banner39

Kutlu 'yas'ı ve bir kuşağın 'veda'sı

Dergâh’ın “Yazı İşleri’ndeki görev değişikliği vesilesiyle 310. sayıdaki Mustafa Kutlu ve Ezel Erverdi imzalı “kısa” yazıların “Veda” başlığıyla yayımlanmış olması da irdelediğimiz mesele açısından ayrıca önemli

Kültür Sanat 16.12.2015, 11:06 17.12.2015, 11:36
Kutlu 'yas'ı ve bir kuşağın 'veda'sı

Asım Öz | Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Günümüzde çok sayıda dergi çıkıyor. Aralarında yayımlandığı kulvarın niteliğini arttıranlar olduğu gibi, çeşitli yönlerden yerilmeyi hak edenler de var. Bugünkü anlayışla görevini tamamlamış olduğuna inanılan dergiler bir yana dergiler kısa tanıtım bültenleri dışında çoğu zaman haber akışına dâhil olamıyorlar.

Elbette kültür dünyamızda dergicilik diye bir olgu var fakat bu olgunun ölümler ve önemli görev değişiklikleri dışında hatırlandığına şahit olunan günlerden hızla uzaklaşıyoruz. Şüphesiz bunun yazının ve sözün düşüşü üzerinden yapılan ontolojik izahlarda da görüldüğü üzere birtakım hayatî sebepleri var. Fakat ne olursa olsun dergi odaklı düşünülen zamanlar galiba geride kalıyor.

Mustafa Kutlu’nun, ilk sayısı 1990 Mart’ında yayımlanan Dergâh dergisinin yazı işleri görevinden ayrılması sonrasındaki haber ve yazılara bu çerçeveden bakabiliriz. Bilindiği gibi Mustafa Kutlu görevini Ali Ayçil’e devretti. “Dergiler üstü bir dergi”, “kadim dostluklar”, “edebî grupçuklar” gibi ifadelerde görüldüğü üzere bu tercihin zamanla alttan alta farklı yaklaşımları güçlendireceğini değinmekle yetinelim şimdilik. Gelecekte derginin herhangi bir “edebî kampa” dâhil olup olmayacağı veya ayrılıktan kaynaklanan yasın kutlu olması bir yana günümüz dergiciliğinin durumunu konuşmak daha değerli geliyor bana. Ne hazindir ki yıllardır Dergâh’ı dergi olarak hatırlamayan pek çok yazar söz birliği etmişçesine birden Dergâh’tan bahsetmeye koyuldu. Uzakta tutulana yahut mesafeli olunana hem de bütün boyutlarıyla bir tür dönüş yaşanıyor sanki. Öyle ki dergide yer alan “Veda” başlıklı metinden dahi haberdar değildi pek çok okuryazar. Doğrusu bu tür habersiz (önümüzdeki günlerdeki şölenli) yüceltilerin sürüp gitmesindense, haz ve hız çağında dergi takibi/ okurluğu üzerine düşünülmesinin daha yararlı olacağı muhakkaktır.

İRTİFA KAYBI, YAS VE HAFIZA

Günümüzde dergiciliğin dönüşümüne dair pek çok şey dile getiriliyor, bunlar içerisinde en önemlisi, gündemin dergilere bakmayı gerektirmeyecek kadar akışkan olmasıdır. Nitekim Mustafa Kutlu, yakın tarihli bir yazısında bu hususa da değinerek içini daraltan hatta dağlayan dönüşümleri dergisiyle ilişkisi çerçevesinde şu cümlelerle anlatıyordu:

“Televizyondaki tartışmalara bakıyorum, kimse şu dergide okudum, şu gazetede okudum demiyor; şunun tweet'i, bunun tweet'i diye konuşuyor. Konuşuyor çünkü internet karşılıklı konuşmayı (atışmayı) da hallediyor.

Kimsenin uzun makaleler okumaya vakti yok; özetin özeti iki paragraf yetiyor. Nabi Avcı buna “enformatik cehalet” demişti. Çok haklı.

Peki, bütün bunlara karşılık her gün neden yeni yeni dergiler çıkıyor. Veya sen neden Dergâh'ı çıkarmayı sürdürüyorsun. Şudur: Dergi bir dâvâ, bir sevdâ, bir tutku bir fikriyat ve bir ciddiyettir. Dergiyi çıkarmasam bir kolumu kesmişler gibi olurum.” ( “Dergi”, Yeni Şafak, 28 Ekim 2015)

Bu haftaki Gerçek Hayat dergisinde de buna benzer konulara değinen Kutlu, ayrıca “edebiyatın da, sanatın da miadını doldurduğunu” ifade ediyor. Dergileri talihsiz bulduğunu, dönüşüm sürecinde olan “henüz çiçeği burnunda taze dergi” aracılığıyla iletiyor. Galiba içinde yaşadığımız esas büyük çelişki bu; “memnuniyetsizlik”. Şüphesiz bu satırlar, çoğullaşan/çeşitlenen günümüz dergiciliğini gözden geçirme sürecinde herkese bir şeyler düşündürtecektir. Lakin edebiyatın 1970’lerin sonundan itibaren “itibar kaybettiği” şeklindeki yaklaşım insaf ölçülerinden uzaktır. Şayet bu doğru kabul edilecek olursa Dergâh’ın irtifa kaybı döneminde ele alınması gerekir ki bu da adil olmaz. Çünkü bizde dar çevreler dışında edebiyatın ve sanatın ciddi manada konuşulmaya başlandığı müstakil ortamlar/çıkışlar, 1990’larda teşekkül etmiş, 2000’lerde ise bir yaygınlaşma gerçekleşmiştir. Kültürel alanın yazıya dayalı muhayyel olan dışındaki dallarına dönük ilgi ise oldukça yenidir. Diğer taraftan ister edebiyat ve düşünce isterse “akademik” yahut “yaşama sanatı” odaklı fart etmiyor, dergi yöneticilerinin gazete yazılarında olsun başka platformlarda olsun dergilerini tanıtmak, hatırlatmak için çok çaba sarf ettiklerini de bir kenara not etmemiz gerekir. Gelgelelim bu olağanüstü performans, dergi okurluğunun nicelik ve niteliğinde bir sıçrama meydana getiremiyor.

Dergâh’ın “Yazı İşleri’ndeki görev değişikliği vesilesiyle Mustafa Kutlu ve Ezel Erverdi imzalı “kısa” yazıların “Veda” başlığıyla yayımlanmış olması da irdelediğimiz meseleler açısından ayrıca önemli. Elbette dergiciliğin yanında dergi okurluğunun mahiyetinin dönüştüğü bir zamanda 25 yıl öncesine hatta daha evveline dönerek Dergâh’ın hafızasını ona fiilen katkıda bulunan isimler üzerinden irdelemek sanıldığı kadar değil. Bununla beraber geçmişe doğru bir zaman yolculuğuna çıkmak tümden yararsız görülemez.

Mustafa Kutlu, yirmi beş yılın “rüzgâr gibi” geçtiğinden bahsediyor, geçen zaman içinde kalbini kırdıklarından ve üzdüklerinden helallik istiyor. Ezel Erverdi ise, Dergâh dergisi sahipliğini, “yılların yıpratması” sebebiyle “kaçınılmaz bir devir ve nöbet değişimi” çerçevesinde 2010 yılında oğluna devrettiğini hatırlatıyor. “Veda” başlıklı metnin kendisine ait kısmı edebiyat/kültür/sanat tarihimiz açısından karşılaşmaların ne kadar hayatî olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor. Belleğinin sayfaları arasında dolaşırken şunlar öne çıkıyor:

“1968 yılının Şubat veya Mart ayında Erzurum’da Orhan Okay’ın odasında hocasının tanıştırdığı Mustafa Kutlu ile, o günden bu yana gelişen arkadaşlık, sonrası doğan dostlukla şükür bu günlere geldik. Mezuniyet sonrası Tunceli’deki öğretmenlik günlerinden İstanbul günlerine, öğretmenliği noktalayarak meslek olarak yazarlık ve yayıncılığı seçtiği günleri yaşadık. Divanyolu Caddesi, Hamam Sokak, Nuruosmaniye Caddesi, Çemberlitaş, Ankara Caddesi, Klodfarer Caddesi’nde (ama hep Cağaloğlu civarında) yılları tükettik. Mustafa Kutlu’nun deyişiyle ‘az zamanda çok iş, çok emek’ sarf ettik. Ocak 1977’de fasiküller hâlinde çıkarmaya başladığımız Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’ni yirmi senede tamamladık. Mart 1990’da yayınına başladığımız Dergâh Dergisi 2015 yılını geride bırakmak üzere. Mustafa Kutlu dergide üç neslin yetişmesini sağladı, çok büyük ‘palto’sunda gençleri barındırdı. Projelendirdiğimiz Medine Müdafaası filminin senaryosu için rahmetli Metin Erksan’la dört ay sabahlara kadar çalıştı. Rahmetli Halit Refiğ’le de senaryo çalışmaları yaptı. Osman Sınav onun hikâyelerini filme çekti.”

DERGÂH’IN HAREKETİNE DAİR BİRKAÇ NOT

Aslına bakılırsa 1968’den sonraki yıllar, hem dergi öncesi hem dergi sonrası Dergâh serencamını ve Türkiye’deki birtakım dönüşümleri inceleyecekler açısından da önemli. Biz 1990 öncesini bir kenara bırakarak dergi safahatına ana hatlarıyla bakalım. Şimdiye kadarki Dergâh, genel olarak üç yahut dört döneme ayrılarak ele alınabilir. 1990-95 arası dönem derginin hem tanınan hem de yeni isimlerle birlikte kendisinden çokça söz ettirdiği “umutlu” yıllar olmuştur. İsmet Özel, Mustafa Özel, Ayşe Şasa, Beşir Ayvazoğlu, Abdullah Uçman, İsmail Kara, vb. isimler derginin dönemin edebiyat ve sanat camiasında olduğu kadar düşünce dünyasında da öne çıkmasını sağladılar. Şayet Dergâh çevresinde vuku bulan eyleme hareket denilmesi gerektiğine kani isek, onu önemli kılanın bu boyut olduğunu göz ardı edemeyiz. Ayrıca, dergi yöneticileri öykü ve edebiyatın diğer sorunlarına yönelen, deneme ve inceleme nitelikte yazılara da geniş yer ayırdılar. Orta sayfa konuşmalarında da bu çeşitliliği görmek mümkündür. Fakat bu çeşitlilik içerisinde gerek önceki kuşaklardan gerekse 1990 kuşağın şairlerinden birkaç isimle hâlâ söyleşi yapılmamış olması da derginin “kusurları” babında zikredilmelidir.

Dergâh’ın alt başlığında “ edebiyat, sanat, kültür” kelimelerinin bulunması da üzerinde durulması gereken önemli bir detay olsa gerek. (Dergi “medeniyetçi” anlayışın ağır bastığı dergilerden hem farklı bir yerde konumlanır hem de bu çevrenin önemli görülen isimlerine mesafeli oluşuyla da dikkat çeker.) Bu bağlamda Dergâh, gerek inceleme yazılarıyla, gerekse belgeleriyle, kitap ve sinema eleştirileriyle/söyleşileriyle okurunu her yönden kuşatır. Dergi, fikrî tartışmalara veya bunlarla yakından alakalı meselelere sayfalarını açarak dönemin yayımlanmakta olan diğer dergilerinden farklı bir konuma talip olduğunu hissettirir. Hatta Dergâh’ın bu dönemindeki“köprü” görevini üstlenen hareketliliği dikkate alındığında, açık veya örtük yalnızca Yahya Kemal- Nurettin Topçu izleği üzerinden değerlendirilmesinin pek doğru olmadığı dahi düşünülebilir. Dergâh’ın bu dönemi bana kalırsa sonraki kuşakların çoğunun kavraması zor olan bambaşka bir boyut taşıyordu. Bu dönemin ne kadar umutlu olduğunu anlamak bakımından Ayşe Şasa’nın hatıra nitelikli metinlerine bakmak şimdilik kâfidir.

1995-2005 arası ise genel hatlarıyla Hakan Arslanbenzer, Levent Sunal, İbrahim Tenekeci, Ali Emre, Hüseyin Akın, Ali Ayçil, Osman Özbahçe, Mehmet Aycı, Hayriye Ünal, Kemal Sayar başta olmak üzere pek çok şairi içine alan bir dönemdi. 2005 sonrası ise iki alt dönemde ele alınabilir ama bu dönemdeki Dergâh, dergi dünyasının çoğullaşıp çeşitlenmesinden dolayı 1990’lardaki “kurucu” etkisinden oldukça uzaktı. Nitekim dergiyle özdeşleşen isimlerin müstakil dergiler çıkarmaları, dergi çıkarmasa da yazıları için daha eski tarihli kültürel muhafazakârlığın “kalesi” dergilere yönelmiş olmaları bununla irtibatlıdır.

Bunun yanında 1990’larda çıkan ve yayın hayatına son veren veya devam ettiren dergilerden farklı olarak Dergâh, biçimsel açıdan radikal bir değişikliğe gitmeyişiyle de kendinden söz ettirecek istikametli bir dergidir. Dergâh’ın sinemaya gösterdiği ilgiyi günümüz romanından esirgemiş olması, romana dair tartışma ve yönelimlerin cılız kalmasına yahut roman bağlamında Cemil Meriç telakkisinin hâkim olmasına sebep olmuştur. Dahası genellikle roman etrafındaki hafifseyici yorumlara itibar edilirken “sinemanın şerri”nden bahseden düşünürün hatırlanmaması da ilginçtir. Gene Dergâh dergisiyle varlık kazanan bir eleştirmenden de söz açamayız. Mehmet Kaplan çizgisinin “sınırlarını” ve “sınırlılıklarını” zorlayan birkaç isim olmakla birlikte, eleştirinin akademi ile polemik arasında gelişen şekli bu çerçevede ufuk açabilirdi. Fakat bu tarz başka bir açıdan Dergâh’ın edebiyat dünyasında talip olduğu konumu zedelerdi. Derginin “Derkenar” bölümünün irtifa kaybetmesi “acele çırpıştırılan kitap yazılarına” veya ilişkilere bağlılığı öne çıkarması da bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Ayrıca, Dergâh Yayınlarından çıkan kitapların çerçeve içerisindeki duyurusu dışında sayfalarında herhangi bir ilana yer vermeyişiyle de farklı bir yerde durduğu açıktır derginin.

Dergâh’ı hatırlarken yazılmış bir iki ön not bu satırlar. Bundan sonra ne olur bilinmez fakat Dergâh’ın kültürel/tarihsel geçmişi ve Türk edebiyatına/düşünce hayatına getirdiği farklı soluğun daha kapsamlı bir şekilde bîhakkın kavranabilmesi için öncelikle 1990’ların şahitlerinin hatıralarını yahut dergi odaklı “ikirciksiz” müstakil yazılarını beklemek durumundayız. Elbette bu süreçte anıların kronometresinin nasıl kurulacağı da önemli olacaktır.

banner53
Yorumlar (2)
İrfan Çiftçi 6 yıl önce
Sevgili Asım Öz,Her zamanki kapsayıcı bakış açınız ve kuşatıcı kavrayışınızla öyle sadece mütevazı "notlar" denemeyecek kadar mühim ve değerli bir değerlendirme yapmışsınız. Tevafuk herhalde, malum benim de içinde aktif olduğum 90-95 yıllarından sonra yaklaşık olarak 2000'lerden beridir sürekli karıştırarak takip ediyorum, bazen ise arşiv veya fonksiyonel değeri vardır diye alıp biriktiriyorum. Bu "veda" sayısını da alınca. Çok benzer şeyler geçti. Dergah ı ve bir dönemi etraflıca konuşmalı...
Mehmet Erener 6 yıl önce
Dergah dergisinde 2000 yılından sonra tebarüz etmiş şairleri görmemiş yazar. Dergah dergisinden 2000 yılından sonra İsmail Kılıçarslan, Cafer Keklikçi, Mustafa Akar ve Zeynep Arkan gibi şairler çıkmıştır.
23
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?