İstanbul kitapla buluşuyor mu?

Türkiye Diyanet Vakfı'nın 1983 yılından bu yana kesintisiz olarak bu geleneği sürdürmesi takdir edilmeli fakat protokol konuşması dışında veya düzenli aralıklarla yayımlanan bir dizi bildik metnin ötesine geçebilen bir değerlendirme de mutlaka yapılmalı

İstanbul kitapla buluşuyor mu?

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Öteden beri farklı boyutlarıyla gündeme gelen 33. Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı 27 Haziran’da açıldı. Fuarın Türkiye’de kitapla okuru buluşturmaya dönük faaliyetler nazarı itibara alındığında en uzun süreli girişimlerinden birini temsil ettiği söylenebilir. Türkiye Diyanet Vakfı'nın 1983 yılından bu yana kesintisiz olarak bu geleneği sürdürmesi takdir edilmeli fakat protokol konuşması dışında veya düzenli aralıklarla yayımlanan bir dizi bildik metnin ötesine geçebilen bir değerlendirme de mutlaka yapılmalı.

Okuduğum kadarıyla bu yıl fuar hakkında yapılan ilk değerlendirmelerde fuarın siyasetinin öne çıkarılmış olduğunu ileri sürmekte herhangi bir sakınca görülmemeli. Ufuk Yayınları ile Zaman Kitap Beyazıt Kitap Fuarı’na alınmamış. Doğrusu bunu pek beklemiyordum. Oysa Elmalılı Hamdi Yazır’ın Osmanlı Anayasasına Dair kitabıyla Ali Çolak’ın Susarak Konuşalım kitabını almak için bu fuarı beklemiştim. Ayrıca ancak senede bir görüşebildiğimiz Yusuf Çağlar’la da bu vesileyle selamlaşacaktık. Gel gör ki boşuna beklemişim. Elbette, bu karar ve diğer konular hakkında söylenmesi gereken çok şey var. Aynı şekilde açılışın yapıldığı ve fuarın girişinde yer almayan upuzun kurdelenin yükseltili bir yerde kesiminden kaynaklanan komik fotoğrafa değinerek geçelim şimdilik.

Şayet hafızam beni yanıltmıyorsa çeyrek asrı deviren bu fuarın İstanbul’daki açılışlarına AKP’li yıllar da dâhil olmak üzere memleketin kültür bakanlarından bir tanesinin dahi katılmamış olması üzerinde durulmaya değer bir konu olmalı. Üstelik fuarın adında yapılan köklü sayılabilecek değişikliğe rağmen bunun gerçekleşmemiş olması son derece dikkat çekici. Aslında sadece bu gösterge bile, kültür siyasetlerinin çatışan boyutlarını kavrama sürecinde bahsettiğimiz fuarın bambaşkalığına tanıklık eder. Yine dünkü açılışa katılanların bürokrat ağırlıklı olmaları da başka bir tuhaflık olarak kaydedilmelidir. Bahsettiğim bu iki konuda serdettiklerim çelişki gibi görülebilir fakat ilkinin temsili bir konumunun olduğunu düşündüğüm için bu beklentiyi abes karşılamamak gerekir kanaatindeyim.

Açılışta yer alan isimlerden yola çıkarak fuara alınmayan yayınevleri mevzusunun altında yatan sebebi biraz daha açabiliriz ama buna gerek yok. Fakat bahsettiğimiz bu kararın doğurduğu haksızlıktan söz etmemek de hakka şahitlik bakımından büyük bir tenakuz meydana getirirdi. Zira bahsi geçen fuarda öteden beri bu tarz alengirli işlerle çokça karşılaşılmıştı. Bir zamanlar radikal İslâmcı olarak görülen yayınevlerinin fuara katılmak için yaptıkları tüm başvurular neticesiz kalırdı. Kürtçe divanlar başta olmak üzere edebiyat, tarih ve İslâmî içerikli kitaplar neşreden Nûbihâr Yayınları onca açılıma rağmen fuara hâlâ alınmıyor. Acaba neden diye sormak durumunda değil miyiz?

Tekrar bahsettiğim konuya gelirsek: Fethullah Gülen hareketiyle ilişkili olan bu iki yayınevi, fuar siyasetini sürdürülemez kılan ve çok aykırı şeyleri savunan kitapların yayıncısı olarak görülüyor olabilir. Elbette tabii olarak karşıtlarında olduğu üzere bu çerçevede ele alınabilecek kitapları var bu iki yayınevinin Fakat bu yayınevlerinin kitaplarının çoğunluk bakımından böyle olmak bir yana fuara katılan aynı yapıyla ilişkili türev yayıncılardan daha nitelikli olduğunu göz ardı etmemek lazım. O sebeple müsamaha ve tahammül başta olmak üzere birtakım hasletleri hatırlamak icap ederdi. Hiç değilse bahsettiğimiz bu çerçevede insanlar davranışlarına çekidüzen verse, bu tür çiğ, izahı yapılamayacak dolayısıyla savunulamayacak kararlar almasalar. Diğer taraftan Kaynak Yayın Grubunun alanının daraltılması brüte değil nete bakmak gerektiğini ihsas ettirmesinden dolayı doğru gözükebilir. Gel gör ki brüt üstünden yaklaşıldığında öncelikle veya eş-süremli olarak yeri daraltılması gereken başka yayıncıların varlığı da yadsınamaz.

BİTMEYEN FUAR SÜRGÜNLÜĞÜ

Bu bahisten sonra en iyisi hazır bir fırsat bulmuşken mekân değişikliği ile başlayıp, ardından diğer meseleler üstünde ayrı ayrı durarak fuarı değerlendirmek. Geleneksel Ramazan kitap fuarı olarak bilinen fuarın Beyazıt meydanına taşınmasının ardından yaşanan tartışmalar bitmek bir yana yerini yeni kaygılara bırakmış durumda. Şunu belirtelim ki 2010’da meydana gelen bu değişiklik konusunu enine boyuna sadece M. Tevfik Ekiz yazdı. Yazısının başlığı bugüne kadar yaşananları anlatması yanında sonraki yıllarda yaşanacak bir dizi gelişmeyi düşündürmesi bakımından da hatırlanmaya değer: “Bir Fuar Sürgünlüğü: Dini Yayınlar Fuarından Kitap ve Kültür Fuarına.” Ekiz’in yazısı İstanbul sur içinde devam eden kültürsüzleştirme faaliyetlerinden cami derneklerinin kitap/çı ‘nefretine’, havadan nem kapan işgüzarlardan iktidar karşısında yelkenleri suya indiren yayıncılara kadar birçok olayı kendine özgü üslubuyla hicvediyordu.

Aslında karar vericilerin ölçüp biçtikten, iyice düşündükten sonra verdikleri bir karar değildir bu. Yayıncılardan önemli bir kısmı Sultanahmet’teki fuar yerinin değiştirilmesinin Ramazan ve kitap arasında kurulan bağın çözülmesinin ilk adımı olduğunu düşünüyorlar. Bu değerlendirmeye göre 28 Şubat 1997 darbecilerinin bile akıllarına gelmeyen mekân değişikliği, başbakanın bir sözü bahane edilerek gerçekleştirilmiş oldu. Bu sayede fuarın herhangi bir yere kolaylıkla taşınıp taşınamayacağı da test edilmiş oldu. Mekân değişikliğini ilk yıllarda olumlu bulanlara göre, Sultanahmet’in dışındaki karnaval alanından kurtulunmuş olması kitabın itibarı açısından önemli bir gelişmeydi. Ne var ki fuarın önümüzdeki yıllarda Beyazıt meydanından Yenikapı’ya taşınacağı şeklindeki tahminler bu olumlu yaklaşımı şimdilik ortadan kaldırmış durumda. Fuarın tarihî mekânları olmayan Yenikapı’ya taşınması bir dizi başka kaygıların doğmasına da sebebiyet veriyor. Zira yapılması düşünülen birtakım düzenlemelerle direkler arası Ramazan eğlencelerinin hayat bulacağı bir mekânda kitaba dönük alakanın oldukça azalacağı ifade ediliyor. Hatta bazıları “biz balıklara mı kitap okutacağız” diyor, geçtiğimiz ayların tantanalı kapışmalarını anımsatarak. Burada esas olarak, kitap, oruç ve namaz arasındaki irtibatın hiçbir zaman Sultanahmet’teki kadar sağlıklı bir şekilde kurulamayacağı yönündeki kaygıya bir nebze de olsa hak vermek gerekir. Zira fuarın Beyazıt meydanına taşınmasından, iki yıl sonra Beyazıt Camisinin restorasyondan dolayı kapanması kitap ve cami arasında kurulan bağın ilk düğümünü çözmüştü. Şimdi fuarın Yenikapı’ya taşınacağı yönündeki söylentiler bunun devamı olarak görülüyor. Ayrıca bu sene yayıncılara Yenikapı’da ücretsiz mekân tahsis edilmesinin bunun ilk adımı olarak değerlendiren yayıncılar var.

Tabii burada şöyle bir yaklaşım da karşımıza çıkıyor. Yayıncılardan bir kısmı, bu mekân değişikliğinden Güllü Yasin vb. kitaplarda karşımıza çıkan popüler dinî yayıncıların daha çok etkileneceğini öne sürüyor. Bunlara göre bu tür yayıncılar mekân değişikliğinden olumsuz etkilenecek fakat çok takipçisi olmayan butik yayıncılar açısından durum pek farklı olmayacaktır. Fakat burada bir başka yayıncı, Yenikapı’daki fuarın esas bu tür yayıncılar için ciddi kayıp meydana getireceğini, ekran dindarlığının hâkim unsurlarından ve direkler arasını aratmayacak etkinliklerden dolayı nitelikli yayınlara dönük zaten az olan talebin daha da azalacağını ifade ediyor. Umarız yanlıştır ama sezebildiğimiz kadarıyla, yayıncıların önemli bir kısmı yaşanacak olanları tahmin bile etmek istemiyor.

Biraz da yayıncılardan söz edelim. Fuarın açılışına yetişemedim ama yayıncıların büyük ölçüde yerleşimlerini tamamladıkları saatlerde fuardaydım. Bunun yanında özellikle hatırı sayılır bir genç okur kitlesi de vardı. Sözgelimi Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam kitabıyla diğer kitaplarına olan ilgi doğrusu beni bir hayli şaşırttı. Zira televizyonda yayımlanan ve kültür savaşları açısından anlamlandırılan dizinin bu kadar tesirli olacağını ummuyordum. Öte yandan Beyan Yayınlarından çıkan Yedi Güzel Adam’ın kapağının Uzun Hikâye’nin akıbetine uğramamış olması da sevindirici. Orhan Okay’ın Dergâh Yayınlarından çıkacağını bildiğim Necip Fazıl üstüne yazılarından oluşan kitabı sordum. Kitap henüz çıkmamış, bir iki ay sonra yayımlanacakmış. Küre-Klasik Yayınları ise epey durgun. Hem yeni kitaplar açısından hem de süreli yayınlar açısından bu durgunluk. Aliya İzzetbegoviç kitaplarının arasında Doğu ve Batı Arasında İslâm kitabının nitelikli tercümesini aradı gözlerim ama boşuna. Timaş’ın önü ise sanılanın aksine oldukça sakindi. Açılım Kitap’tan merakla beklediğim Yirmibirinci Yüzyılda İktidar ile Mekân ve Müslüman Şehir Hayatı kitaplarını aldım. Çokça dolaşmama rağmen Mana Yayınları ile karıştırılan Mahya Yayınları standını ise eve geç kalırım endişesinden olsa gerek bir türlü bulamadım. Cihan Aktaş’ın Halama Benzediğim İçin kitabını İz Yayıncılık standında bulabilirim diye düşündüm ama henüz çıkmamış. Ekin Yayınları Menâr Tefsirini tamamlamış. Umarım bu tefsir ve etrafında süren tartışmalarla ilgili ilmi bir toplantı yapılır. Ötüken Yayınlarından Tarık Buğra’nın Bu Çağın Adı başlığıyla yayımlanan denemelerini almak istedim. Gel gör ki, stanttaki görevlilerden biri fuar indirimi başlamadı, patron da burada deyince, gönül koyarak kitabı almaktan şimdilik vazgeçtim. Beka Yayınları 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de pek çok kimsenin şuurlanmasına vesile olan yazarların kitaplarını tekrar yayımlamış. Ne var ki bu kitapların tercümelerinin gözden geçirilmeden aynen yayımlanması bana göre doğru bir yayın tercihi olmamış. Bu arada Beka Yayınlarının en çok satılan kitapları arasında İmam Nevevi’nin Riyâzü’s Sâlihîn kitabının yer aldığını belirteyim. Şule Yayınlarından Hüseyin Su’nun Kalemin Yükü kitabını aldım, bu kitap niçin Hece Yayınlarından çıkmadı acaba, sorusunu yüklenerek tabi. Yeditepe Yayınları’ndan Tezkire’nin yeni sayısını, Büyüyen Ay Yayınlarından ise Âlim Kahraman’ın Cahit Zarifoğlu’yla Yedi Yıl kitabını aldım. Otobüste kitapta yer alan mektupları okurken acaba bu mektuplar Zarifoğlu’nun Mektuplar adıyla yayımlanan kitabında da var mı, sorusu aklımı kurcalayıp durdu. Bu fasıl biraz daha uzatılabilir ama şimdilik bu kadarı yeterli olur. Fakat şunu söylemeden geçmeyeyim: Yayıncıların genellikle 1980’li ve 1990’lı yıllara göre stantlarında “fuarlık personel” istihdam etmeleri kitap kültürü açısından son derece kötü bir tercih. Bunun anlaşılabilir izahları vardır muhakkak. Fakat en azından yayınevi, kitapları ve diğer konular hakkında asgarî malumatı olmalı değil mi bu personelin?

KİTAP VE KÜLTÜR MÜ, FİTRE Mİ?

Evet, şimdi gelelim meselenin yürek burkan başka boyutlarına: Diyanet Vakfı fuarda yıldan yıla yayıncılardan almış olduğu ücretleri arttırmasına rağmen (bu yıl metrekare fiyatı üç yüz liranın üstünde) nedense sunmuş olduğu hizmetlerde hep kısıntı yapmayı önceleyen bir tavır takınmayı öncelemiş sanki. Sultanahmet’te fuara katılan yayıncılara verilen raf düzeninin terkinden başlayan bu hizmet daralması, ne yazık ki yaşadığımız yılların “hizmet savaşlarına” karşın hâlen sürüyor. Yayıncılardan bir kısmı öteden beri Diyanet Vakfı yetkililerinin elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan, zerre miktarınca masraf yapmayan tavrından şikâyetçidir. Oysa fuarın ilk yıllarında fuarda görevli olanlara ufak ölçekli iftar yemeği veriyordu Diyanet Vakfı yetkilileri. Fakat ne olduysa oldu iftar yemeğinin yerinde yeller eser oldu sonraki yıllarda. Fuara katılım ücretinin sürekli arttığı göz önünde bulundurulursa şimdiki durumun gözden geçirilmesinin elzem olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır. Herhâlde bir mümini iftar ettirmenin kazandırdıklarını ilgili vakfın yetkilileri, herkesten daha iyi bilirler değil mi? Yoksa yanılıyor muyum?

İşin ilginç yanlarından biri de şu: Sözünü ettiğimiz kurumun zekât ve fitre toplama faaliyetine ilişkin ilanları fuar alanında da göze çarpıyor. Hâlbuki adı kitap ve kültür olan bir organizasyonu yürütenlerin bu tür konularda son derece hassas olmaları ve yayıncılara çok az yer ayrılan fuar broşürünün arka kısmında bunun devamı mahiyette olan “sanal din” destek butonuna yer vermemeleri icap ederdi.

Fuar organize etmek hele kitap fuarını destekleyecek etkinlikler tertiplemek kolay bir iş değil. Bununla birlikte, genel olarak şunları söyleyebiliriz. Diyanet Vakfı bugüne kadar yapmış olduğu organizasyona nitelik katmayı başaramadı. Fuar alanı Beyazıt meydanına taşındıktan sonra bunun için arayışlar içinde olmak yerine bu işi başka bir kurumun inisiyatifine devrederek zaten hiç üstlenmediği bu yükten ivedi bir şekilde kurtulmayı tercih etti. Oysa bu konuda farklı arayışlar içinde olabilir ve bunu fuara katılan yayıncıların katkılarıyla zenginleştirebilirdi. Duyduğum kadarıyla yayıncıların defi hâcet ihtiyacını gidermeleri için uygun, ücretsiz ve yakın bir mekân sunmaktan uzak bir çalışkanlığı var fuarı organize eden yetkililerin. Ayrıca fuara katılan yayıncılar için elzem olan otopark hizmeti bile sunamayan yetkililerin yaptıkları organizasyonu bütünlüklü olarak düşünmediklerini söylemek yanlış olmasa gerek. Katkılarından dolayı teşekkür edilen kurumlardan birinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mı?

Herhalde bütün bunların yanında, özellikle nitelikli kitabın ve kültürün uğradığı kaybı gözler önüne sermek için sadece şunu anmak yetecektir: 33 yıllık kitap ve kültür fuarı, iktidara yakın zıpkın gibi acar gazetelerin sayfalarında bir caz veya nar kültür sanat festivali kadar yer bulamadı. Madem kültür siyasetinden söz açtık, yazının sonunda şu soruyu ortaya atmadan bitirmeyelim: TÜYAP açıldığı gün bununla ilgili bir habere yer vermeyen bir memleket gazetesi düşünülebilir mi? Gerisini hep birlikte düşünelim artık.

Güncelleme Tarihi: 29 Haziran 2014, 11:18
YORUM EKLE

banner26

banner25