banner15

Kızıl Zambak: Unutulan soykırım tekrarlanır

Srebrenitsa Soykırımı, aradan 25 yıl geçmesine rağmen Boşnak halkı için dinmeyen bir acı olarak kalmaya devam ediyor. Soykırım sonrası Boşnak halkının yaşadıklarını “Kızıl Zambak” kitabında okurlarına sunan Ayşe Müzeyyen Taşçı o dönemi anlattı

Kızıl Zambak: Unutulan soykırım tekrarlanır

II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da yaşanan en utanç verici katliamı olan Srebrenitsa Soykırımı’nın bu yıl 25. yıldönümü. Binlerce Boşnak sivilin Sırp askerler tarafından hunharca katledildiği Srebrenitsa Soykırımı, aradan 25 yıl geçmesine rağmen Boşnak halkı için dinmeyen bir acı olarak kalmaya devam ediyor. Yaşanan katliam sonrasında Boşnak halkına yardım için çıktığı bu yolda yaşadıklarını ve Boşnak halkının yaşadıklarını “Kızıl Zambak” kitabında okurlarına sunan Ayşe Müzeyyen Taşçı ile o dönemi konuştuk.

Ayşe Müzeyyen Taşçı’nın hayat hikâyesini dinleyebilir miyiz?

Erzurum’da dünyaya geldim ancak, babamın memuriyeti sebebi ile çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım çeşitli şehirlerde geçti. Çok okuyan bir ailede büyümek, okumaya karşı olan ilgimi daha bir perçinlemiş olmalı ki tam bir kitap kurduydum. Yazmaya çocukluk yıllarımda doğal bir refleks olarak başladım. Denemeler, küçük hikâyeler, şiirler yazıp bir kenara koyuyordum. Yazma hususundaki sevgimi tutukluğum sebebi ile çok zor açığa vurabilmiş olsam da ilk olarak yazılarım 14-15 yaşımda iken bir gençlik dergisinde yayınlanmaya başladı. Artık çeşitli dergilerde ufak çaplı şiirlerim, hikâyelerim, röportajlarım ve makalelerim yayınlanıyordu. Sonraki yıllar içinde yer aldığım aktif siyasetin yoğunluğu sebebiyle yazmaya olan eğilimim epey bir sekteye uğramış, ancak bu durum bana farklı bir dünyanın kapılarını açarak bu uzun süreç tam anlamı ile geniş bir tecrübe birikimi olmuştur.

Çok okuyan, dünya siyasetini yakından takip eden, ardından insani yardım faaliyetleri ile yeryüzü coğrafyalarının gerçeği ile yüzleşen bir genç olarak yazma eğilimimi salt edebiyat alanında bırakmayarak, araştırma makaleleri yazmaya başladım. Ve elbette bu ilgi, ilk temas ettiğim Bosna ve Balkan coğrafyaları özelinden başlayan bir süreç ile oldu. Bu anlamda biriktirebildiklerimi bir yandan kaleme alırken diğer yandan söyleşi ve konferanslar vasıtası ile çeşitli alanlara taşımaya gayret ettim ve hâlen etmekteyim.

Bosna Savaşı başladığında, yaşananların ülkemizde büyük yankıları olmuştu. Bu durum sizi nasıl etkiledi?

O yıllar ilk gençlik yıllarımızdı. Henüz dış dünya ile somut bir temasımız söz konusu olmamıştı. Bosna savaşında yaşanan korkunç trajediler; kan gölüne dönmüş pazar yerleri, bombalanan hastaneleri, evleri, şehirleri yakılıp yıkılmış oradan oraya savrulan insanlar televizyon ekranından evlerimize düştüğünde “Ne oluyor?” demiştik pek çok kişi gibi. Adına bile pek aşina olmadığımız bu coğrafyada yaşananlar derinden sarsmıştı her birimizi. Siyasette olmam dolayısıyla uluslararası toplantılarda gördüğüm Aliya İzzetbegoviç’in Cumhurbaşkanı olduğu ve hakkında hiçbir şey bilmediğim bu ülkede yaşananlar beni oldukça üzmüş ve düşündürmüştü.

Mülteciler ile ilgili çalışmalarınız, bu alana yönelişiniz nasıl başladı?

Bu tamamen tevafuk eseri gelişen bir durumdu. Şöyle ki;  Sırp generallerin “En fazla üç ay içinde Balkanlarda tek bir Müslüman kalmayacak, hepsini temizleyeceğiz.” tehdidi savaşın bir soykırıma dönüşeceğinin en bariz işaretiydi. Hâl böyle olunca savunmasız Boşnak halkına yardım için kurulan bir insani yardım vakfının (İHH) mülteci kadınlar ve çocuklarla ilgilenmem için beni yönlendirmesi ile hem Bosna ile temas etmiş ve hem de savaşın soğuk yüzü ile karşı karşıya gelmiştim.

Bu alanda yaptığınız önemli çalışmalarda söz konusu, bunlardan bahsedebilir miyiz?

Savaş esnasında tanıştığım iki Boşnak arkadaşımla beraber yardım faaliyetlerinin içinde bulduk kendimizi. Bir yandan mülteci kadın ve çocuklarla ilgilenirken diğer taraftan Türkiye’nin çeşitli illerinde düzenlenen yardım organizasyonlarında konuşmalara yapıyorduk. Ara ara bize desteğe gelen Halide İzzetbegoviç programlara katılıyor ve konuşmalar yapıyordu. Savaş bitince özel dostluklarım ve temas etmiş olduğum hakikatler beni, Balkanlar ve Bosna hakkında araştırmalar yapmaya itti. Önce lider Aliya İzzetbegoviç’in eserlerini büyük bir dikkatle okumaya ve incelemeye başladım. Ardından Bosna ve Balkanların geçmiş tarihini. Biriktirdiklerimi konferanslar ve söyleşiler şeklinde çeşitli alanlara taşımaya, makaleler yazarak yazım yolu ile de aktarmaya gayret ettim. Bu aynı zamanda benim diğer coğrafyalara dair merakımı ve ilgimi de besleyen bir adım oldu. Hâlihazırda genelde dünya, özelde İslâm coğrafyalarına dair araştırmalarıma devam etmekteyim.

“Kızıl Zambak” ile savaşı gerçek yaşam öyküleri ile okuyucuya sundunuz. Bu konudaki çalışmalarınızın ilk tohumları ne zaman atıldı, yazım aşaması ne zaman başladı ve bu süreç nasıl gelişme gösterdi?

İdealist ve ümmet aşığı bir genç olarak Bosna, bu anlamda yaşamımda milat oldu diyebilirim. Yazma tutkumu biriktirebildiklerimle buluşturarak satırlara dökmek ve romantik edebiyat sevdamın yönünü biraz daha farklı bir alan çevirmek noktasında oldukça etkili ve besleyici bir başlangıca vesile oldu. Savaş süresince temas ettiğim kahraman insanlar, sonrasında yolumun kesiştiği güzel dostlar bu hikâyelerin oluşmasında önemli rol oynadı. Tabi daha da özeli hastane odasında can dostumun “Bütün bunları yazmalısın mutlaka!” tavsiyesi sonrasında bir vasiyet gibi yakamı bırakmayınca ortaya Kızıl Zambak çıkıverdi.

Peki, neden “Kızıl Zambak”? Kitabınıza bu ismi seçmenizin özel bir hikâyesi var mı?

Zambak mitolojide; saflık, asalet, güç, yeniden doğuş gibi anlamlar ifade eder. Dolayısı ile Yugoslavya dağıldığında Bosna Hersek yeni bir devlet kurarken bayrağına bu anlamları içermesi bakımından zambak figürünü yerleştirmiştir. Savaş Müslüman Boşnakların yeniden doğuşu, saflığı,  asaleti, bağımsızlık ve gücünü simgeleyen bayrağını şehitlerin kanı ile kızıla boyamıştır. Bu sebeple kitabımızın ismi Kızıl Zambak olmuştur.

Sizce ardında derin acılar bırakan Bosna Savaşı’nın amacı neydi?

Bosna Savaşı ile ilgili satır aralarında çok fazla hakikat ve gerekçe mevcuttur. Bu sayfada şu kadarını ifade edebilirim…90’lı yılların başından Yugoslavya Devleti çözülüp komünizm çökünce pek çok Balkan ülkesi bağımsızlık talebinde bulunmuştur. Bunlardan birisi de Bosna Hersek’tir. Ancak Sırp faşizmi Müslüman Boşnakların bağımsızlık talebine şiddetle karşı çıkmıştır. Nitekim bunun için yapılan referandum esnasında Sırp Lider Karadziç, Boşnak Lider Aliya İzzetbegoviç’e  “Bağımsızlık istediğinizde size Balkanları cehenneme çevirmeyeceğimizi mi zannediyorsunuz.” diyerek dünya medyası önünde tehditler savunmuştur. Sonrasında bağımsızlığını ilan eden ve ilk seçimlerde sandıktan galip çıkan SDA Partisi, Aliya İzzetbegoviç’i cumhurbaşkanı ilan etmiştir. Yeni devlet, ufku ve vizyonu ile mükemmel bir lider olan Aliya, İslâmi kimliklerinin muhafaza edilebilmesi adına neredeyse 45 yıl süren komünizm döneminde içinde yer aldığı Müslüman hareketi içerisinde yürütmüş olduğu zorlu mücadelenin tecrübesi ile geleceğe dair heyecan ve umutla atılmış adım olmuştur.

Tüm bunlar olurken Sırplar husumetle besledikleri ve Osmanlı payitahtının devamı olarak gördükleri Müslüman Boşnakların yaşadıkları şehir ve kasabaların etrafını Yugoslavya devletinden kendilerine kalan ve dünyanın dördüncü ordusu niteliğindeki silah ve askerleri ile kuşatmışlardı. Daha önemlisi tüm uluslararası basın önünde Sırpların Generalin “Çok değil en fazla üç ay içerisinde Balkanlarda tek bir Müslüman kalmayacak hepsini temizleyeceğiz.” tehdidi, kapıya dayanan savaşın bir soykırıma dönüşeceğinin açık ifadesi olmuştu. Öyle de oldu zaten. Yakın tarihin en acı, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en kanlı savaş Bosna topraklarında yaşandı ve soykırıma dönüştü ne yazık ki…

Bosna savaşının en karanlık yüzü neydi? BM’nin koruması altındayken bu korkunç katliam nasıl gerçekleşebiliyor?

Bosna Savaşı mübalağasız her yönü ile karanlık bir savaştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki bu en kanlı savaşın soykırıma dönüşmesi, kadınların izzet ve haysiyetinin çiğnendiği, çocukların katledildiği, sivillerin evlerinin kundaklandığı bir savaştır. 350 binin üzerinde Boşnak katledilmiştir ki bunun 35 bini çocuktur. Kadınlara gelince; sistematik tecavüze uğrayan 55 bin kadından söz edilmektedir. “Müslüman neslin dönüştürülmesi” adına toplama kamplarında tutulan tecavüz mağduru kadınların dünyaya getirdiği 20 bin çocuk bu savaşın bir başka karanlık yüzüdür. Yanı sıra en mühimi BM ve benzeri yapıların Müslüman Boşnaklara yönelik ihanetleridir.

Bu bölgeler BM güvenli bölgeleri değil miydi? BM neden müdahale etmedi?

BM’nin, Sırp faşizminin akıl alamaz psikopatlığı ile Müslümanları tehdit ettiği, savunmasız sivilleri katlettiği zaman diliminde herhangi bir müdahalesi söz konusu olmamıştır. Keza tüm küresel örgütlerin de. Ancak Boşnaklar savaş stratejisini pratik edip gelen yardımların da desteği ile kaybettikleri tüm şehirleri geri almaya başladığında BM ani bir karar ile bölgeye gelmiştir. Boşnaklar soykırıma uğrarken görmezden gelen BM, tam zafere doğru ilerlemişken Bosna Ordusu, bölgede “Güvenli bölgeler” oluşturmaya başlamıştır. İşte sivillerin sığındığı ve BM’nin korumasında olan bu bölgelere elini kolunu sallayarak giren Sırp askerlerinin işlediği en büyük savaş suçu, soykırımdır.

Srebrenitsa Soykırımı ile ilgili yaptığınız araştırmalarda nelerle karşılaştınız?

Srebrenitsa savaştan önce 20 bin kişilik bir kasabadır. Kendisi Srebrenitsalı olan ve aynı zamanda Sırp lider Karadziç’in özel koruması olan Naser Oriç’in savunmasındadır. Ancak BM tarafından kasaba silahsızlandırılarak “Güvenli bölge” ilan edilmiştir. BM korumasında olan kasabada silahlar toplanmış, direnişçiler pasifize edilmiştir. Sonrasında evleri yakılan, şehirleri bombalanan Boşnaklar Srebrenitsa’ya sığınmıştır. Kısa sürede 20 bin kişilik kasaba 80 bin üzerinde sığınmacı ile âdeta açık hava cezaevine dönüşmüştür. Açlık, salgın hastalıklar, sağlıksız yaşam koşullarının ölümlere neden olduğu kasabaya yardımlar yine BM kontrolünde ve askerlerin insafı dâhilinde girebilmektedir.

Tüm bunlar yaşanırken 11 Temmuz günü 80 bin sivilin yaşadığı kasabaya Sırbistan’dan gelen 10 bin kişilik Sırp askeri kolayca girebilmiş ve üç gün boyunca korkunç katliamlarını gerçekleştirmişlerdir. Bir şekilde sağ kalabilen kadın, çocuk ve yaşlılar, araçlara tıkıştırılarak toplama kamplarına götürülmüşlerdir. Bütün bunlar soykırımın gerçekleşmesi için BM eli ile hazırlanmış senaryodan ibarettir. Beni en çok etkileyen savaş bittikten sonra kasabalarına dönen kadınların karşılaştıkları manzaraya dair yıkımları olmuştur. Yerle bir edilmiş kasaba, yerlerini bilemedikleri ama toplu katliamlarla çukurlara atılmış sevdikleri… Çok acı çok…

Büyük bir insanlık trajedisi olan Srebrenitsa katliamının üzerinden 24 yıl geçti. Ancak Srebrenitsa katliamı Boşnak halkı ve insanlık için dinmeyen bir acı olarak kalmaya devam ediyor. Bugün o savaşı ve katliamı yaşamış insanlar için neler yapabiliriz? Bu yaraları nasıl sarabiliriz? Bu konuda toplum ve birey olarak bize düşen görevler nelerdir?

Bu yarayı sarabilmek o kadar zor ki. Bunca yıl sonra bile hâlâ Boşnaklar toplu mezarlardan çıkan sevdiklerinin kemiklerini toparlayıp defnediyorlar. Bu basit bir acı değil, kanayan bir yara… Elimizden geldiğince onların yanında olmaya, yetimlerini himaye etmeye, geride kalanlarının hayata tutunabilmelerine katkı sağlamaya gayret ediyoruz. Kanaatim odur ki bundan sonrası için de Boşnak halkının yanında olduğumuzu hem kendilerine ve hem de fırsat kollayan faşist Sırp zihniyetine hissettirmeliyiz.

Nasıl bir okursunuz? Okurken nelere dikkat edersiniz?

Okumak benim için nefes almak gibidir. Hemen her şeyi okurum. Okuduklarımı düşünce dünyamda analiz eder, çıkan sonucu bir kenara not alırım. Tabiri caiz ise her düşünceden haberdar olup bilgi dünyamı beslemeyi önemserim. Okumak; fikretmek, akletmek ve ayırt etmek için ilk gereksinimdir. Bu öğrenme ile alakalı gelişebilecek ve insanı köle olmaktan, sürü olmaktan kurtarabilecek, özgür ve özgün kılacak bir yöntemdir.

Bir başucu kitabını var mı?

Değişmeyen başucu kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir. Mümkün mertebe Kur’an meali ve hadis-i şerif okuyorum. Yaşadığımız döneme dair çıkmazlardan sıyrılabilmek için en etkin kılavuz Kur’an hakikatidir. Bu anlamda Ömer Nasuhi Bilmen, Seyyid Kutup ve babam Hüseyin Taşçı’nın kaleme aldığı Hidayet ve Dirayet Tefsiri daima elimin altındadır. Öte yandan çeşitli kaynaklardan siyasi tarih okumaları yapıyorum. Günümüz küresel siyasetinin arka planını anlayabilmek, coğrafyalarımızda yaşananları analiz edebilmek için bu okumalardan çok faydalandığımı söyleyebilirim. Bu anlamda uzun zamandır elimin altında bulunan dünyadaki çatışma bölgelerini inceleyen iki kalın cilt halinde Dünya Çatışmaları eseri bulunmaktadır.

Kitabın Ortası dergisi okurlarına son zamanlarda okuduğunuz ve tavsiye edebileceğiniz 3 kitap ismi istesek sizden…

Tavsiye edebileceğim çok fazla kitap var elbet. Ancak konumuzla da ilintili olması bakımından Aliya İzzetbegoviç’in eserlerinden tavsiyede bulunmak isterim. Malum olduğu üzere Aliya İzzetbegoviç bir davetçi siyasi lider ve askeri komutan olarak kendisine ihtiyaç duyulan her anın vacibini yerini getirmiş büyük bir liderdir. Aynı zamanda yakın çağın en önemli mütefekkiridir. Bu anlamda pek çok esere sahiptir.

Aliya’nın 1970 yılında kaleme aldığı ve bir manifesto niteliğinde olan bir dönem yargılanmasında, mahkûm edilmesinde delil gösterilen İslâm Deklarasyonu kitabını şiddetle tavsiye ederim. Yine Mütefekkir Aliya İzzetbegoviç’in mahkûmiyeti esnasında yazmaya başladığı, doğunun mistizmi ve batının maddeci anlayışını mana ve ruh birleşimi ile İslâm üzerinden ifadelendirdiği müthiş bir felsefi anlatımı ile kaleme alınmış Doğu Batı Arasında İslâm ve Aliya’nın anılarından oluşan Tarihe Tanıklığım eserlerini tavsiye ederim. Son bir tavsiyemde Oral Sander’in 1918-1994 sürecini analiz etmiş olduğu Siyasi Tarih eseridir.

Kaynak: Dünya Bizim, Kitabın Ortası dergisi, Temmuz 2019, sayı. 28.

YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35