banner15

Kızının gözüyle Mevdudi

Kaleminin gücü ve dehasıyla zaman ve mekânın sınırlarını aşarak önemli eserler veren Mevdudi'nin yaşamını "bir ev reisi veya bir baba" olarak elen alan kızı Hamira Mevdudi'nin yazdığı Babam Mevdudi kitabı Mevdudi'ye ilişkin bugüne değin pek farkında olunmayan önemli ayrıntıları sunuyor.

Kızının gözüyle Mevdudi

Asım Öz/Kültür Servisi

Mevlana Seyyid Ebu'l-A'la Mevdudi (1903-1979) çağdaş İslam düşünce ve hareketine yapmış olduğu katkılar bakımından üzerinde çokça durulan isimlerden biridir. İslami bilincin genel bir ıslahat hareketiyle oluşturabileceğini düşünen Mevdudi'nin görüşleri ve kitapları Tunus'tan Malezya'ya kadar bütün İslami ihya hareketlerini etkilemiştir. Döneminde hem kapitalizmi hem de komünizmi eleştiren Mevdudi sömürge topraklarda oluşan Kadıyanilik başta olmak üzere pek çok olumsuz girişim ve hareketle de mücadele etti.  Onun hayatı hakkında da bir kısmı telif bir kısmı tercüme pek çok çalışma yapıldı. Doksan sonrasında gündeme getirilen post-İslamcılık tartışmaları sırasında çarmıha ilk gerilen birkaç isimden biri oldu. Yine doğrudan onu gören isimlerin hatıralarında da Mevdudi'den söz edildi. Doğumunun yüzüncü yılında gerek Pakistan'da gerekse dünyanın başka ülkelerinde onun kişiliğini ve düşüncelerini ele alan epeyce etkinlik onu tekrar ama çoğu zaman nostaljik ve romantik bir biçimde gündeme getirdi. Mevdudi'nin 1932 yılında kurduğu Tercümanü'l Kur'an dergisi 2003 Ekim ve 2004 Nisan sayıları bu kapsamlı etkinliklere ayırdı.

EVLİYA TARİHİ ÜSLUBU

Yenilerde yayımlanan Hamira Mevdudi'nin kaleme almış olduğu Babam Mevdudi    temelde  Tercümanü'l Kur'an'da yayımlanan makaleye dayanmakla beraber Mevdudi konulu çoğu yazı ve kitaptan farklı bir tanıklığı ve hatırlayışı taşıması bakımından dikkat çekici. Apaçıklığı ve yalınlığı öne çıkan kitabı okurken,  birkaç noktanın daha çok ilgimi çektiğini belirtmeliyim: Bir kızın babasını hatırlarken babasının anlayışına zıt bir biçimde onu menkıbelerle anlatması bunlardan ilki. Aristokrat bir aileden gelişin sağladığı imkânlar ve meydana getirdiği sıkıntılar ikincisi. Eşinin dokuz çocuğunun bakımını büyük oranda üstlenerek Mevdudi'ye yazı hayatını sürdürebileceği uygun bir ortam oluşturması üçüncüsü. İlimle siyaseti birleştirmeye çabası karşısında oluşan tereddütler ve bu tereddütlere Mevdudi'nin verdiği cevaplar kitapta dikkatimi yoğunlaştırdığım yanlardan bir başkası.

Kitabı oluşturan hatıralar kızının gözünden Mevdudi'yi ve dönemini anlatmakta. Kitap Mevdudi'nin ailesi yetiştiği sosyal çevre, Pakistan'ın kuruluşu, Muhammed İkbal'le ilişkileri ve eserlerinin nasıl bir ortam içinde yazıldığını izlenimler eşliğinde görmeyi mümkün kılmaktadır. Tabii bahsedilmeyen konular da yok değil. Pakistan fikri noktasında Hint Müslümanları arasında ortaya çıkan yaklaşım farklılıkları kitapta herhangi bir biçimde yer almaz.  Örneğin Hindistan'daki çağdaş İslâmî ihya hareketine giriş teşkil  eden ve geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan el-Hilal dergisini çıkaran  Ebu'l-Kelam Azad (1888-1958)'dan ve mücadelesinden söz edilmez.Çünkü Azad Pakistan devleti fikrine baştan karşı çıkarak Müslümanların mücadelelerini bölünmemiş Hindistan'da sürdürmelerinin daha yararlı olacağını düşündüğü için İkbal'den ve Mevdudi'den ayrılmaktaydı.

Buna karşın Pakistan'ın bağımsızlığı ve ulusal kimlikli öğrenciler yetiştirilmesi konuları işlenirken Bangladeş ve Pakistan arasındaki fark değinen satırlar üzerinde durulmayı hak ediyor. "O ülkedeki(Bangladeş kastediliyor) bütün yaşlı Pakistanlılar Müslüman olmakla gurur duyuyor. Ama gençler ve çocuklar Bangladeş fikri üzerine eğitiliyorlar. Pakistan'ın adını bile duymaya tahammül edemiyorlar."

Babam Mevdudi, 2003'te yazılmış olmasının getirdiği güncelliği de içinde taşıyor: Kabil, Kandahar, Bağdat, Basra, Filistin ve Keşmir meseleleri üzerinden Müslüman dünyanın yaşadığı sorunlar ortaya konurken Pakistan üzerinden bir yüceltme anlatısının kurulduğu dikkat çekmekte. Pakistan'ın askeri gücü, nükleer füze başlıkları olumlanırken Türkiye'de Kıbrıs çıkarması sırasında üretilen rüyalı anlatımlara benzeyen anlatımlar meselenin bir başka yönünü teşkil etmekte.   Anlatımın başladığı ilk sayfada müceddit olarak kabul edilen Mevdudi'nin seçildiği ve daha çocukluğundan itibaren adım adım izlenmesi gereken bu planın farkında gibi olduğu ifade edilmekte ve soyunun Ehli Beyt'e dayandığı konusu üzerinde özellikle durulmaktadır. Eşi Mahmuda ile evliliği anlatılırken de Mevdudi'nin hapishane yılları anlatılırken de  rüya bir  motif olarak sürekli gündeme getirilmektedir. Çekimine kolaylıkla kapınılan ve hayretle okunacağını düşündüğüm bu yaklaşımlar S. Vali Nasr'ın Mevdudi ve İslâmî İhyanın Teşekkülü'nde dile getirdiği "Mevdudi'nin  biyografisini yazanlar, onun hayatını evliya tarihî üslubunda nakletmeye meylederek, Pakistan'da 1960'lı yıllarda türbelerin ve çeşitli hükümetlerin himayesiyle kaleme alman mutasavvıf veliler tarihî tarzında, onun kerametinden ve heybetinden (manevî duruş) söz ediyorlardı" yargısının yaygınlığını gösteren bir karine olması bakımından üzerinde durulmaya değer. Meryem Cemile'nin Mevdudi hakkındaki yazılarında da görülen bu husus atmışlı yıllardan itibaren kaleme alınan pek çok Mevdudi yazısında görülmektedir. Mevdudi'nin bu şekilde kutsallaştırılmasının tasvip edilemez olduğu ama bir zihniyet biçimi olarak kutsallaştırmaya yatkınlığı göstermesi nedeniyle de üzerinde durulabilir olduğu ifade edilebilir.

ARİSTOKRAT BİR AİLE

Hatıratta dikkat çeken noktalardan biri Mevdudi'nin aristokratik geçmişi.  Hizmetçilerin bulunduğu, daha okula gitmeden evde özel eğitim alınabilecek bir ortamda büyümüştü Mevdudi. Babasının Çişti soyuna, annesinin ise askerlik, devlet adamlığı ve ediplik geleneğine sahip aristokratik geçmişine bağlı olan Mevdudi'nin  sömürge yönetimlerinin ortaya çıkardığı olumsuzluklardan en  fazla nasibini alan böyle bir ailede doğup büyüdüğünü şimdiye değin S. Vali Nasr'ın Mevdudi ve İslâmî İhyanın Teşekkülü adlı çalışması dışında üzerinde durulan bir konu değildi.

Mevdudi'nin özgüveni bir parça bu durumundan kaynaklanır. 18 Temmuz 1932'de yazdığı bir şiirde bu durumu şöyle aksettirir: "İçinde gizli bir ateş var,/Kandile ne lüzum var ki /Ey pervanenin yanan arzusu parlak bir alev ol sen!" İslâm'ın alevini yeniden tutuşturacak olan Mevdudi, hayatı boyunca vaktinin çoğunu çalışarak, yazarak, okuyarak ve partinin işlerine katılarak geçirdi. Kendisini çalışmalarına kaptırdığı için altı oğlunun ve üç kızının çoğu yükü  tümüyle eşinin ve annesinin üstüne kalır. Hatıratta bu konuyla ilgili oldukça fazla aktarımın olması dikkat çekici. Kızı babalarının kendileri için elinden gelenin en iyisini yapmak için sürekli çaba harcadığını belirtir. Evde, çocukların eğitimi ve yetiştirilmesinde eşine yardımcı olması için bir hizmetçi,  mutfak işlerine bakan ve yemek yapmak konusunda oldukça maharetli bir aşçı- adı da Makbul- ve rahatça bir yere gelip gitmek için bir araba ve şoförü vardır. Bunlardan aşçı ve şoför hiçbir zaman eve girmezler ev ahalisiyle iletişimi ve ilişkiyi hizmetçi sağlar. Evlerine pek çok misafir gelir.  Mekke'ye Giden Yol'un yazarı Muhammed Esed, eşi Münire ve oğlu Talal onların evinde misafir olan pek çok isimden bir kaçıdır. Onların misafir olduğu gün evin üçüncü katında Muhammed Ali Cinnah'ın Pencap'taki üniversite meydanında yaptığı konuşmayı dinlerler.

Bazı misafirlerin Mevdudi'nin aristokrat geçmişini problem ettikleri de anlaşılmakta. Kitapta bu bağlamda anlatılan Muhammed Manzur Numani, Cafer Şah Pehlevari be başka âlimlerin katıldığı yemek daveti oldukça dikkat çekici: " Babam onları (...) evimizde verdiği bir yemeğe davet etti. Anneme çeyizlik tabaklarını çıkarmamasını, masayı incili örtülerle süslememesini, günlük yemek yediğimiz tabaklarla bir sofra hazırlamasını istedi. Ama annem itiraz etti ve misafirlerine en güzel sofrayı hazırlamak için ısrar etti.(...) Babamsa her gün yediğimiz mercimek ve humustan başka yemek yapmamasını söyledi. Ama annem misafirlerine ikram konusunda ısrarlıydı.(...) Sonuçta Makbul yine lezzetli yemeklerini hazırladı. Annem masayı elinde bulunan güzel tabaklarla ve süslerle donattı...Misafirler geldiler yemeklerini yediler.Davetin üzerinden daha birkaç gün bile geçmeden kulaktan kulağa dolaşan fısıltılar, dedikodular ayyuka çıkmıştı. Öyle ki bazıları Cemaati İslami'den ayrıldıklarını ilan etmişlerdi. Bu değerli misafirler yakınlarına ve arkadaşlarına üstad Mevdudi'nin  din kisvesi giymiş dünya adamından başka bir şey olmadığını söylemişlerdi.Yemeklerini pişiren aşçısı, çocuklarına bakan hizmetçisi vardı.Onlar varken eşi ne işe yarıyordu acaba?(...)

Babaannem Rukiye Hanımefendi bu dedikoduları duyunca şöyle cevaplamıştı: "Allah insanları boylarına göre sınıflandırır.Bunların mantığı bu mudur?"

Bu olaydan sonra annem babamın sözünden hiç çıkmadı. Aklına geldikçe hayıflanır ve: "Eğer her gün yemek yediğimiz kaplarla, her gün yediğimiz yemekleri hazırlasaydım Cemaati İslami'nin başına bu sıkıntılar gelmezdi!" derdi."

YAZI HAYATI, İLİM VE SİYASET

Kur'an, hadis, fıkıh, İslam tarihi, siyaset konularında çok sayıda eser kaleme alan Mevdudi'nin başta telifine 1942 yılında başladığı ve 7 Haziran 1972'de tamamladığı Tefhimu'l Kur'an olmak üzere onca kitabı nasıl meydana getirdiğini de anlamak mümkün kitaptan. Siyasi yaklaşımları nedeniyle Haydarabad'da bulunan Osmaniye Üniversitesinde çalışmayı reddeden Mevdudi'nin en çok yazan yazarlardan biri olduğu kabul edilir. Kitapları üzerinde durulurken onları yazmak için harcadığı zamanın ve çabanın göz ardı edildiğini düşünür Hamira Mevdudi.

Hem, Hindu değerlerine bağlı olan bilinçsiz Müslümanları hem de alt kasttan İslâm'a girmiş mühtedileri Hinduizme dönmeye iknaya çalışan Shuddhi kampanyası hız kazandıkça Müslümanların öfkesi arttı ve iki topluluk arasındaki ilişkiler gittikçe gerginleşti. Sonunda, Müslümanların inançlarını açıkça hafife alan Swami Shradhanand 1925'te suikastla öldürüldü; bu olayın doğurduğu kargaşa sonucu Hindistan basınında  İslam  aleyhine bir kampanya başlatıldı; suikast Müslümanların  üzerine yükleniyordu. Öyle ki tartışmalar Gandi'nin bile  "İslam'da son söz eskiden olduğu gibi hâlâ kılıcındır" demesine kadar varır; Müslümanlar meselenin tartışıldığı liberal siyasi ortam sebebiyle bu sataşmaya cevap vermekte zorlandılar. İşte bu ortamda Mevdudi   İslam'da cihadın mahiyeti, önemi ve hakikati üzerinde duran; düşüncelerini kesin delillerle açıklayarak desteklediği İslam'da Cihad  kitabını yazmaya başlar. 1927 yılı Şubatından, Mayısına kadar el-Camiat'ın yirmi iki sayısında seri halinde yayımlanan makaleler 1930'da kitap halinde yayımlanır. Büyük ilgi gören kitap başta Muhammed İkbal, Seyyid Süleyman Nedvi gibi isimler tarafından övgü dolu sözlerle karşılandı. İkbal bu kitap hakkında şöyle der: "Bu kitap İslam'ın cihad, savaş ve barış kanunları hakkındaki görüşlerine dair şimdiye kadar yazılanların en iyisidir. Akıl sahibi ve reşit olan herkese bu kitabı okumalarını tavsiye ederim." 

Hayatı kaynanasından öğrendiğini ifade eden Mahmuda Mevdudi'nin  kaynanası ile ilişkileri de çok iyi. Aynı zamanda çocuklarının bütün yükünü yüklenmiş durumda. Çocuklarını sürekli olarak "babanızı rahatsız etmeyin" diyerek uyaran Mahmuda Mevdudi, eşine kitaplarını sakin bir kafayla, günlük hayatın meşgaleleri ile huzurlu bir kalple yazabileceği rahat ve sessiz bir ortam hazırlamıştır. Bu ortamın korunması için çocuklarına şöyle der: " Sevgili yavrum, eğer ben de böyle sizin gibi babanızı sıkboğaz etseydim, benim şuna, çocukların buna ihtiyacı var diye sürekli bir şeyler isteseydim bunca kitabı yazamazdı.Babanız bir âlim ve yazar.Huzura sükûnete ve rahata ihtiyacı var.Ondan bir şey istemeyin,derslerinizi onun önüne yığmayın,konuşarak onun vaktini almayın."

Hastalığının en çok şiddetlendiği günlerden birinde şöyle diyor çocuklarına Mevdudi: "Kendime çok zulmetmişim. Şu kemiklerime hiç acımadım. Gözlerimi hakları olan uykudan mahrum ettim. Onlar uyumak istiyordu ben yazmak istiyordum. Toplumsal sorunlar ve sorumluluklar bütün günümü alıyordu. Gecelerden başka yazacak zamanım yoktu. Nice geceler yatsı nazmından sonra yazmaya başlardım da zamanı ancak sabah ezanı okununca fark ederdim. Ama böyle yapmasaydım Tefhimu'l Kur'an'ı tamamlayamazdım. İşte şimdi bu gözler benden intikam almaya başladılar. Uyumak ve dinlenmek istiyorum ama göz kapaklarım kapanmıyor. Onları uyanık sabahlamaya alıştırdım. Uyumayı unutturdum. Bir an olsun uyuyabilmek için zihnimden düşünmeyi bırakmasını ve dinlenmesini istiyorum. Ama o da araştırmaya ve düşünmeye öyle alıştı ki durmak dinlenmek nedir bilmiyor. Kemiklerim de benden intikam alıyor.Eskiden dinlenmeleri için onlara hiç fırsat vermedim. Şimdi de onlar biraz olsun dinlenebilmem için bana müsaade etmiyorlar."

Mevdudi İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere farklı bölgelerde Müslümanların oluşturduğu hareketlerle de yakından ilgileniyor. Seyyid Kutub'un Ağustos 1966'da idam edilişini ömrü boyunca unutmaz. Mevdudi bilgi ve hareketi birleştirmeye çalışmış siyasi bakış açısını daima pratize etmek istemiştir. Hatıratta bilgi ve hareketi birlikte yürütmeye çalışan Mevdudi'ye çevresinden sık sık yapılan eleştirilere de yer verilir. Bu konuda eleştiri yapanlardan biri de kardeşi Seyyid Ebul Hayr Mevdudi'dir. O kardeşinin kendisini tamamen ilim ve kitap yazma işlerine vermesi gerektiğini,  "liseli çocukların yapacağı işler" olarak gördüğü cemaat işlerinden elini eteğini çekmesinin lüzumlu olduğunu sürekli olarak dile getirir. Eyüp Han'da onun "pis bir oyun" olan  siyaseti bırakmasını istemiş ona türlü vaatlerde bulunmuştur. Mevdudi'nin ona verdiği üzerinde düşünülesi cevap ise şöyle: "Sence ne  yapmalıyız?  Bırakalım bu pislik böylece devam mı etsin, yoksa güvenilir, Salih ihlaslı adamlara da bu meydanda yer açalım da temizlensin mi? Sizin de dediğiniz gibi siyaset bataklığa döndü. Ben de zaten bu yüzden siyasete girdim. Onu pisliklerden arındırayım diye. Bu pislik gelecek nesillere de bulaşmasın ve siyaset hem ülkemiz hem halkımız için merhamet mevkii olsun diye."  

Fazlur Rahman ise, onun kendi zihninde âlimlikle siyasî faaliyet arasındaki çelişkiyi çözdüğünü düşünür. Rahman, Mevdudi'nin âlim unvanına heveslendiğini fakat âlim olmak için pek gayret göstermediğini iddia ediyordu. O, Mevdudi'ye doktora çalışmalarını sürdürmek istediğini söylemesi üzerine Mevdudi'nin: "İlmî çalışmaya ne kadar dalarsan pratik kabiliyetlerin o kadar körelir. Neden gelip Cemaat'e katılmıyorsun ki?" cevabını verdiğini hatırladığını belirtir.

Sonuç olarak Babam Mevdudi düşünülmesi ve tartışılması gereken yanlarına rağmen Mevdudi'ye ilişkin özel ve öznel hatıraları/yorumları kendine ait olmaktan çıkarıp başkalarına da ait kılmaya çalışan bir kitap olması bakımından önemli.

 

Hamira Mevdudi, Babam Mevdudi, Çeviri: Hülya Afacan, Mana Yayınları, 2011,185 sayfa.

Güncelleme Tarihi: 02 Mart 2011, 11:53
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48