banner15

Liberal tahayyül mutabakatını aşmak

Liberalizmin Kıyılarında Siyaset, demokrasinin, liberal demokrat siyaset anlayışı dışında nasıl tasavvur edilebileceğini merak edenler için önemli açılımlar sunan bir çalışma. Fakat liberalizmin tarafsız nihai iyisi haklı olarak sorgulanırken önerilen nihai iyi her zaman demokrasinin sol damarı olmakta

Liberal tahayyül mutabakatını aşmak

Asım Öz/ Kültür Servisi 

Liberal demokrat mutabakat çağında liberal mutenalıkta çatlak oluşturmaya çalışan Meksikalı siyaset bilimci Benjamin Arditi, günümüzün önde gelen düşünürleriyle (örneğin Laclau, Zizek, Rancière, Badiou) yaratıcı bir biçimde hesaplaşmaya girişerek "liberal demokrat mutabakat"ı sorguluyor.  Liberalizmin perspektifi dışında bir demokrasi mümkün mü, sorusunun peşinden gidiyor.  Liberalizmle zaman zaman yolları kesişen siyaset biçimlerinin ortaya çıkardıkları yeni durumlara da dikkat çekmekten geri durmuyor. Var olan liberal mutabakat rejiminin tekil tahayyülü  farklılık, popülizm, devrim ve ajitasyon kavramları çevresinde sorgulanarak "başka tür bir demokratik siyaset" için stratejiler önerisi ile sarsılmaya çalışılmakta. Liberalizmin Kıyılarında Siyaset, demokrasinin, liberal demokrat siyaset anlayışı dışında nasıl tasavvur edilebileceğini merak edenler için önemli açılımlar sunan bir çalışma. Fakat liberalizmin tarafsız  nihai iyisi haklı olarak sorgulanırken önerilen nihai iyi  her zaman demokrasinin sol damarı olmakta. 

Kuşkusuz liberalizmin kıyılarında siyasetten bahsetmek ve bunun günümüzün kısırlaşan siyasi düşüncesi açısından önem arz ettiği yadsınamaz. Yazar kitapta yer alan uzun   denemelerinin  amacı hakkında  kitabının girişinde şunları söylüyor: " liberalizmin görünmeyen yüzünü (şayet bundan liberalizmin sözgelimi eşitlik ve dayanışma üzerindeki olumsuz yan etkileri anlaşılıyorsa) tanımlamak ve eleştirmek değil. Bu konuda zaten bir hayli yazılıp çizildi. Bu denemeler liberalizmin hüküm sürdüğü tarihsellik sonrası bir dünyada yaşadığımız yollu sava karşı çıkan müdahaleler siciline işlenecek yeni bir kayıt da değil. Bu konuda da epey bir şey söylendi, zaten tarihin sonu tartışmasının girdilerini çıktılarını kaydetmenin de bir lüzumu kalmadı. Buna karşılık, söz konusu denemelerde yapılmaya çalışılan, siyasetten bahsederken kişinin kendini "liberal" nitelemesini askıya almak zorunda hissettiği veya en azından siyaset alanında olup bitenlerin tek başına liberal bir kodun hükmünde olduğunu açık seçik ortaya koymanın güçleştiği gri bir fenomenler alanının değerlendirmesine girişmek. Bu gri alan, siyasi yenilik adına girişilen deneylerin liberal mutabakatı sorguladığı bir alan aynı zamanda. Dolayısıyla, kitabın başlığındaki "kıyılar" ibaresi ya liberalizmin sınırlarını zorlayan ya da onu bir karşı çıkışla aşma arayışında olan  fenomenlere atfen kullanılıyor." 

REKABET EDEN ANLAYIŞLAR 

Bugün siyasal alanın hepimiz tarafından az çok hissedilen bir özelliğini vurguluyor Arditi: "Farklılık"ın öne çıkarılması üzerine kurulu olan kimlik siyasetinin sahip olduğu itici gücün eşitlik talebi yerine  gitgide ayrıcalık talebine dönüşmesinin taşıdığı parçalayıcı risklere dikkat çekiyor ve Freud'un "dahili yabancı ülke" metaforundan da yardım alarak liberalizmin öcü olarak gördüğü iktisadi ve siyasi "popülizm"in iddia edildiği kadar demokrasiye ters olmadığını savunuyor. Bir anlamda doksanlı yıllarda Türkçeye dâhil edilen siyasal düşüncenin ana unsurlarının pabucunu dama atıyor yahut defterini dürüyor.

Liberal tahayyülün esası "siyasi icraatın oy veren egemen bireylerin yanı sıra, halkı temsil eden ve devlet iradesine şekil verme hakkı için rekabete girişen siyasi partiler ve seçim arası dönemlerde bu partiler adına yasama organlarında istişarede bulunan seçilmiş temsilcileri gerektirdiğidir" Bu iyimserlikten hareket eden liberal ufkun sözcelerine göre " İyinin ne olduğu konusunda birbiriyle rekabet eden anlayışlar karşısında devlet tarafsız kalır, hükümetler ve seçilmiş görevliler genellikle kamuoyunu dikkate alırken, ilgili aktörler hukukun üstünlüğü ilkesine göre hareket eder ve dış aktörler yerel siyasete müdahale etmez." Ama bu pür iyimser ufuk tarihsel kayıtların da hayli açık şekilde ortaya  koyduğu üzere pratik düzlemde  bu kadar düzenli  işlemez.  Peki, pratiğe bakıldığında Avrupa özelinde karşımıza neler çıkar, sorusunun ardından gidildiğinde "işçiler ile kadınların oy hakkı elde edene kadar uzun bir süre yurttaşlıktan dışlanmalarına karşı çıkarak siyasi edimde bulunmuş olduğu, ilgili siyasi aktörlerin bireylerden ziyade gruplar olageldiği, toplumsal hareketlerin ve özel çıkar gruplarının kolektif eyleminin seçim siyasetini baypas ettiği ve ülkesel temsilin işlevsel, geçici ve diğer siyasi temsil biçimleriyle bir arada var olduğu görülür. (...) Hukukun üstünlüğü ilkesinin kutsallığı –dünyevi bir sahnedeki her türden kutsal olay gibi– liberal ideologların kabul etmek istemeyecekleri ölçüde uzaktır aslında kutsallıktan; kamuoyunun, seçilmiş temsilcileri kendi eylemlerinin hesabını verebilir durumda tutma gayretleri de çoğunlukla güvenlik kaygısının gölgesinde kalmaktadır. Liberalizmin bireyci inancı ve yapısal eşitsizlikler konusundaki görece ilgisizliği(...) eğitim, sağlık ve barınmaya yönelik kolektif haklarla bir arada var olur (gerçi bu haklar dünyanın her yerinde refah devletinin altın çağındaki durumlarından epey uzaklaşmışlardır)." Bu örnekler  liberal siyaset denen şeyin saflığının her zaman uydurma olduğu iddiasında bulunmayı mümkün kılar. 

FAYDACI İTTİFAKIN SINIRLARI 

Temelde beş bölümden oluşan kitabın ilk ana bölümünde kimlik siyaseti yani "kişinin belli bir gruba aidiyeti ya da kişinin kimliğinin o grupla tanımlanmasından hareketle anlaşılan bir siyaset"le ilişkili bazı sorunlar masaya yatırılıyor. Bireyin egemenliğine vurgu yapan ve eşit bireyler için eşit haklar ilan eden liberal evrenselcilikten farklı olarak, kimlik siyasetinin çağdaş siyasetin kolektif doğasını ve özel gruplar için özel hakları savunması durumu, liberalizmin klasik boyutları dışında kalan bir siyasete işaret etmesi bakımından ilginçtir. Kimlik siyasetinin olmazsa olmaz bir gereği olarak farklı olma hakkını desteklemesi  yani öteki oluşun olumlanması genellikle daha hoşgörülü bir toplumla ilişkilendirilirken, farklılıkların çoğalması ise özgürleşmeye açılan bir kapı olarak görülür.  Oysa  farklılığı olumlayan ve onun meşruiyetini kutsayan tikellik savunusu bu kadar  kolaylıkla açıklanabilir  değildir. Çünkü "farklılık savunusu daha kozmopolit bir dünya olanağına katkı sağlayabileceği gibi, daha basit ve daha katı kimlik modellerine yönelik talepleri güçlendirerek çeşitliliği etkisiz kılabilecek büyük bir yönelim sapmasına da yol açabilir. Keza, kültürel kimliklerin olumlanması gruplar arasında hoşgörüyü ve siyasi eklemliliği artırabileceği gibi, onlar arasındaki bağları pekiştirerek, daha geniş çaplı siyasi ortaklıkların oluşumuna set çekebilir." Kimlik siyasetinin birey temelli değil grup temelli olması onun liberalizmle doğrudan mücadele etmesini engellemiş kolektif haklar düşüncesini geliştirmek için onunla zorunlu bir ittifak içerisinde bulunmasına sebep olmuştur. Bu faydacı ittifak  bir süre sonra  liberal ufkun pek de benimseyemediği  kimlik siyasetinin oré'nin yani dışlayıcı  "biz"inin ñandé yani kapsayıcı "biz" pahasına ayrıcalıklı kılınmasıyla siyasi uzamda bir parçalanmaya yol açmıştır. Lyotard'ın 1979 tarihli Postmodern Durum'unda büyük anlatıların sonuna ilişkin savı ile şiarını bulan postmodern düşünce ve siyasete ilişkin iyimser okumalarla başlayıp, postmodern durumun görünmeyen olası yüzüne dair bir tartışmayla devam eden bu bölümde kimlik siyasetini ve siyaseten doğruculuğu hem destekleyip, hem de bunlara karşı çıkan hem hemci düşünürler olarak Derrida, Hall, Laclau, Rorty ve başka birçok yazarın eserlerine başvuruluyor. Yurttaşlığın yanı sıra, tümellerin/evrensellerin aşkın  referanslar  olarak değil de, "saflıktan uzak" kategoriler olarak geri dönüşü üzerine bir tefekkürle sonlanan bu bölüm  seksenli yılların düşünce dünyasını anlamak bakımından da oldukça önemli. 

İkinci ve üçüncü bölümde popülizmle temsili demokrasi arasındaki dışsallık ilişkisine dayalı geleneksel bakıştan ayrılan yeni bir yorum geliştirmek üzere popülizm meselesi üzerinde duruluyor.  Tıpkı kimlik siyasetinde olduğu gibi popülizm meselesinde de liberalizmle olan gerilim daha açık bir şekilde yeniden belirir.  Yazar bu iki bölümde "bir taraftan popülizmin bir liberal demokrasi hayaleti olarak, yani yalnızca bir yol arkadaşı misali liberal demokrasiye eşlik edebilmekle kalmayıp, geri dönerek ona musallat olan bir hayalet olarak görülebileceğini öne sürüyor." Popülizm fenomeninin  tekil, bütüncül bir biçim olarak değil, üç yinelemeyi gerektiren bir biçim olarak görülebileceğini ortaya koyan  yazar bunlardan ilkinde, popülizme çağdaş, medya vasıtasıyla geliştirilmiş temsil tarzlarından görsel olarak ayırt edilemeyen bir temsil tarzı olarak bakıyor. İkincisinde, demokratik siyasetin bir semptomu olarak anlaşılan popülizm gündeme getirilir. Üçüncü soruşturma çizgisinde ise, demokrasinin olası bir görünmeyen yüzü ya da ezeli düşmanı olarak popülist seferberlik ele alınıyor. Benjamin Arditi popülizmi siyasal demokraside bir sapma ve liberalizmin antitezi olarak gören anlayışı yeniden formülleştiriyor ve bunun yerine, popülizmin demokratik siyasetin iç çeperi olarak kavranması gerektiğini öne sürüyor: " Dostça  bir ziyaret ile baş belası bir mevcudiyet olmak arasında karar verilememesi,popülizmin hayaletliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.İç çeper durumu için de yine aynı şey geçerlidir.Çeper ister içte olsun ister dışta olsun,için en dıştaki sınırını ve bir sistemin dışının başlangıç noktasını, yani iç ile dış arasındaki ayrımın ancak polemiğin sonucu olduğu gri bir alanı belirten puslu bir bölgedir.Popülizm demokrasinin sınırları içinde kalabileceği gibi,bu sınırların çatışmaya girerek,kendi bildiklerini okudukları bir noktaya da ulaşabilir." 

MESİYANİK DEVRİMCİLİĞİN TERKİ 

Dördüncü özgürlükçü siyasetteki ajitasyon ısrarı açımlanıyor. Bu bölümde on dokuzuncu yüzyılda Bismark'ın yaptığı bir gözlem olan ve dünyanın her yanındaki siyasi gerçekçiler tarafından şiar edinilen, siyasetin "mümkünün sanatı" olduğu yollu bildik görüş  sorgulanıyor. Yazarın bunu yapmasındaki amaç "gerek olanaklı ile olanaksız olan arasındaki, gerekse devrimci ve devrimci olmayan siyaset arasındaki sınırları yerinden oynatmak. Böylece verili olanda bir karıştırılma ve çalkalanma yaratmanın geçmiş zamanların sıcak siyasetinin bir kalıntısı olmayıp, kurumsal siyasetin iç çeperinin bir parçası olarak yaşamaya devam ettiğini ileri sürmek olanaklı hale geliyor. Ajitasyon siyasetin tümüyle mutenalaştırılmış bir formata kapanmasını önleyen bir semptom işlevi görür, ya da buna alternatif olarak, özgürlükçü siyasetle işbirliği içindeki ajitasyon olayların "olaylığı"nı ortaya çıkararak, olanaksız olanın işleyişini açığa vurur, ki gerçekçiliğin siyaseti basmakalıp bir biçimde "olanaklının sanatı" diye kodlayışında kolayca kaybedilen bir şeydir bu." 

Soğuk savaş sonrasında ve esasen doksanlı yıllardan itibaren düşünce evrenimizden kovulan "devrim" kavramının bir anda gerçekleşen başkaldırı, olağandışı yoğunluktaki değişim anları, iktidarın devrilmesi ve yeniden tesis edilmesi çerçevesindeki  ikonik bir değişim olmadığını daha karmaşık sürekli düşünülen, hayal edilen, tasarlanan ve her an vuku bulabilecek/bulabilen bir değişim olarak tasavvur edilmesi gerektiği yönündeki yaklaşımlar devrim kavramının ıslah edilişi  bağlamında önemli. Bir zamanlar hem sol çevrelerde hem de İslamcı çevrelerde ikonik biçimde savunulan devrimin yahut inkılabın çağdaş düşüncede, hatta çoğulcu ortamda kullanımının nefretle karşılanması  hatta devrimin ölümü hakkındaki haberlerin büyük ölçüde abartıldığı varsayımına dayanan  bir ç/özümleme bu. Devrim yapma etkinliğinin esasen mevcut liberal demokrat mutabakata meydan okumak anlamına geldiği ileri sürülürken olur olmaz her yerde  -sözgelimi TRT'deki değişimleri açıklarken- sıradan biçimde kullanılması da devrim kavramında canlı ve üretici olan bir şeyin olduğunun kanıtıdır. İsyan yahut ayaklanmaların da devrim olarak anılması bunun bir başka göstergesi

 Zaten devrimin yararlığı da bütünün kaderinin değişime açık olduğu temel oluşturucu nitelikteki anlarla sınırlıdır. Devrimler ne kadar cüretkâr olurlarsa olsunlar toplumu ve bununla bağlantılı olarak geçmişi tabula rasa'ya çevirecek denli radikal  biçimde dönüştürmeyi başaramamıştır. Fakat bu durum devrim düşüncesinin terk edilmesinin mazereti olamaza. Olsa olsa bir tarzın yanlışlığı söz konusu edilebilir.

Eski düzenden kopuş öncelikle olağan günlerde imkansızı gerçekleştirmek için mevcut düzeni programlanamaz olaylar temelinde bir sekteye  uğratma girişimi olarak kendini gösterir. Devrim böylece hayali bir hedef olmaktan çıkabilir, elle tutulur bir hale gelebilir.  Jakoben devrim fikrinden uzak olan Gramsci'nin büyük patlamaya benzeyen şekilde bir devrim fikrine inanmayışının göstergesidir bu: "Devrim her zaman, beklenen bir kişinin veya bir paketin gelişi gibi gelmez, zira radikal bir değişimin gelmesi lehinde konuşan, eylemde bulunan, bunu hayal eden yada buna sadece sempati duyanlar, dile getirmekle eylemde bulunmakla, hayal etmekle ve desteklemekle ama aynı zamanda böyle bir değişimi meydana getirmiş de olur."

Devrimin coşku oluşturucu yanının liberal demokrat mutabakatı aşmak ve olanaksızı talep etmek bakımından olanaklıya açılan bir vaadi temsil ettiğini ise  yazar şöyle açımlar: " Devrim fikri her aklımızdan geçtiğinde, gelecek olan bir istikbal vaadi için duyulan bu coşku devreye girer. Coşku uyandırma gücü, devrimin güncelliğine damgasını vurur; liberal demokrat mutabakat ve onun üçüncü yolcu değişkenleri hilafına tekrar etmeye değer olan da budur." 

 Özgürlükçü siyasetin aynı zamanda ve mutlaka başka bir dünyanın mümkün olduğunu        yani  bu siyasetin statükoyu bozmayı amaçlaması bakımından olağan siyasetten yahut polis siyasetinden  farklı olduğuna işaret eden çözümlemeler ve karşılaştırmalar da yer almakta çalışmada. Eşitsizlikten ve baskıdan daha uzak, başka bir dünyanın mümkün olduğunun farkında, ister makro düzeyde isterse iktidarı mikrofiziğinin yerel alanlarında olsun iktidarı altüst etme- dolayısıyla mümkün olanı yeniden tanımlama pratiği olarak okunabilir kıyıları yani sınırları düşünmek. Siyaseten doğruculuğu aşma çabalarına bir katkı Liberalizmin Kıyılarında Siyaset. 

 Benjamin Arditi, Liberalizmin Kıyılarında Siyaset. Çeviri: Emine Ayhan Metis Yayınları,2010,208 sayfa.

Güncelleme Tarihi: 23 Ağustos 2011, 12:49
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35