banner15

Kentin sınırları: Banliyö ve varoşlar

Toplumbilim dergisinin “Banliyö Özel Sayısı” Fransa ve Türkiye’de yaşananlarda egemen olan politik tercihleri anlamak bakımından oldukça önemli.

Kentin sınırları: Banliyö ve varoşlar

Asım Öz / Kültür Servisi

Banliyöler  klasik anlamıyla dünyanın bütün megalopollerinde benzer bir şekilde gettolaşma, kapatılma, iç hesaplaşmalarla polisin ve kanunun dışında bırakılan; merkeze sokulmamaya çalışılan surlardan oluşmaktadır. Farklı banliyö tanımlamalarının yapıldığını da hatırda tuttuğumuzda, bu mekânları tanımlayan en önemli noktanın, kentin hâkim normlarından ve yaşam biçimlerinden farklılaşmış olması olduğu ifade edilebilir. Kentte tutunamayan, insanların bir arada yaşamalarını kolaylaştıran ilişkilerin içerisine giremeyen kısacası her anlamda kentin imkânlarından kopukluğun bir arada yoğunlaştığı mekânlar olarak karşımıza çıkan banliyölerin ve varoşların toplumun diğer kesimleriyle, devletle ve toplumsalla kurdukları ilişkiler de farklılaşmaktadır. 

Doksanlı yıllardan itibaren gündeme gelen banliyöler özellikle Avrupa’da “uyku şehir” olarak anılan ve evden işe, işten eve gidip gelen bir hat üzerinde yaşamların geçtiği bir alan olarak gündeme geldi.  Oysa kent sadece otele özgü, yatma fonksiyonları dışında başka özellikleri olması gereken bir birliktelik mekânı olarak tasarlanmıştır. Sadece yoksulların değil orta sınıfların da yaşamlarını sürdürdüğü rahat ve ucuz konut mekânı olarak banliyöler özellikle iki binli yılların ortasından itibaren yaşanan krizlerin sonucunda sosyal ve ekonomik patlamaların ortasında buldu kendi.  Geçtiğimiz yıllarda Fransa’da meydana gelen işsizlik ve yabancılar sorununun kesişmesinin neticesi olan öfkeli başkaldırı olayları Avrupa’nın hemen her yanında yaygınlaşmaya başlayan yoksulluk ve dışlanma olgusu merkezinde bu gerçeğin fark edilmesini sağlayan hassas mekânlar olarak öne çıktı.  

Kentsel Dönüşümün Politikası

François Dubet sosyal konutların yoğun olduğu kenar mahalleleri “sürgün yerleri” olarak tanımlar. Bu tanımlama şehirden bir biçimde sürülenleri, atılanları ve geri dönüş imkânı olmayanları tanımladığı kadar apartmanın nisbi konforuna teslim olan kapanma özelliğini de dışa vurmaktadır.  Şu bir gerçek ki kentlerin aşırı biçimde genişlemesi merkezle kenarlar arasındaki ilişkileri birçok bakımdan dengesizleştirdi. Kentlilerin birbirleriyle karşılaşma imkânları azaldıkça kent hayatı da fakirleşmeye başladı.  Kentler küresel dolaşım ağına girerken kendi dışlanmış bölgelerini de yarattılar. Bu süreç sermayenin küresel ölçekte hâkimiyetini pekiştirmesinin de neticesidir aynı zamanda.  Sistemin en zayıf halkaları ama aynı zamanda toplumsal çelişkilerin en açık biçimde sergilendiği banliyö surları neoliberal politikalar sayesinde devlet ve sermaye arasında yeniden biçimlenen ilişkilerin, kentsel alanlarda alt sınıfların konut ve barınma haklarının üst sınıflar lehine yeniden düzenlenme çabalarıyla daha da tahkim edilmektedir. Türkiye’de hızla oluşturulan konut sorununu çözme gerekçesiyle uygulamaya koyduğu kentsel dönüşüm projelerinin dönüştürmeye çalıştığı gecekondu bölgelerine dönük politikalar bir taraftan kent yoksullarının mekânı olarak eski gecekondu mekânlarını fiziki olarak kentsel yapıdan tasfiye etmekte diğer yandan da kenti arındırmaya yönelik “tersine göçü teşvik” “kentte yaşamanın bedeli olmalı” gibi yeni politik dil ve arayışları öne  çıkarmaktadır. Temelde kentin sermaye ve sistemin beklentilerine uygun olarak dönüştürülmesini ve yeniden üretilmesini esas alan kentsel dönüşüm süreci sadece kentin fiziki yapılanmasıyla sınırlı bir dönüşüm süreci değildir: “ Bunun ötesinde bu yaklaşım kentin eski yerleşik kesimlerini( 1950’li yıllardan  beri gecekondu mahallelerinde ikamet edenler ve bir kısmında sın dönem göçmenlerin ikamet ettikleri eski kent merkezlerindeki mukimleri)yerinden etme pratiklerini de gündeme getirmiştir. Başka bir deyişle, kentler, fiziksel olarak yenilenirken, toplumsal olarak ayrışmakta; yoksul kesimler kentin dışına itilmektedir.” İstanbul bu toplumsal ve kentsel dönüşüm sürecini Sulukule, Tarlabaşı, Süleymaniye’de yoğun olarak yaşamaktadır.

İşte bu arkaplan içerisinde hem Fransa banliyölerinde hem de İstanbul’da meydana gelen değişimleri ve toplumsal olayları mekânsal dönüşümleri ele alan Toplumbilim dergisinin “Banliyö Özel Sayısı”  Fransa ve Türkiye’de yaşananlarda egemen olan politik tercihleri anlamak bakımından oldukça önemli. Farklı tarihsel koşullarda oluşan bu iki olguyu karşılaştırmanın güçlüğü bir yana, iki duruma dair analizleri bir araya getirerek okuyucuya kentin kenarları ile sosyal sorun arasında bağ kurabilecek verileri sunan derginin bu sayısının amacı şöyle belirlenmiş: “Paris’in banliyölerinde 1980’li yıllardan itibaren kendini dayatan “mahalle” olgusuyla İstanbul’da 1990’lardan beri oluşan “tehlikeli varoş” kavramıyla ifade edilen toplumsal olgunun sistemle ilişkilerini ve geçirdikleri dönüşümü irdelemek.”  Seksenli yıllara dikkat kesilmenin temel bir sebebi var: Çünkü seksenli yıllardan önceki süreçlerde insanlar belli oranda topluma bir katkı oluşturma konumundaydılar. Günümüze uzan son otuz yıllık zamanda ise işsizlerden oluşan ve banliyölerde yaşayan toplumsal kesimler “faydasızlar” olarak adlandırılırlar.

 Neoliberal  dönemin politikalarının yönlendirdiği sürecin ürünü olarak yaygınlaşan  ve kentteki yarılmayı anlatan getto, varoş ve banliyö sözcüklerine yüklenen anlam çok belirgin değildir. Şükrü Arslan’ın kavramsal analizi  bu bakımdan oldukça önemli: Onun aktardığına göre varoş, aslında bir kentin ya da ilçenin iç ve dış bölgelerine verilen; ortaçağdaki surdışı küçük mahalleri anlatan  Macarca varos’dan gelir. Bu sözcüğün yerine ve eş anlamlı olarak Türkçeye Fransızcadan geçen banliyö( banlieue) de kullanılır.Bu anlamıyla şiddete, suça ve tehlikeye karşı kendine yüksek duvarlar ören söylemin merkezine varoş sözcüğü net olarak yerleşmektedir.

 Tabii İstanbul ve Paris’i kıyaslarken Pierre Bordieu’nun farklı karşılaştırmalarda yanlış anlamaların oluşma olasılığına dikkat çeken uyarısının da farkında olmak gerekir. Bunlardan biri şudur: Banliyöler aynı anda kurulan çok katlı apartman bloklarından oluşurken, İstanbul’un kenarlarında var olan yapılar, uzun bir süreç neticesinde, birbirine eklemlenen küçük, düzensiz ve plansız evler topluluğu olarak karşımıza çıkar. Delice şehirleşmeye bağlı olarak hız kazanan ve bireyleri atomize eden coğrafi ve toplumsal  hareketlilik içinde mahallenin öneminin azalmadığını  ifade eden “Mahalle: Bir Kimlikler Kavşağı” yazısı anılmaya değer yazılardan biri.

Kapitalizmin gelişim süreci içinde barınma liberal bir anlayışla mülkiyet temelinde dikkate alınmaktadır. Bu süreçte bir taraftan rant alanları sermaye birikimine kaynaklık ederken diğer yanda alt ve orta sınıflar yani mülk edilebilecek gelire sahip olmayanlar barınma sorunuyla boğuşmaktadır. Neoliberal ekonomi politikalarının kutuplaştırdığı üst sınıflar kentsel topraktaki mülkiyet haklarını genişletirken yaygınlaştırılan yoksulluk ise kent alanındaki kullanım ve mülkiyet haklarını kaybetmektedir.  Dergide yer alan çalışmalardan bir kısmı Fransız banliyölerini bir kısmı da İstanbul’un varoşlarını ve bu iki olgunun arka planını konu edinmektedir. Fransa deneyini ele alan Jan Spurk, banliyölerin ayrı bir yapı olarak ele alınamayacağının altını çizerek bu olguyu analiz etmenin,  bizi toplumsal yapının bütününün  ciddi bir eleştirine götürdüğünün altını çizer. Dayanışma bağlarını  çözen mekan politikası liberal ekonomik politikalardan bağımsız düşünülemez.

Banliyö ve varoşların diğer mekân ve yapılarla kurdukları ilişkilerin Paris ve İstanbul örneğinde  farklılaşan yanlarına  aydınlanmacı demokrat perspektiften dikkat çeken Mustafa Poyraz şöyle bir karşılaştırma yapmakta: “ Fransız banliyölerinin, tarihsel sınıf çatışmalarına sahne olan bir geleneğin devamı olarak ve en az  yarım yüzyıllık bir sosyal devlet olgusu çerçevesinde, İstanbul’un kenarlarının ise, düzensiz bir kapitalistleşme sürecinde, bireysel girişimcilikle geleneksel davranış biçimlerinin iç içe yaşadığı, yer yer politik dayanışma unsurları öne  çıksa bile, dine dayalı ve milliyetçi yaklaşımların demokratik bilincin oluşmasına bir türlü fırsat vermediği  bir çerçevede gelişmesidir.”   Yoksulluğu dinin sığındığı bir barınak olarak gören yazar seksenli yıllardan itibaren İslamcılığın yükselişini de bu çerçevede açıklamaktadır. Kentin kenarlarda başka bir dayanışma ağı kalmadığı için buralarda İslamcılık yükselmiştir.  Demokratik ve laik değerleri savunan güçler kenar mahallelerde yeni etkileşim alanları oluşturamadığından yoksullar İslamcı yaklaşımın etkisine açık hale gelmiştir. Onun dini olana ilişkin bakışını bir yana bıraktığımızda önemli tespitlerinin olduğunu da belirtmek gerekir. Yoksullukla göçmenliğin hem İstanbul’da hem de Paris’te iç içe geçtiğini ortaya koymuş olması bunlardan ilki. Paris’in yoksul banliyölerinde yaşayan göçmenler Fransa’nın eski sömürgelerinden gelmişlerdir. İstanbul’un kenarlarında yaşayanlar ise çoğunlukla Türkiye’nin doğusundan gelenlerdir.

Yeni Banliyöleşme Tarzı

Sermaye birikimi ile kentsel mekânın üretimi arasında her zaman doğrudan bir ilişki olmuştur. Mesela yoksulların istenmeyen olarak görülmesi kentte site alanlarının da oluşmasını sağlamıştır. Özellikle orta ve üst sınıflar kendilerini daha aşağı yaşam koşullarından ayırmak ve kendi sosyal pozisyonlarını vurgulamak maksadıyla kendilerine yeni yerleşim yerleri kurmaktadırlar. Politikacılar ise bu sınıfı ellerinden kaçırmamak için en alttakilere sahip çıkma düşüncelerini frenlemektedirler. Bu aslında neoliberal dönemde karşımıza çıkan ve Hatice Kurtuluş’un “yeni banliyöleşme tarzı” dediği duruma işaret eder. İstanbul’da seksenlerin sonundan itibaren belirginleşmeye başlayan ve kentin çeperinde ortaya çıkan yeni orta ve üst orta sınıflara dönük banliyöleşme biçimi giderek yaygınlaşmaktadır. İstanbul’un banliyöleşme sürecini tarihsel olarak üç tarihsel ve üç farklı toplumsal kimliğin çerçevesinde anlamanın mümkün olduğunu düşünen Hatice Kurtuluş’un analizi şöyle: “Birincisi, İstanbul’un 19. yüzyılın ikinci yarısında uluslar arası ekonomik işbölümü içinde aldığı yeni pozisyona bağlı olarak ortaya çıkan mekânsal ve toplumsal dönüşümün yarattığı banliyöleşme; ikincisi 1940’ların sonundan itibaren kentlere akan kitlesel kırsal göçmenlerin yarattığı özgün banliyöleşme biçimleri( ağırlıkla gecekondu yerleşmelerine bağlı olarak); ve üçüncü olarak da 1980’li yıllardan itibaren bütün dünyada izlenen fakat Türkiye’de ancak 90’lı yıllarda yaygın hale gelen, orta ve üst orta sınıf alt kentleri ile kapalı yerleşimlerin ortaya çıkardığı banliyöleşme biçimidir.”

 Seksenli yıllarda körüklenen ve kışkırtılan kapitalist olma arzusu toplumda bir yer edinmenin önemli bir kaynağı haline gelmiştir. Her şeyin bireysel çaba ve beceriyle elde edilebileceğinin genel olarak kabul edildiği bu yıllarda alta düşenler genel olarak olumsuz görülmüştür. Alta düşenler ise bu durumdan kurtulmak için başkalarına acımasızca davranmaya hatta onlara zarar vermeye başlarlar. Bu süreçte ise karşımıza çetecilik ve kapkaç olayları olarak anılan durumlar karşımıza çıkmıştır. Liberal yaklaşımın çok açık bir simgesi olan ve çoğunlukla yoksulların atılmış ve sahip çıkılmayan çocuklarından oluşan bu gruplar bir baskı unsuru olarak kendilerini topluma dayatmışlardır.

 Sorunları ile öne çıkan banliyöleri ve varoşları toplumun genel yapısına bağlama isteğinin azalması en yoksul kesimlerin ve göçmenlerin büyük çoğunluğunun kentten uzak bir yerde kendi durumlarıyla baş başa bırakılmasını gündeme getirmiştir. Pek itiraf edilmeyen bu durumda bütün mesele buraların nasıl kontrol edileceği ve burada yaşayanların başkalarına zarar vermeden nasıl yaşayacağıdır. Etienne Balibar’ın  dış sömürgecilikten içerde yaratılmış sömürgeciliğe geçiş olarak andığı bu süreçte; işsizlik, eğitim ve kültürel alanlarda temel bir yaklaşımın olmadığı da dikkat çeken bir başka noktadır. Hal böyle olunca toplumsal tepki ve direnişleri önlemenin yolu olarak alta kalanların sakinleştirilmesi politikaları giderek bir ara çözüm olarak önem kazanır. Şiddetin damgaladığı toplumsal olarak karmaşık ve en medyatik  versiyonlarında, hukukun geçerli olmadığı alanlar olarak tasvir edilen banliyö semtlerinin yıkımına gidilmesi de işin bir başka gerçeği.

Kitlesel olan toplumsal hareketlerin azaldığı ve daha iyi bir gelecek amaçlayan toplumsal projelerine sıcak bakmayan bilinç durumlarını analiz eden önemli tespitlerden biri de John Spurk tarafından yapılmakta. Spurk günümüzdeki kitlesel bireyciliği son yüzyılın büyük savaşlarının galibi kapitalizmin istemlerine boyun eğmelerinin bir sonucu olarak görüyor ve şöyle diyor: “ Oysa bu bireycilik homojen değildir. 1980 ve 1990’lı yılların yaldızlı “yuppilerinin” ve geçtiğimiz yüzyılın sonunda modernleşmenin “winner”leri”nin bireyciliği artık,  “çözülmüşlerin” önsel olarak belirlenmiş bireyciliğinden farklılaşmıştır. Gerçekte toplumsal gelişme bir yamalı bohça oldukça eşitsiz toplumsal olguların, cemaatsel yapıların, narsistik bireyciliğin vb. bir arada bulunduğu bölümlere ayrılmış bir bireycilik şeklini almıştır.”

 Sulukule’deki yoksulluğun yeni yoksulluk kavramı üzerinden anlamlandırıldığı yazıda da önemli belirlemeler var. Yeni yoksulluğu anlayabilmek için birbirini etkileyen sistem içi yoksulluğun artması ve farklı biçimler alması, yaygınlaşan sistem dışına itme hali ve azalan sosyal ilişkiler ille dayanışma pratikleri  olmak üzere üç temel değişmeyi  dikkate almak gerektiğini belirten Murat Cemal Yalçıntan- Erbatur Çavuşoğlu bir yandan son dönemde artan yeni yoksulluk hallerine diğer yandan bu hal ile çok önceden karşılaşan  toplumsal kesimlere  Sulukule üzerinden eğiliyorlar.

Hassas mahallere dönük kamusal politikaları sorgulamayı amaçlayan Toplumbilim’in bu sayısı Hegel’den bu yana adlandırıldığı biçimde her zaman olumsuzluğa ilişkin olarak kullanılan eleştiri kavramı bakımından değerlendirildiğinde tümüyle eleştirel bir sayı. Var olanın henüz olmayan olduğunun bilinciyle hazırlanmış olan bu sayıda mekânsal dönüşümleri anlamak bakımından epey analiz var. Derginin Jean-François Pérouse'un 1990'ların ortasından bu yana yürüttüğü çalışmaların bir özeti olan İstanbul'la Yüzleşme Denemeleri(2011) ile birlikte okunması Türkiye’nin makro örneği olarak İstanbul’un mekânsal dönüşümünü   kavramaya önemli bir  katkı yapacağı muhakkak.

 

Güncelleme Tarihi: 06 Eylül 2011, 22:23
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35