banner39

Kürt dinamiği ve İstanbul'a Kürt göçleri

Praksis dergisinin son sayısı Kürt meselesini ve dinamiğini farklı boyutları ile anlamlandırma açısından birbirini bütünleyen yazılara yer veriyor

Kültür Sanat 07.12.2012, 14:40 07.12.2012, 14:50
Kürt dinamiği ve İstanbul'a Kürt göçleri

Asım Öz/ Kültür Servisi

Osmanlı İmparatorluğunun modernleşme sürecinin başladığı yıllardan bu yana farklı biçimlerle de olsa varlığını sürdüren Kürt sorunu konusunda özellikle son yıllarda ciddi bir siyasal ve düşünsel birikim ortaya çıktı. Türkiye'deki ulus-devletin yapısı ve gelişimi ile Kürtlerin kültürel/siyasal hakları arasındaki ilişkilere; buradan doğan çatışma ve mücadelelere odaklanan söz konusu birikim temel olarak akademik ve siyasi çalışmalara dayanıyordu.

Meseleyi ele alan pek çok akademik çalışma Kürt sorununu Türkiye'deki modernleşme sürecinin, otoriter devlet yapılanmasının veya milliyetçi siyasi geleneğin uzantısı olan bir problem olarak ele aldı ve Türkiye'deki Kürtleri ilgilendiren pek çok meseleyi bu kavrayış üzerinden değerlendirdi. Elbette, Türkiye'deki Kürt meselesinin kökenlerinde ve bugünkü biçimini almasında ulus-devletin kuruluş süreci siyasetinin, Türk milliyetçiliğinin ve siyasi otoritenin asimilasyon/inkâr stratejisinin başat rol oynadığı şüphe götürmez. Gelgelelim, Kürt meselesi son yıllarda sadece bir "sorun" olmanın ötesine geçerek Türkiye'deki siyasi, ideolojik ve iktisadi alana tesir eden başlı başına bir "dinamik" haline geldi.

SADECE SORUN DEĞİL

Kürt meselesini bu çerçeve içinde ele almak isteyen Praksis dergisi Kürt sorununun Türkiye kapitalizminin tarihsel gelişimi içerisinde yaşadığı dönüşüm, Kürt hareketinin gelişim süreci ve güncel yönelimleri (özel olarak "demokratik özerklik" projesinin ekonomi-politiği), 1990′lardan bu yana Kürt kentlerinin sosyal siyasal gelişimi ve buralardaki sınıfsal ilişkiler, Batı metropollerinde Kürt emekçilerinin durumu, sınıf siyaseti, sosyalist siyaset ve Kürt hareketi arasındaki ilişkiler, siyasal İslâm ve cemaatlerin Kürt illerindeki faaliyetleri gibi konulara yer verecek. Kürt meselesini/dinamiğini tarih coğrafya ve sınıf ekseninde ele alma niyetiyle yola çıkan Praksis dergisi konuyla ilgili bir sayı yayımladı. Zihni gerekli bilgi ve anlayışla donanmamış okurlar için meselenin iki boyutuna özellikle de dinamikliğe dikkat çekmek ayrıca önemli. Böylece neden söz ettiğimizi kolayca kesinleyebiliriz. Kürtlerin devlet tarafından yerinden edilme stratejileri aynı zamanda Türkiye kentlerini sınıfsal ve demografik anlamda dönüştüren bağımsız bir göç dinamiği haline geldi. 1980'li yılların başında etkinliğini yoğunlaştıran Kürt siyasi hareketi sadece asimilasyona karşı olmanın ötesine geçerek Türkiye siyasetindeki dengeleri değiştirebilecek siyasi bir dinamik olma gücüne erişti.

Praksis dergisi çıkalı epey oldu ne var ki Kürt sorununu tartışmayı pek seven köşe yazarlarının dergiye hiç değinmemeleri başlı başına bir şüphe kaynağı. Bilinen dışlama siyaseti işletilerek okumazlıktan geliniyor. Sayının devamının Eylül ayında çıkacağı belirtiliyordu. Fakat bu sayı henüz çıkmadı. Bir yanıyla son aylarda farklı biçimlerde görünür olan/olmaya devam eden Kürt dinamiğinin yansıtılmasına da imkân tanıyabilecek olan bu gecikme hayırlı bir gecikme olarak da telakki edilebilir. Doğrusu ben İslâmcılık ve Kürt sorunu, yeni ayrışmalar ekseninde yayımlanması muhtemel yazıları hâlâ merakla bekliyorum. Malum sağda solda Kürt sorunu odaklı "yordam çentikleri" çoğalıyor.

İlk sayıda yayımlanan makalelerin özetini aktardıktan sonra Jean-François Pérouse'un İstanbul'a Kürt göçlerini ele alan ve onu bağlamsal ve ilişkisel bir çerçevede sorgulayan yazısına değinmek istiyorum. Cuma Çiçek "Etnik ve Sınıfsal İnşa Süreçleri Bağlamında Kürt Meselesi: Bölgesel Eşitsizlik ve Bölgesel Özerklik" başlıklı yazısında Kürt meselesinin, Kürt siyasi hareketi de içinde olmak üzere büyük bir kesim tarafından sadece bir etnik kimlik meselesi olarak tanımlanmakta oluşuna yoğunlaşıyor.

Öte yandan Çiçek, Marksist-sosyalist gelenekten gelen politik akımların ve grupların önemli bir bölümünün Kürt siyasi hareketini milliyetçilik çerçevesinde ele aldıkları ve kavganın sınıfsal niteliğini sürekli hatırlatma çabası içinde olduklarına da işaret ediyor ve Kürt meselesi konusunda "etnik" ve "sınıfsal" olmak üzere iki ayrı okumanın olduğu iddia edilebileceğini ifade ediyor. Çiçek'in üzerinde durduğu esas mesele ise her iki okumanın da son kertede sınıfsal ilişkiler ve etnik kimlikler arasındaki dinamik etkileşimi yeterince dikkate almamakta oluşu. Bu yüzden makalesinde, Kürt meselesini etnik ve sınıfsal dinamikleri birlikte düşünerek irdelemekte. Kürt meselesi örneği üzerinden, sınıfsal ve etnik hegemonyaların inşasında, etnik kimlikler ve sınıfsal ilişkiler arasındaki dinamik ilişkinin oynadığı rolü tartışmakta. Özetle, Kürt meselesi bağlamında, ne etnisiteden arındırılmış sınıfsal ilişkileri, ne de sınıfsal ilişkilerden muaf bir etnisiteyi düşünmenin mümkün olmadığı savunulmaktadır. Sınıfsal ilişkiler etnisite, din ve toplumsal cinsiyet gibi asimetrik toplumsal ilişkileri bir yandan inşa ederken, öte yandan bu ilişkilerin sağladığı farklılaşmalar yoluyla kurulmakta ve işlemektedir. Kürt coğrafyasında hem AKP'li hem de BDP'li orta sınıfın dikkate değer yükselişine işaret eden yazar orta sınıfın legal Kürt hareketi içindeki hakimiyetine de temas ediyor. 2006 Mart olayları üzerinden Diyarbakır'daki yarılmayı gözler önüne seren şu satırlar dikkat çekici: "Diyarbakır kentinin aslında iki ayrı Diyarbakır'ı içinde barındırdığı ortaya çıkmıştı. Bir yanda Diyarbakır yoksullarının ana yaşam alanı olan Bağlar ve Sur semtinde tüm sokaklar işgal edilmişken, öte yanda sivil toplumcu siyaset erkanının konut alanı olan, orta ve üst sınıfın semti Kayapınar'da birkaç küçük çaplı eylem dışında büyük oranda sessizlik hakimdi.(...) Kuşkusuz burada en görülür örnek 1999 yılından bu yana devam eden belediyecilik deneyimleridir. Bu deneyimin merkezi olan ve çokça da başarılarından dolayı takdir edilen Diyarbakır'ı irdelemek bu konuda çok öğretici olacaktır. Örneğin on iki yıllık belediye dönemi boyunca Belediye harcamalarının mekânsal haritası çıkarıldığında, harcamaların en fazla orta-üst sınıfın yaşadığı Kayapınar bölgesine yapıldığı görülecektir."

NEOLİBERALİZM VE TERÖRLE MÜCADELE EKSENİ

Zeynep Gönen, temel olarak, yoksul Kürtlerin suçlulaştırılmasının neoliberalizm ve terörle mücadele ekseninde belirlenen toplumsal ve politik dinamiklere bağlı olduğu savından yola çıkıyor. Gören, "Yoksulluğun Suçlulaştırılması, Suçun Irksallaştırılması: Kapitalizmin Tarihsel Mirası ve Türkiye Örneği" adlı yazısında öncelikle suçun kapitalist toplumlarda ırk ve sınıf ilişkilerinin üretilmesinde oynadığı rol üzerine tarihsel ve kavramsal bir çerçeve sunuyor ve bunu takiben Türkiye'de Kürtlerin suçlulaştırılma ve bu yolla ırksallaştırılma süreçlerini anlamayı amaçlıyor. Suçlulaştırma ve suçun ırksallaştırılması süreçlerini anlatırken kent sokaklarını güvensizleştiren bir takım suçların var olmadığını ya da Kürtlerin suçun failleri arasında olmadığını söylemeye çalışmıyor. Suçlulaştırmanın söylemsel ve materyal pratikler yoluyla nasıl gerçekleştirildiğini, diğer taraftan suçu anlamak için yapısal ve tarihsel süreçlere bakmanın mühim olduğunun altını çiziyor. Özellikle 1990'ların sonundan itibaren belirginleşen suçlulaştırma süreçleri, Kürtlerin şehirleri güvensizleştirdiği ve suçlu bir kültüre sahip olduğu iddiasından besleniyor ve aynı zamanda ceza sistemi ve polis pratikleriyle üretiliyor. Böylece, yoksul Kürtler sınıfsal olarak marjinalleşirken suçluluk kategorisi Kürtler üzerinden ırksallaştırılıyor.

Yonca Güneş Yücel "Diyarbakır: Qırıx Bir Çizgiden Gündelik Yaşamı İzlemek" yazısında Özgür Gündem gazetesi çizeri Doğan Güzel'in Qırıx adlı çizgi bandında yer açtığı 1990'lı yılların Diyarbakır'ının gündelik yaşamını inceliyor. Diyarbakır ilinde yaşanan çatışmanın sıradan insan ilişkilerinde, kaygılarında, korkularında nasıl temsil edildiği Qırıx çizgi bandı üzerinden ele alınmıştır. Ş. Gürçağ Tuna-Bayram Güneş'in "Munzur'dan Şirket Yaratmak: Munzur A.Ş. Üzerinden Dersim'de Sermaye Birikiminin Dinamikleri" başlıklı incelemeleri ise geç kapitalistleşmiş bir ülke olan Türkiye'nin, kapitalist ilişkilerin en az "gelişmiş" olduğu bölgelerinden biri olan Dersim'de anonim şirket kurulması sürecini ele almaktadır. Kapitalist ilişkilerin yetersiz, sanayinin yok denecek kadar az olması, çalışmanın konusunu, kapitalist gelişmenin bir takım dinamiklerini vurgulamak bakımından önemli hale getirmektedir. Fakat aynı zamanda bu bölge, sol yapılanmanın baskın karakteri nedeniyle kapitalist üretim ilişkilerine alternatif modeller için bir uygulama zemini olma potansiyeli de taşımaktadır. Kendine özgü bir coğrafya olarak Dersim'de sermaye birikim sürecinin, bahsedilen özgünlükleri nasıl içerdiği Munzur A.Ş.'nin kuruluş süreci üzerinden incelenmekte. Bu açıdan Munzur A.Ş., özellikle kültürel-yerel değerler ile kapitalizm arasındaki ilişki hakkında çok şey söyleme potansiyeline sahip. Dersim kimliği ile alakalı kavramların şirketleşme sürecinde kullanılmış olması din ve piyasa ilişkileri bakımından iyi bir örnek. İşlenen suya Dersim ile özdeşleşen Munzur Su adının verilmesi, tüketiciler açısından Dersim'e dair kimliklerle marka ismi arasında özdeşlik kurulmasını sağlamıştır. Yani şirket bölge halkına suyla birlikte bir imgeyi de pazarlayarak faaliyet gösterdiği sektörde rekabet avantajı sağlamıştır. O yüzden Munzur adı rastlantı değil!

Burcu Şentürk "Bazılarının" Yası Daha Az Tutulur: Şiddet ve Kürt Sorunu" yazısında Kürt sorununun sadece bir terör sorununa indirgenmesinin hem sorunun tüm veçheleriyle tartışılmasının önünü kestiğini hem de dünya genelinde de egemen bir bakış açısı olan "terörle mücadele" kapsamındaki insan hakları ihlalleri görünmezleştirdiğini ifade ediyor.

TEHDİTLE ŞEFKAT SÖYLEMİ ARASINDA

Gelelim benim üzerinde durmak istediğim yazıya: Jean-François Pérouse tarafından yazılan yazı. Bu yazı ele aldığı meseleyi açık seçik anlatıyor. Pérouse, anlaşılması hiç de güçlük yaratmayacak biçimde kurgulanan "İstanbul'a Kürt Göçleri: Yeniden İnşa Edilmesi Gereken Bir Araştırma Konusu" başlıklı yazısında Kürt göçmenlere yönelik etnisteye dair çarpık anlayışlar ve damgalama eğilimleri İstanbul'a yönelik Kürt göçüne ilişkin bugüne kadar yapılan açıklama çabalarında da kendisini açıkça belli etmekte olduğunu belirterek dosyanın genel söylemini doğruluyor.

Bilenler bilir Pérouse İstanbul'un bugününü anlamlandırmaya çalışır. Bu amaçla hem eski anlatıları hem de güncel haberlere, yorumlara ve araştırmalara odaklanır. Zaten, onun metinlerinin altında, derinden derine, eleştirel bir bakış, bir seziş, bir çözümleme, bir yorumlama, bir sınıflandırma ustalığının kendine özgü ipuçları hemen fark edilir. Onun bu incelemesi, gazetelerde, siyasi tartışmalarda ve akademide İstanbul'a göç meselesinin neredeyse sadece etnik temellerde sunulmakta olduğunu belgeliyor. Sanki, Doğu illerinden İstanbul'a gelenlerin tümü Kürt'müş, yani Kürtçe konuşan ve kendini Kürt hisseden veya böyle ifade eden insanlarmış gibi düşünülmektedir: "Kürt göçleri tanımı son kertede farklı ama sistematik iki simetrik kıstasa dayanan iki konumlanışı beraberinde getirir; ortak etnik kimlikten başka hiçbir şeyi görmemek için cinsiyet, yaş ve ekonomik durum farklılıklarını silmeye çalışan "etnik merkeziyetçi" konumlanış. Bu göçler kimi zaman olduğundan fazla gösterilmekte (sayıdan hareketle korku yaymak ya da sayıyı tehdit olarak göstermek isteyenler tarafından) kimi zaman ise olduğundan az gösterilmektedir." Buraya sayıdan hareketle avantaj elde etmeye çalışanları da eklememiz gerekir. İstanbul'u en büyük Kürt şehri olarak okumak bunun göstergesi.

Kimlik yaftalamasının neticesinde sık sık kullanılan "Kürt kökenli" nitelemesinin masum, açıklayıcı ve "doğal" bir kategori olarak sorgulanmadan kabul edilmesi yazara göre araştırmacıların kimlik yanılsamasına boyun eğdiklerinin göstergesidir. Bunun sonucunda içerisindeki sosyo-ekonomik statü, kuşak ve toplumsal cinsiyet farklılıkları yok sayılan homojen bir "Kürt nüfusunun" varlığından söz ediliyor. Böyle bir türdeşleştirme eğilimi İstanbul'un yerleşik kesimlerinin göçmenleri "gayrı-meşru" veya "bir tehdit" olarak gören yaklaşımı içerisinden çıktığı kadar, aynı zamanda her Kürdü savunulması gereken bir mağdur olarak gören bir tür "şefkat söylemi "tarafından da beslenmektedir. Üniversite, siyaset ve basın dünyasında Kürt göçünü ele alan çalışmalar doğuluyu genel olarak İstanbul barışının önünde bir engel olarak görmektedir. Gökçe Fırat'ın Kürt İstilası kitabında belirgin olan bu yaklaşım aşırı derecede milliyetçi bir yaklaşım sergilemekte, Kürt yayılması söylentisini desteklemektedir. Buna eşlik eden bir diğer unsur ise doğuluların sistematik olarak suçlulaştırılması, İstanbul'da görülen cinayet, uyuşturucu, hırsızlık ve mafya suçlarının Kürtlere atfedilmesinde görülür. Kürt göçünü, laikliği tehdit eden İslami içerikle ötekileştiren söylem ise onların geri kalmışlığını, erkek şiddetini, çocukların çalıştırılmasını merkeze alır. Kürt göçü ile "gerici terör tehdidi" arasında kurulan bağ özellikle iki binli yıllarda kendini laikliğin tek bekçisi olarak gören orta sınıflar arasında yaygınlaştı. Cumhuriyet gazetesinde Ekim 2003'te yayınlanan "İstanbul'u kuşatan yeşil kuşak" serisi bunun en bariz göstergesidir. Diğer bir paradigma ise Kürt göçleri ile İstanbul'daki terör tehdidi arasında bağ kuran terörizm paradigmasıdır. Doğu'daki her yeni asker ölümü, basına "Kürtleri" ölümlerin ortağı gibi göstermek için yeni bir fırsat olarak görülüyor. Son yaklaşım ise Kürtleri çoğulcu ve liberal bir bakışla ele alır. Zorunlu göç başta olmak üzere pek çok konuyu hümanist bakış açısından ele alan bu yaklaşım liberal think-thank kuruluşlarınca savunulur. Kürt kimliğinin kartografisini çıkarma sürecinde hâlâ devam eden bu ikili yapı çoğu gerçekliğin üstünü örtmektedir.

Pérouse, abartmaların hayli yaygın olduğu İstanbul'daki Kürtlerin sayısı üzerinden sürdürülen kavganın tali hale getirilmesinin gerekliliğine işaret ediyor. İstanbul'a musallat olan "Anadolu istilası" korkusunun, İstanbul'a herkesten önce gelen "Eski İstanbullular" tarafından dile getirilmesi aslında unutma siyasetinin dışavurumu mahiyetinde. Keza İstanbul'un eski belediye başkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan, doksanlı yıllarda kendisini tehdit altındaki eski yerliler kategorisine yerleştirmişti. İstanbul belediyesinin "İstanbullu olmak" temasına dayanan tüm projeleri tek kalıplı bir göç ve kentsel entegrasyon yaklaşımına dayanmakta oluşundan ötürü eleştiriyi hak ediyor. 2005 yılından itibaren Eminönü Belediyesinin 2008'den sonra ise Fatih Belediyesinin sürdürdüğü göçmen işçileri tasfiye hamlesi başta olmak üzere işler ve iş kollarından hareket etmek, etnisite açmazının dışına çıkmanın önemli bir yoludur. Pérouse, bu cilalama girişimi iktidarın bir türlü vazgeçemediği bir sosyal mühendislik uygulaması. İstanbul'daki Kürt varlığının "ılımlı" karakterinin kanıtı olarak öne sürülen seçimlerdeki oy sonuçlarının yorumu ise sanki tek bir "Kürt oyu" varmış yanılsamasını oluşturmaktadır. Kürtlerin Türkiye'deki siyasal yaşama katılmasına şaşırmak, seçmen davranışlarının bireyselleştirilmesini reddetmek ve etnik değişkeni siyasal bakımdan tek belirleyici bir değişken olarak kabul etmek İstanbul'daki Kürt varlığına ilişkin tasavvurun ne kadar çarpık olduğunu gösterir.

O yüzden İstanbul'a yönelik Kürt göçü hakkında çok genelleştirici söylemlerden kaçınan bu yazı artık bunaltıcı derecede baskın hale gelmiş etnisite paradigmasını aşma çabasıyla İstanbul'a göç meselesini anlamaya yönelik alternatif başka yollar sunmaya çalışmakta oluşuyla gerçekten farklı bir bakışa kapı aralamaktadır. İstanbul'daki Kürt varlığının varsayılan homojenliğinin sorgulanması aynı zamanda İstanbul'daki kentleşme dinamiğinin sorgulanmasını da beraberinde getirecektir.

 

banner53
Yorumlar (0)
20
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?