlak, insaf ve adaleti gündeme almaya vesile olması temennisiyle eserin önsözünden bir alıntıyla bitirelim: “İslâm dışı hayat tarzını hangi ölçüde ve hangi noktaya kadar hoş görebiliriz? Gide gide yalanı, dolandırıcılığı, yolsuzluğu, rüşveti, tefeciliği ve benzeri ahlâksızlıkları hoş görme noktasına varmaz mıyız? Bugün bunun örnekleri yok mu?”

Kitabın basım tarihinin Kasım 2013 olduğunu da hatırlatalım ki, önsözün vurguları Aralık 2013’e kurban gitmesin!

İmâm Gazzali, İslâm’da Müsamaha, Türkçesi: Süleyman Ukudağ, Dergâh Yayınları, 2013.

Güncelleme Tarihi: 08 Ocak 2014, 14:10
banner53
YORUM EKLE

banner39