Kabahatin fazilete dönüşmesi - Avlonyalı Süreyya Bey

Avlonyalı ailesinin önemli fertlerinden Süreyya Bey'in anıları, hem Osmanlı İmparatorluğu'nun son 30 yılına hem de Arnavut milli hareketinin uyanış sürecine ve bu bağlamda alfabe tartışmalarına tanıklık ediyor.

Kabahatin fazilete dönüşmesi - Avlonyalı Süreyya Bey

Asım Öz/ Kültür Servisi / 12-07-2011

Modern dünyanın farklı sorunları ile yüz yüze gelen Osmanlı İmparatorluğu gerek siyasi gerekse sosyal alanda karşılaştığı sorunları aşmak için farklı çıkış yolları arayışına girmiştir. Bu süreçte gündeme gelen milliyetçilik hareketleri hem gayrimüslim hem de Müslüman toplumları ciddi oranda etkilemiş özellikle de entelektüellerin seküler bir kimlik benimseyerek ulusal kimlik etrafında mücadele etmelerini ve bu doğrultuda eserler kaleme almalarına sebep olmuştur. İmparatorluklar çağından ulus devletler çağına geçişte yaşanan bu yaralı kimlik dönüşümlerinin etkileri bugün dahi hissedilmektedir. 

Ulusal kimlik benimseyen seküler aydınların hayat öyküleri bu bakımdan çok önemli veriler içermektedir. İşte onlardan biri Hatırat ve Terâcim-i Ahvâl yazarı Avlonyalı Sinan Paşa hanedanından ve Rumeli Beylerbeyi payelilerinden Mustafa Paşa'nın mahdumu Avlonyalı Süreyya Bey'dir.  Arnavutluk milliyetçiliğinin öncü savaşçılarından tipik bir elit milliyetçi,  dolayısıyla yukarıdan aşağıya modernleşme taraftarı olan Süreyya Bey, halkın dimağının mülki ve siyasi bir tahavvülden uzak olduğunu düşünür.  Niyazi Bey'in Resne Dağları'na çıkışını yalnız Osmanlı Devletini değil, bir Arnavut hissiyle vatanını, vatandaşlarını dahi zulümden kurtarmak sevdasında olduğunu düşünmesi milliyetçiliğin geçmişi nasıl okuduğunun bir örneği olarak anılabilir. Arnavutluk'un bağımsızlığını ilan eden İsmail Kemal Bey'in kuzeni olan Süreyya Bey hem Müslüman hem Osmanlı hem Arnavut'tur. Osmanlı'ya ilk dâhil edilen Arnavut liman kentinde dünyaya geldiği için Avlonyalı Süreyya Bey adıyla anılan söz konusu kişi aynı zamanda çalkantılı bir hayat yaşamasından dolayı her üç zümre tarafından hain olarak görülen bir isimdir. 

ALFABE TARTIŞMALARININ EVVELİ 

Avlonyalı Süreyya Bey'in hatıraları Osmanlı Sonrası Arnavutluk (1912-1920) adıyla yayımlandı. Aslı Arnavutluk Milli Kütüphanesinde bulunan eserin Abdülhamit Kırmızı tarafından altmış sayfalık kapsamlı bir giriş/biyografi yazısıyla okura sunulmuş olması önemli.  Hatıratın en dikkat çekici yanlarından birini Arnavutluk ve Osmanlı bahsinde Latin harfleri bağlamında yaşanan tartışmalara değinen kısımları oluşturmakta. Çünkü Arnavutların milliyetçi öncü savaşçıları tarafından dile getirilen alfabe değişikliği talebi İttihat Terakki Cemiyeti tarafından önce reddedilmiş daha sonra ise bir politika haline getirilmiş ama uygulama dönemi Cumhuriyet devrinde milli bir programa dönüştürülmüştür. Arnavutlar ise zaten bağımsızlıklarını ilan eder etmez Latin alfabesini kullanmaya başlamışlardır.  Süreyya Bey'in bu konudaki tartışmalardaki etkisi  Osmanlı içinde de oldukça belirleyici olmuştur. Mahir İz'in Yılların İzi adını taşıyan hatıratında bahsettiğine göre Ankara Sultanisi'ndeki muallimliği sırasında Mustafa Kemal Paşa Heyet-i Temsiliye ile okulu ziyaret ettiğinde konu maarife dayanmış ve Paşa öğretmenlerden tavsiyeler istemiştir. Okulun müdür yardımcısı Ayaşlı Ali Rıza Bey, "Arnavutların yaptığı gibi Latin harflerini kabulden başka çare olmadığını ileri sürdü." Mahir İz ise şöyle devam ediyor: "Hatta daha evvel İkdam gazetesinde neşr olunan Avlonyalı Süreyya Bey'in "Huruf-ı Arabiyye ve Arnavut Lisanı" başlıklı yazısını bana vermişti. Bunda yazının tarihçesinden bahsediliyor ve Arnavutların Latin harflerini kabul etmelerinin dinen günah olmadığı müdafaa ediliyordu." 

Tabii başka konularda da önemli bilgiler mevcut hatıratta. Osmanlı Devletinin idari kademelerinde de görev alan Süreyya Bey, bir süre sonra taşra hayatının can sıkıcı dünyasından kurtulmak istemesinden yahut Osmanlı sarayının onun muhaliflere katılmasından endişe etmesinden dolayı İstanbul'a gelir/ getirilir. 19 Temmuz 1901'de Şura-yı Devlet Tanzimat Azası olur. İstanbul yıllarında önce  bir Venedik sarayı gibi yarı yarıya suyun içinde, pek çok odasıyla büyük bir villa olan Kuruçeşme koyunda  Ermeni Düzyan ailesine ait, yüz elli yıllık, üç katlı devasa solanları olan bir yalıda ikamet eden Süreyya Bey daha sonra buranın şehir merkezine uzak olmasından dolayı Fındıklı sırtlarında daha eski fakat iki katlı daha büyük bir konağa taşınmıştır.

1907 yılında Fitretü'l İslâm başlığını taşıyan ve Muaviye bin Ebu Sufyan'ın  hayatını anlatan 342 sayfalık  bir eser kaleme almıştır. Keşşâf tefsirinden Fütuhat-ı Mekkiye'ye kadar pek çok klasikten yararlanılarak kaleme alınan eser modern dipnot sistemiyle yazılmıştır. Fakat kitapta Muaviye'nin hayatının makbul bir biçimde ele alınmadığı düşünüldüğünden eser kovuşturmaya uğramıştır. Kitap toplatılmış ve hakkında Rumeli Kazaskeri Mahmud Kamil Efendi tarafından  "kitabı yazan da, okuyan da kafirdir" fetvası çıkarılmıştır. Kitabı beğenerek öğrencileri için çoğaltmaya çalışan Hoca Kadri Efendi bu kitap yüzünden Tokat'a sürülmüştür. Kitabın yasaklanmasının esas sebebi Abdülhamid idaresinin bazı  evhamlarıdır. Muaviye  yoluyla Abdülhamid'in kötülenmeye çalışıldığı düşünülmüştür. Bunu haklı kılacak hususlar da yok değildir Süreyya Bey'in kitabında. Mesela zalim meliklerin kötülüklerinin hayra yorulmasının eleştirilmesi ve Muaviye'nin istibdadın kurucusu olduğunun belirtilmesi bunun iki örneğidir. Süreyya Bey kitabının Netice-i Muhakemat başlıklı sonsözünde İslam'a göre idarenin meşrutiyet esasına ve anayasaya dayanması gerektiğini, aksi takdirde o hükümdara itaat zorunluluğunun kalktığını ifade etmekten geri durmamıştır. 

İstanbul'da yaşayan ağabeyi Ferid Paşa  sadrazam olunca onu 1908 yılına kadar memâlikteki gümrük gelirlerinden sorumlu kılan vazifeye atamıştır. 1908 devriminden sonra bu kurumun kaldırılması üzerine 10 Ağustos 1908'de kadro harici kalan Süreyya Bey bir süre sonra Avlonya'ya dönmüştür.

"VARSIN ARNAVUTLUK YANSIN, YIKILSIN" 

Memleketine dönüşünde Yanya'da aktif siyasete katılan Süreyya Bey 1908 seçimlerinde adaylığını koymuş ve İttihat Terakki aleyhine ateşli bir kampanya yürütmüş, ama sonuçta dokuz oyla seçimi bir Rum adaya karşı kaybetmiştir. Sopalı seçimler olarak anılan 1912'de kuzeni İsmail Kemal Bey tekrar aday gösterilmeyince, onun yerine aday olmak için başvuruda bulunmuştur. İttihat ve Terakki Fırkası, Arnavutluk meselesi hariç bütün konularda onlarla aynı çizgide olmaya söz verdiği halde, kendisine soğuk davranmış ama yine de Süreyya Bey mebus seçilmiştir. Yanya Valisi olan Mehmet Ali Aynî onu seçtirmek için çok çaba harcamıştır.

Daha sonra Arnavutlukta isyan alametleri belirmiştir. Durum mecliste konuşulurken ortamı güllük gülistanlık gösteren Dâhiliye Nazırı Hacı Adil Bey'e ilk itiraz eden mebus Süreyya Bey olmuştur. Süreyya Bey konuşmasında Arnavutların merkezi hükümetin habersiz olduğu şiddet ve zulümden şikâyetçi olduklarını ve bu durumdan bölgede görev yapan birtakım küçük memurların sorumlu olduğunun altını çizdiği görülüyor ve şunları ekliyor "inkıyad için kuvvet kafidir. Fakat hoşnudiyet için hüsn-i idare lazımdır" Popüler milli tarihte "sadık milletin ihaneti" olarak tahayyül edilen hikâyenin, öteki taraftan görünüşü konusunda oldukça önemli ayrıntılar sunan bu hatırat yanında oğlu Ekrem Bey'in anıları da bilinmiş olsaydı eminim Nurettin Topçu hikâyelerinde Arnavutlar hakkında haddi aşan tasvir ve yargılarda bulunmazdı. Milli hakikat rejiminin yansıması olarak okunabilecek bu hususların tashih edilmesi için anılar önemli bir kaynak niteliğinde. Çünkü hain deyip kurtulunabilecek bir mesele değil Arnavutluk meselesi. 

İttihat Terakki merkezince meşrutiyet kuru bir davadan ibaret addedilmiş merkeziyetçi bir yönetim tarzı benimsenmiştir bu yıllarda.  Süreyya Bey'e göre Arnavut meselesini hükümetin üç konuda aldığı aşırı tedbirler alevlendirmiştir: Müslüman ahalinin elinden silahların toplanması, okullarda Arnavutça dersi ve Arnavut aydınları arasında Latin harflerine geçme tartışmaları  konularında İttihat ve Terakki Cemiyetinin  meşrutiye idaresine yakışmayan politikalar gütmesi bunun başlıca sebepleridir. İttihat Terakki'nin harf meselesinde fetva icat ve ızhar edişini eleştiren Süreyya Bey  mecliste itirazlarla karşılaşınca konuyu konuşmanın anlamsız hale geldiğini düşünecek ve şu sözleri söyleyerek kürsüden inecektir: " Arnavutluk varsın yansın, yıkılsın; sizin istediğiniz surette siyaset takib olunsun. Arnavutluk'un bugünkü haline sebep hep siyaset-i hâzıradır ve birtakım efkâr-ı sahifedir, başka bir şey değildir; bunu her zaman isbata hazırım. Artık devama da hacet yok.Arnavutluk varsın yansın,yıkılsın." Daha sonra atışmalar devam ederken, meselenin uzadığını söyleyen bir mebusa, Süreyya Bey şöyle der: "Bu meclisi Arnavutluk meselesi işgal etmezse, hangi mesele işgal eder?"

Mecliste yaptığı sert konuşmanın ardından mebusluktan istifa eden Süreyya Bey'in istifa hikayesi şöyledir: İttihat ve Terakki'nin cemiyet mensubu subayları kayıran politikalarına karşı örgütlenen muhalif subaylar Halaskâr Zabitan Grubu'nu kurmuş, 1912'de  Said Paşa hükümetine ve meclise karşı harekete geçmişlerdir. Manastır'da isyan çıkaran grup sonra Said Paşa'nın istifasını sağlamış yerine Kamil Paşa'nın sadrazam yapılmasına ve meclis seçimlerinin yenilenmesine yönelik faaliyetlere girişmiştir. Mecliste yapılan tartışmalarda Süreyya Bey Halaskâr Zabitan'a arka çıkmıştır. Kürsüde yapmış olduğu konuşma çok tepki alınca kızan Süreyya Bey "meclisteki alçaklarla çalışamayacağını" söyleyerek istifa ettiğini açıklamıştır. Bu ağır sözler üzerine meclisin sıra kapaklarına vurarak protestolarını dillendiren    mebuslar "istifasının  kabul edildiğini", "def olup gitmesini" ihtar etmişlerdir. 

"MİLLİ HARFLER" VE DİYANET 

Milli harflerin diyanete uygun olduğunu savunan Süreyya Bey, önceden bu harflerin dini ahkama aykırı olduğunu söyleyip, kullananları tekfir eden Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'nin  masonluğunu gündeme getirerek istifasında önemli bir rol oynamıştır. Süreyya Bey, Latin harflerinin kabulü  yönündeki  gayretlerinden dolayı küfürle, ihanetle, Protestanlıkla  itham edildiğini oysa bu ithamı yapanların zamanla Arap harflerinin Türklerin ilerlemesine mani olduğunu yazmaya  başladıklarını ve kabahatinin fazilete dönüştüğünü hatıralarında ifade etmiştir: " Arnavutlar Latince elifbâsının kabulü mecburiyetinde bulunduklarını ve bunun dine ve muamelat-ı resmiyeye  taalluku olmayıp, sırf millî ve lisanî bir ihtiyacın izalesi maksadını mutazammın olduğunu beyan sırasında edile-i nakliye ile hurûfât-ı Arabiye'nin mukaddes sayılması veya hurûfât-ı Arabiye'den gayrı harflerin  beyn'el-İslâm istimaline  mesâğ-ı şer'i olamaması meselelerinin sırf ındî ve hayalî olduğunu neşr ettiğim birçok makalelerimde isbat ve sınıf-ı ulemayı iskâta muvaffak olmuş idim.Buna karşı İpekMebusu Hafız İbrahim Efendi ile Kosovalı Arif Hikmet ve defterdar mazullerinden Şevket ve eski muhasebecilerden Prizrenli Bedri Beyler gibi İttihadiyyûn'a merbut Arnavutlar bu ihtiyac-ı millîyi redd ü inkâr ederek vadi-i tabasbuskâriye sapmış,dehşetli yaygaralarla kâh küfrümüze,kâh ihanetimize hüküm ile, enzâr-ı enâmda bizi dinsiz göstermeye çalışmışlardır. Tanin ceride-i habisesi  bu neşriyatta mirÂt-ı şuhûd olmuş, Protestanlığımızı ilana kadar varmış idi. Halbuki bir müddet sonra Türklerin feyz ü terakkiden mahrum olmaları,hep istimal eyledikleri hurûfât-ı Arabiye'nin seyyiesinden  ve bunların ez-her-cihet tedris ü talime adem-i kabiliyetlerinden ileri geldiğini ve tarik-i tecdidi açmak içün mutlaka o hurûfatın terkiyle Latin harflerinin kabulünden gayrı çare olmadığını beyan etmiş, hamden sümme hamden bize azv olunan kabahat, ayn-ı fazilet suretinde tecelli etmişti."

Tabii İttihat Terakki'nin fetva ile Latin harflerini yerdirmesini eleştiren Süreyya Bey Arnavutluk'ta ihtilal için evinde topladığı heyeti meşrulaştırmak için şeriat-ı garranın kimi hükümlerini anımsatmaktan geri kalmayacaktır. Balkan Harbi sırasında Osmanlılar Arnavut topraklarında Karadağlılarla savaşmaya başlayınca, birçok Arnavut milliyetçisi gibi Süreyya Bey de ülkenin geleceği konusundaki düşüncelerini hayata geçirtmenin vaktinin geldiğini düşünür. Arnavutlar Balkan Savaşları sonrasında 28 Kasım 1912'de Osmanlılardan ayrılırlar. Avlonya'da gerçekleşen bu hareketin önderi eski bir Osmanlı valisi olan İsmail Kemal Bey, Sırplar ve Yunanlılar tarafından yok edilme tehlikesi yaşayan Arnavutların son çare olarak bağımsızlığa başvurduklarını açıklar. Avlonya'da 13 Eylül 1913'te kurulan geçici hükümet resmi dil olarak Arnavutça'yı ilan etmişse de, Osmanlı idaresinde yetişen memurlar 1917'ye kadar Osmanlıca yazmışlardır, Tapu-kadastro dairesindeki bütün evraklar 1920 yılına kadar Osmanlıca tutulmuştur. Süreyya Bey kendi hatıratını 1920'lerde Osmanlıca olarak kaleme alması da dikkat çekicidir. 

İttihat ve Terakki dönemi, Balkan Harbi ve Dünya Harbi sırasında yaşanan önemli olaylar hakkındaki ilk elden tanıklıkları ve dönemin önde gelen kişileri hakkındaki hal tercemeleriyle de ayrı bir öneme sahip bulunan bu hatıratın Avlonyalı Ekrem Bey'in Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912)'la birlikte okunması daha farklı konuların gündemleştirilmesini sağlayacaktır. 

Avlonyalı Süreyya Bey, Osmanlı Sonrası Arnavutluk (1912-1920), Klasik Yayınları, 2010, 472 Sayfa

Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2019, 17:26
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Burhan
Mehmet Burhan - 6 gün Önce

Dünya çapında fıkıh alanında kendini ispat etmiş bir şahsiyet olan Mahmut Kamil Efendi'nin 99. İslam Halifesi Abdulhamid Han'ı en hafif tabirle zalimlikle suçlayan bu kitabı yazan Süreyya bey hakkında verdiği fetva İslam Hukukuna uygun ve yerindedir.

banner39