banner39

banner35

Köprü kuran söyleşiler

Mehmet Akif İnan hakkında pek çok söz söylendi, söylenmeye de devam ediyor. Gelgelelim ucuz, harcı âlem değerlendirmelerin ötesine geçebilmek için bazı konulara dönüp yeniden bakmak lazım

Kültür Sanat 13.01.2015, 10:20 13.01.2015, 10:20
Köprü kuran söyleşiler

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Mehmet Akif İnan’la yapılan söyleşilerin bir araya getirildiği Söyleşiler başlıklı kitap, bir yönüyle onun hayatına dolayısıyla edebî ve fikrî serüvenine diğer yönüyle de 1960 sonrasında bu çerçevede ele alınabilecek birtakım gelişmelere ışık tutacak konuları içeren bir derleme. Bu eseri bir bakıma İnan’ın eserleri için köprü kitap olarak adlandırabiliriz. Hayatına birçok meşgale ekleyeceğinden habersiz olarak Urfa’nın içine kapalı dünyasından Maraş’a geliş, ardından Ankara ve İstanbul’da yaşananlar, dergiler, yayınevleri ve birtakım kurumsal tecrübeler bu çerçevede ele alınabilir. Bu yüzden gözleri söyleşilerden yana çevirmek bazı hususları daha da belirginleştirecek onun düşüncelerinin ana hattını belirleyen konuların fark edilmesini sağlayacaktır.

Mehmet Akif İnan’la yapılan ilk söyleşinin 1980’den sonra olması kültür tarihi açısından üzerinde durulmaya değer bir konudur. En azından 1970’li yıllarda söyleşi türünün, 2000’li yıllardakine nazaran oldukça cılız bir kültürel adet olduğunu söylemek mümkündür. Bugün söyleşinin gelişip zenginleştiği hatta söyleşi yapmamanın neredeyse “bidat” telakki edildiği bir kültürel ortam mevcuttur. Söyleşilerin büyük çoğunluğu dergilerde yayımlanmış, birkaçı gazetelerde. Bunun yanında yayımlanmamış bir söyleşi de var kitapta. Söyleşilerin kronolojik olarak düzenlenmesi ve hangi yayın organında yayımlandığının belirtilmesi de son derece isabetli olmuş. Bu açıdan Akif İnan’ın diğer kitaplarına nazaran bu kitabın hazırlanışının ( birkaç tarihsel hata ve dergi adı yanlışlığını dışında- Kemal Tahir’in çıkardığı derginin adı gibi-) başarılı olduğu söylenmelidir. Diğer kitaplarında yer alan yazıların sonunda tarih ve yayın organının adı belirtilmediği için bazı tartışmaların tarihsel seyrini kavramak pek mümkün olmuyor. Sadece iki örnek vereceğim bu konuda: Akif İnan, Meşrutiyet devri İslâmcılığının batıcı bir zemin üzerinden yol aldığını Mehmet Akif’in şiirleri üzerinden ana hatlarıyla irdeler. Akif’in etkisinde kaldığı Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’a sıcak bakmadığı yahut yakınlık duymadığı çıkarılabilir bu konudaki yazılarından. Fakat kitaplarda bunların tarihi belirtilmediği için Türkiye’de İslâmcılığı, dönüşüm süreçlerini veya daha başka konuları doğru bir biçimde tartışma imkânı doğmuyor. Bundan dolayıdır ki okurun, bunlar için ayrıca süreli yayınlar arşivine bakmadan bu konularda doğru yargılara ulaşabilmesi oldukça güç. Sözgelimi Akif İnan’ın, teknik, sanayi konularında serdettiği eleştirel düşüncelerin, İsmet Özel’in Üç Mesele kitabının meydan getirdiği tesir çerçevesinde ele alınıp alınamayacağını anlamak için yazıların ilk yayımlandığı yayın organlarına bakması gerekiyor okurun. Bu yüzden, değişik zamanlarda yazılan ve yayımlanan yazılardan oluşan kitapların bundan sonraki basımlarında bu kronolojik eksiklik giderilmelidir ki, Akif İnan’ın metinleri dönemi çerçevesinde anlaşılabilsin.

ÇEŞİTLİ VE KARMAŞIK MESELELER

Mehmet Akif İnan hakkında pek çok söz söylendi, söylenmeye de devam ediyor. Gelgelelim ucuz, harcı âlem değerlendirmelerin ötesine geçebilmek için bazı konulara dönüp yeniden bakmak lazım. Çok genç yaşlardan itibaren sanatla ilgilenen M. Akif İnan’ın yazı ve şiirlerinin yayımlandığı dergiler/gazeteler kültürel faaliyetlerin birleşen ve ayrışan yönlerine nüfuz etmek açısından gerekli. Şöyle ki, yazdığı yerel gazeteleri bir yana bırakırsak onun yazdığı yayın organlarının sıralanması bile Türkiye’deki kültürel dönüşümün ana uğrak noktaları açısından irdelenebilir. Mesela sadece yazı ve şiirlerinin yer aldığı Türk Yurdu, Türk Düşüncesi, Toprak, Yeni İstiklâl, Hilâl, Edebiyat, Yeni Devir, Mavera, Milli Gazete ile devam eden yayın hattı tabir caizse Türkçülükle içli dışlı olan bir devirden daha İslâmcı bir devre geçişin adımları şeklinde ele alınmalıdır. Başka kitaplarında yer alan yazılarında Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisi çevresindeki Türkçülerden bazılarının (Hamdullah Suphi Tanrıöver-İbrahim Kafesoğlu) eleştirilmesi bu dönüşümün tabii neticesidir. Gelinen güzergâhla gidilen istikametin aynı olup olmadığı ise bugünlerde yaşananlar üzerinden görülebilir.

Akif İnan, 1961’de üniversiteye başladığında hemşerisi Salih Özcan’ın neşrettiği Hilâl dergisinde ve yayınevinde bulunmuştur. Bu derginin çıkarılmasına ve yayınevinde kitapların çıkarılmasına katkı sunarken bir yandan da farklı edebiyat dergilerine şiir ve yazılar gönderir.1964-1969 yılları arasında Türk Ocakları Merkez Müdürlüğüne getirilir. Burada devrin pek çok önemli simasıyla tanışır. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Osman Turan, Zeki Velidi Togan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Emin Bilgiç, Mümtaz Turhan, Mehmet Kaplan, Kazım Nami Duru, İsa Yusuf Alptekin bunlardan bazılarıdır. Bunların dışında Eşref Edip, Cevat Rifat, Osman Yüksel ile de tanışıklığı bulunur. Bu isimlerle ilgili hatıralarını yazmak istediğini söyler fakat bunları yazamamıştır. Şayet bu hatıralar yazılsaydı Cumhuriyet döneminin, özellikle1960 sonrasının fikir, sanat ve siyasî hayatının yaklaşık bir tablosu çıkardı ortaya.

Gene bu noktada 1969’da yayın hayatına başlayan Edebiyat dergisinin merkezi konumu ayrıca ele alınmalı ve birtakım eleştirilere dâhil edilmelidir. Ona göre Edebiyat dergisine kadar İslâmcı çizginin sanatçıları “solo” yapmıştır, ilk defa bu dergiyle İslâmcılık “koro” hareketine kavuşmuştur. 1976’da kurulan Mavera dergisi ise bu hareketi daha ileri noktalara taşımıştır. Gelgelelim Türkiye’de yayın organları üzerinden gidildiğinde bu koro olmanın pek kolay olmadığı söylenmelidir. Akif İnan, İslâm dergisinde yayımlanan söyleşinin bahsettiğim kısmında Necip Fazıl’ın adını anarken Sezai Karakoç’un adını anmamaktadır ki bu önemli bir ayrıntıdır. Bunun sebebi konusunda söyleşinin devamındaki şu satırlar bir miktar da olsa açıklayıcıdır:

“ Üstad Necip Fazıl, bizim kuşağın her alandaki babasıdır, fikirde sanatta, politikada. Bu yalnız bizim kuşak için değil, Türkiye’de bizimle aynı dünya görüşünü bölüşen, her seviyede her insanın itiraf etmesi gereken bir gerçektir. Şunu söylemek istiyorum. Üstad’tan isterse hiçbir eser okumamış olsun bu memleketin bilinçli bir Müslüman’ı ben yine onu, Üstad’tan mana devşirmiş, fikir devşirmiş insan olarak sayıyorum. Niye? En azından Üstad’ın oluşturmuş olduğu iklimde solumuş bir adamdır. Farkında olsa da olmasa da Üstad’ın manasından teneffüs etmiştir.”

Bu demektir ki, edebiyat(ve siyaset) çerçevesinden bakıldığında, Necip Fazıl, sonrakileri besleyip var eden ana kaynaktır. Necip Fazıl, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören ve Cahit Zarifoğlu’nu çok önemser. Bu yüzden İnan’a telefon ettiğinde şunları söylemiştir sıkça: “Yarın geliyorum. En yakınlarımızı topla. Has odamızın esrarını konuşacağız.” Söyleşilerden anladığım kadarıyla İnan, 1980 sonrasında tasavvuf konusuyla daha yakından ilişki içerisine girecektir. Bahsettiğimiz yıllarda Atasoy Müftüoğlu’nda dahi tasavvufi yönelim söz konusudur.(Bu çerçevede Sözün Erimi başlıklı söyleşi kitabına bakılabilir.) Akif İnan, 1990’da Panel dergisinde yayımlanan söyleşisinde Necip Fazıl’la bir arada bulunduklarında konuştukları konusunda da bilgiler sunar: “Oturup gece yarılarına, sabahlara kadar şiir konuşurduk, derin tasavvufi meseleler konuşurduk, edebiyat, fikir konuşurduk. Üstad’la bir araya geldiğimizde, bizim saatlerce ideoloji, din, kavga konuştuğumuz zannedilebilir. Hayır, bunları konuşmazdık biz. Üstad, yukarıda konuştuğumuzu söylediğim şeylere, “has odamızın esrarı” derdi. Bu konuşmalarımızda “Ben, odama geçmek için kanalizasyon temizliyorum. Benim esas söyleyeceklerim bunlardır. Ben, bunların adamıyım. Öteki meselelerle uğraşıyor olmam, kavgalarım; işte bu meseleleri konuştuğumuz düzenin, statünün, devletin oluşması içindir.” Gibi cümlelerle düşüncelerini anlatırdı. Üstad bir nizamın hasretini çekiyordu ve o nizamında da, üstün fikir, yüksek sanat kaygıları, derin fikir ve felsefe tartışmaları, inceden inceye tasavvuf konuları vardı.

Gerçekten biz, Üstad’ın asıl derinliğini, bu tür özel meclislerde tatmışızdır, yakalamışızdır.”

Necip Fazıl’ın Edebiyat dergisinin dili ve Mavera’nın kuruluşunda ortaya çıkan problemler çerçevesinde yazdıklarına dair herhangi bir değini yer almaz söyleşilerde. 1960’ların sonundan itibaren kaleme aldığı yazılarda medeniyet kelimesini kullanan Akif İnan’ın sonraki yıllarda uygarlık kelimesini kullanır hale gelmesi dil tutumunun Edebiyat dergisiyle uyumlu olduğunu gösterir. İnan’ın, 1990’lı yıllarda bir televizyon söyleşisinde Edebiyat dergisi yayımlandığında dilinin, solcuların ve komünistlerin dili olarak görülüp çok eleştirildiğini fakat kendilerinin ortaya koydukları eserlerle bu eleştirileri aştıklarını ifade etmiş olması bunun göstergelerinden biridir.

Şiirin mahiyeti, yerelliği, ideoloji ile ilişkisi, Necip Fazıl’ın Türk şiirinde yakalamış olduğu yeni yönelimler, neo-klasik şiir, şiirin çevirisi, uygarlıkla bağlantısı, şiir kitaplarının basımı, şiir okurunun durumu gibi şiirle ilgili anılar da yer alır söyleşilerde. Akif İnan, kötüye şartlanma yahut halk arasında rağbet görüp görmeme babında, 1961’de Zeki Müren’in iki yüz bin basılan ve birkaç haftada biten Bıldırcın Yağmuru şiir kitabıyla Yahya Kemal’in Eski Şiirin Rüzgârıyla adlı kitabının beş bin baskı yaparak yıllarca vitrinlerde kalışı üzerinden yaptığı karşılaştırma dikkat çekicidir. Kendisinin son şiir kitabı Tenha Sözler’i bastırmak istediğinde yayıncının kitabı bin adet basacağını duyduğunda yaşadığı şaşkınlık hali, kimse tarafından tanınmıyorken basılan ilk şiir kitabı Hicret’in beş bin adet basılmasından kaynaklanır. Ne denilebilir ki? İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın tabiriyle “ Doğruya doğru demek doğruluğa hizmettir” demekle yetinelim.

İkinci sınıfta yarım bıraktığı Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki yükseköğrenimini Nuri Pakdil’in ısrarıyla tamamlayan Akif İnan bitirme tezini Cumhuriyet’ten Sonra Türk Şiiri üzerine yapacaktır. Danışmanlığını Kenan Akyüz’ün yaptığı ve 1971’de tamamlanan bu tez daha sonra kitap olarak da yayınlanır. Çalışma onun Türk şiiri hakkında nasıl bir perspektife sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ayrıca tezin kaynakçası, şairlerle ilgili referansları ve kurulan cümleler açısından bugünkü bitirme tezlerinin fersah fersah ötesindedir bu tez. Akif İnan tezini tamamlamadan evvel Edebiyat dergisinde Divan şiirinin modern Türk şiirinin oluşumundaki yerine değinen yazılar kaleme alır. Bunun sebepleri çerçevesinde söyledikleri devrin kültür savaşları açısından önemli.

DİVAN ŞİİRİ TARTIŞMALARI VE SEZAİ KARAKOÇ’LA TANIŞMA

Akif İnan, Divan şiirine dönük eleştirileri ağırlıklı olarak Cumhuriyet devrimlerine bağlama eğilimindedir. Başka söyleşilerinde ise Tanzimat sonrasının edebiyatının “yerli düşünce”ye tümüyle yabancılaşma olarak gördüğünü okuruz. Eski edebiyatı yerli düşüncenin temsilcisi olarak gören bir yaklaşım tekrar edilir. Bundan dolayı, bu edebiyatın bir saray, mahbup, mey edebiyatı olarak görülüp dışlanmasına itiraz eder. Gelgelelim derginin dil tutumu, tercüme siyaseti vb konular dikkate alındığında Edebiyat dergisindeki bu tartışma hattının sözgelimi Diriliş dergisine nazaran çok yüzeysel kaldığı ve sonraki yıllarda da bu çevreye dâhil olan isimlerin Divan şiiriyle çok ciddi bir ünsiyet geliştirebildiklerini söylemek mümkün değildir.

Tekrar İnan’ın Divan şiiri hakkında söylediklerine gelirsek; Kendisinin modern şiirin kaynakları arasında Divan şiirinin de yer alması gerektiği yönündeki kanaatlerinin başka şairler ve yazarlarca da dikkate alındığını yani yankı oluşturduğunu sıklıkla yineler söyleşilerde. Kemal Tahir’in bazı yaklaşımlarıyla kendininkiler arasında paralellikler bulur, Attila İlhan’ın gazel yazmaya başlamasını, Turgut Uyar’ın Divançe adı altında bu tarz şiirlerini toplamasını, Behçet Necatigil’in Encam adlı kitabındaki şiirlerindeki yeni duyarlığı Edebiyat dergisindeki yazılarına bağlar. Buna mukabil adı geçen şairlerin, Divan edebiyatıyla ilgilenmelerini, bu edebiyatı biçimsel sahiplenişlerini, “Divan şiirinden yararlanma” iddialarını şiire temel olan uygarlıkla bağlarının çalgın olmasından dolayı yüzeysel bulur, bu ürünler ancak özentiyle izah edilebilir ona göre: “1969-70 yıllarında bu konu gündeme geldi. 1957’lerden sonraki İkinci Yeni hareketiyle Divan şiiri arasında bazı uygunluklar bulundu, imajist olma, ilginç hayal unsurlarıyla örülü olma noktasında. Böyle düşünenlerin arasında ben de vardım. Attila İlhan, Turgut Uyar, Edip Cansever, Behçet Necatigil bu anlayışa uygun şiirler yazdılar. Ben de o dönemde kendi yaklaşımımı ifade eden şiirler, Divan şiirini savunur nitelikte yazılar yazıyordum. Çünkü Divan şiiri temelde İslam uygarlığının ürünüdür; oysa İslam uygarlığına yabancı, aykırı, hatta düşman kişilerin Divan şiirinin özünü tanıması ve o öze uygun şiirler yazması zaten imkânsızdır. Ben de bu anlayışa uygun şiirler yazılırsa böyle olmalıdır düşüncesiyle Hicret’teki şiirlerimi yazdım.” Elbette tümüyle dışlamaz onların yaptıkları, söz konusu şairlerin ortaya koydukları ürünlerde Divan edebiyatının biraz da olsa kavrandığını söyleyecektir. Eğer bunları nazarı dikkate alırsak,1970’lerden sonra Divan edebiyatımın edebiyat dünyasının gündemine yeniden girmesinde bu yazıların bahsedildiği ölçüde tesirli olup olmadığının izinin sürülmesi yararlı olacaktır. En azından ben hadiseye bu gözle bakan değerlendirmelere rastlamadığım için bu kanaatlere mesafeli yaklaşmaktan yanayım.

Divan şiiri etrafındaki çalgın deneyimleri tenkit eden Akif İnan, 1969’u kendi şiiri açısından sıçramanın başlangıcı olarak görür. Divan şiirinin dünyasını yansıtan şiirleri düzyazılarını bütünleyecek bir verim olarak ele alır.“Kaside” şiiri Edebiyat dergisinde yayımlanınca Pakdil, Paris’ten Akif İnan’a yazdığı mektupta, bu şiiri çok güzel bulduğunu ve sürdürmesi gerektiğini söyler. Pakdil, mektubunda ayrıca İslâm dünyasındaki İslâmcı edebiyat dergiciliği açısından Edebiyat dergisinin farklı bir yeri olduğunu belirtecektir. İnan bu şiiri, sanattaki ilk zıplayışı olarak gördüğünü ifade eder iki söyleşisinde. Hemen belirtelim ki Akif İnan şiiri üzerine “El Gazeli” özelinde Ceyhun Atuf Kansu’nun Barış gazetesinde yazdığı değerlendirmeyi çok önemser. Bu tarihten sonra yakaladığı sesle edebiyat tarihinde kalmak istediğinden Edebiyat dergisinde yayımlanıp sonradan Hicret adlı kitabında bir araya getirdiği kitabında önceki şiirleri yer almaz. O dönemde hakkında yazılan yazıların onu bu şekilde ele almış olmasının da payı vardır bu kararda. Modern Türk şiiri açısından merkezi önemde gördüğü Necip Fazıl’ın beğenisi de tesirli olmuştur. Divan şiirini yenilemesinden dolayı hakkında yapılan değerlendirmelerde bu konu tekrar tekrar gündeme gelir. Nitekim Metin Önal Mengüşoğlu Kelime dergisinde ve Bir Kelime Mesafesi kitabında onu daha ziyade bu yönüyle ele alır.

Akif İnan, daha evvel yeni şiirden tümüyle uzak hatta bu şiire karşıt bir konumdadır Bir şekil özeni vardır bundan dolayı aruz ve hece veznini kullanmaktadır. Serbest şiiri hafife aldığından Garip ve İkinci Yenicileri saçma bulmaktadır. Sanat hayatındaki farklılaşma açısından, “yüzyılımızın sanat ve fikir abidesi” olarak gördüğü Sezai Karakoç hakkında iki söyleşide aynen tekrarlanan şu satırlar son derece önemlidir:

“Maraş’ta lise son sınıf öğrencisiyim. Karakoç’un Körfez adlı şiir kitabı yayınlanmıştı. O dönemlerde, hani her türlü yayını izliyorum ya, Şeref Turhan’dan Körfez’i alıp okudum. Okudum ama hiç sevemedim. Bizim Erdem, Cahit, Alaeddin ise bayılıyorlardı o tür şeylere. Aradan birkaç yıl geçti. 1961’de üniversiteye başladım. Bu arada da Hilâl Yayınları’nı yönetiyorum. Günlerden bir gün Karakoç dergiye geldi. Tanıştık, konuştuk. Son yıllarda Karakoç’un bazı yazılarını da okumuştum. O yazılar beni hayrete düşürmüştü. Karşımda gayet seviyeli ve derinlikli bir fikir ve sanat adamı belirmişti. Düşünüyordum: Bu denli, tutarlı adam nasıl olur da Körfez’deki o şiirleri yazmış bulunur. Bir de nasihat çektim kendisine: ‘Yazıların iyi. Yazmaya devam et. Dergimize de gönder. Ama şiirden vazgeç ya da otur vezinli, kafiyeli, dengeli, tutarlı şiirler yaz.’ dedim. Karakoç’sa sükûnetle tebessüm ederek, dinlemişti beni. Hatta yer yer de bana hak vererek, ‘benim vezinli şiirlerim de var.’ demişti. Bu karşılaşmamız Karakoç’u bana sevdirmişti. O sevgiyle yazdıklarını daha da önemseyerek okumaya başlamıştım. Okudukça ayıbım ve mahcubiyetim çoğaldı gözümde. Şimdiyse, Karakoç’un birçok şiirinden başka Körfez adlı kitabı tümüyle ezberimdedir. Ve onun sanat ve fikir alanındaki dehası dilimin pelesengidir.”

Yazının girişinde bahsettiğim gibi, bu söyleşilerden hareketle daha uzun bir yazı yazmak hatta diğer eserlerini buradaki hayat sahneleri ışığında ele almak mümkündür. Boşuna denilmemiştir; “Kelâmından olur mâlum, kişinin kendi mikdârı.” Mehmet Akif İnan’ın söyleşilerinden yola çıktıktan sonra yalnızca şunu söyleyerek bu yazıyı düğümleyeceğim: Bugünden 1960 sonrasına dönüp bakmak, bu yılların şimdiyi hangi konularda nasıl şekillendirdiğini bilmeyi beraberinde getirecektir.

Yorumlar (0)
24
az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?