Mağrur öfke çerçevesinde

Yedi İklim dergisinin 2014 Haziran tarihli 214. sayısında Raşit Ulaş Çetinkaya imzalı “Necip Fâzıl Kompleksi” başlıklı bir yazı yayınladı. Yazının başlığını bir an için unutursak, ilk bakışta bir eleştiri gibi görünüyor. Fakat yazının genel havası bunun böyle olmadığını hissettirecek pek çok veri sunuyor okura

Mağrur öfke çerçevesinde

Asım Öz/ Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Geçen seneden bu yana Necip Fazıl üzerine yapılan konuşmaların haddi hesabı yok. Büyük yazarların öldükten sonra da doğum günlerinin kutlanması, ölüm yıldönümlerinde anılması güzel bir kültürel gelenek olarak kaydedilmelidir. Yazarın eserleriyle, düşünceleriyle yaşadığını gösteriyor bu durum. Bu arada basılı eserlerinin tekrar gündeme gelmesi, dergi ve gazete sayfalarında kalan yazılarının kitaplaşması için de bir fırsat doğmuş oluyor. Çok okunuyor mu, bundan çok emin değilim fakat okusun okumasın “mahalle”nin dilinin genel olarak Necip Fazıl’ın yaşadığı yıllara döndüğünden söz edebiliriz. Yine aynı şekilde yazarı ele alan, onu hatırlayan/hatırlatan kitaplar ise başka konuların gündeme gelmesini sağlıyor. 

DUYGUDAŞLIK VE ÖTESİ

Necip Fazıl geçtiğimiz, “uzun” yirminci yüzyılın başında dünyaya gelmiş, bu yüzyılın iktisadî ve siyasî açıdan nihayete erdiği 1979’dan dört yıl sonra vefat etmiş. Elbette 1980’li yılların bilhassa halefi olma iddiasındaki pek çok ismin destek sunduğu Turgut Özal’lı yıların meydana getirdiği büyük tahribatı görmemiş. Aradan geçen yıllar içinde Necip Fazıl’ın derdinin ne olup olmadığı üzerine uzun uzun tartışılmamış. Ancak Necip Fazıl’ı dikkatli okumanın, yazarıyla okuruyla nice kişinin başına onulmaz “dertler” açtığı da kesindir. Zira Necip Fazıl okumak bir yönüyle 1940’ların, 1960’ların giderek 1970’lerin tantanalı yıllarının havasını teneffüs etmek hatta iliklerinde hissetmektir. Kimileyin yürek burkan, kimileyin öfkelendiren kimileyin de insanı güldüren bir dizi olaydan mürekkep bir havadır bu. 

Ne var ki Necip Fazıl’a ilişkin eleştirel düşünme çabaları çoğu zaman “saldırı” olarak algılandığı için “mahrem” ortamlarda serdedilen pek çok kanaat yazılı hâle getirilemiyor. Bu nedenle Necip Fazıl’ın, Türkiye’de Müslümanların Kemalizm ve “CeHaPe” zihniyeti karşısında özgüven kazanmalarını sağlayan cehdini takdir eden fakat onun belli kanaatlerini gözden geçirmeye hatta tashih etmeye davet eden yazı ve kitaplar peşin peşin mahkûm ediliyor. Öyle ki, bu tür kitaplar, biraz sonra değineceğim yazıda karşımıza çıktığı üzere, “baştan aşağı yanlış, art niyet ve kompleksli tespitler” veya “hakaretlerle dolu” olduğu ön-yargısından hareketle adeta hedef gösterilip haklanmak isteniyor.

Elbette günümüzün postmodern bireyinin heva ve heves kaynaklı fütursuz bencillikleri nazarı itibara alındığında bu karşı koyuşu mümkün kılan duygudaşlıktan kaynaklanan savunma duygusu bir nebze de olsa anlaşılabilir. Fakat bu ihtimal olsa bile ortaya çıkan manzara olumlu karşılanmamalı, hakikat gibi algılamamalıdır. Gelgelelim, bu koruma refleksi tahkir oklarını yönelttiği yazarlar ve eserler mevzu bahis olduğunda “oportünist” klişesinde ayan beyan görüldüğü üzere en ufak bir duygudaşlık ilişkisi geliştirme gayreti göstermeyişinden ötürü tümüyle sorunludur. Gönül isterdi ki bu tür ifadelerden el alan yazarlar, Mağrur Öfke’de karşımıza çıkan muhabbet ışığının, merhamet miktarının ve sevgi pırıltısının yüz binde birini kitabın müellifine gösterebilmiş olsaydı.

Burada sözü Yedi İklim dergisinin 2014 Haziran tarihli 291. sayısına getirmek istiyorum. Raşit Ulaş Çetinkaya imzalı “Necip Fâzıl Kompleksi” başlıklı yazı, başlığını bir an için unutursak, ilk bakışta bir eleştiri gibi görünüyor. Fakat yazının genel havası bunun böyle olmadığını hissettirecek pek çok veri sunuyor okura. Altını çizerek söyleyelim ki; bir kitabı hakkını vererek okumak ne güç iş! Bir kitabı hakkını vererek okuduğunu söylemek ne büyük iddia! Evvela, ilgili yazara, yazısının belli bölümlerinde Mağrur Öfke kitabındaki fikirleri ve yaklaşımları kendi düşünceleri gibi özetlediğini hatırlatalım. Şüphesiz, yazıyı ait olduğu edebî çevreden kopararak, yalıtarak anlamaya çalışmak büsbütün sonuçsuz bir çaba olacaktır. Zira söz konusu kitabı oluşturan yazıların Umran’da neşredildiği aylarda, kulaktan kulağa yayılan söylentilerden de beslenen yazıların hatta kitapların bir devamı olarak ortaya çıktığı dikkatli okurların gözünden kaçmayacaktır. Bunun için birkaç yazıyı merkeze alarak böyle bir karşılaştırma yapmak mümkün görünüyor fakat bunu yapmayı şimdilik uygun bulmuyorum. Ancak bu yazının başlığından ve muhtevasından hareketle başka bir duruma daha dikkat çekmenin elzem olduğu kanaatindeyim.

ELEŞTİRİ VE “VEKİL VARİSLER”

Yazı bütünlüklü olarak okunduğunda bu yazının, “örfi bir koruma kanununa” tabi olduğunu hatta bunun çiğnenmiş olmasının meydana getirdiği içerlemeye dayandığını söylemek abartılı bir ifade olarak görülmemelidir. Aslına bakılırsa yazar, “Gel bakalım! Senin boyunu bir ölçelim!” diye yaklaştığı için Mağrur Öfke yazarı Metin Önal Mengüşoğlu’nu, Necip Fazıl üzerinden “haşlamak” istiyor. Öyle ki tahakkümcü bir dille kitabın her cümlesine bir tekzip cümlesi yazılması gerektiğinden bahsediyor. İmkân dâhilinde olup olmaması bir yana neresinden bakılırsa bakılsın korkutucudur böylesi karşı-okumalar. Sözgelimi art niyetli okumadan şikâyet eden art niyetli bir okuma olmasından ötürü, Mağrur Öfke’de Necip Fazıl’ın kişiliği çerçevesinde takdir edilen “ben” vurgusunu “bencillik” olarak algılamak gibi su-i niyet kaynaklı çok temel bir yanılgıya düşmüş. Okuduklarının sağlamasını yapmamış yazar. Necip Fazıl’ın sanat telakkisini dönemlere ayırarak anlama çabasını yanlış bulan dergi yazarının, önemli olanın başlangıçlar olduğunu bilmemesi de çok tabii görülmeli.

Ancak hiç mi kusuru, eksiği yok Mağrur Öfke kitabının? Elbette vardır. Fakat eserin eksik yahut kusurlu olan tarafları yazarın takıldığı ifadeler üzerinden ele alındığında bir neticeye ulaşmak mümkün görünmüyor. Şayet eser tenkit edilecekse -ki bence edilmeli- başka meseleleri geçerli ve gerekçeli olarak sunabilmeliydi yazar. En iyisi biz birkaç ufarak hatırlatma yapalım. Sözgelimi, Necip Fazıl’ın doğum tarihi ile ilgili yeni bilgilere temas ederek kitabın yeni baskılarında bunların mutlaka dikkate alınması gerektiğini hatırlatabilirdi. Aynı şekilde Mağrur Öfke’nin ortalarında yer alan kadınla alakalı hafızaya/hatırlamaya dayalı aktarımların Necip Fazıl’ın İslâm İnkılâbı ütopyasının yansıması olan İdeolocya Örgüsü’ndeki kadın telakkisiyle karşılaştırılmasının gerektiği ifade edilebilirdi. Şayet bunlar yapılsaydı ilgili sayfalarda üzerinde durulan esas meselenin İlâhi Kelâm’ın “Siz ey imana ermiş olanlar! Yakıtı insanlar ve taşlar olan (öteki dünyanın) ateş(in)den kendinizi ve size yakın olanları koruyun!”(66/6) hükmü olduğunu tahmin edebilecekti. Şüphesiz bütün bunların yapılabilmesi için öncelikle merhum Necip Fazıl’ı okumak/tanımak ve oradan elde edilen birikime yaslanmak daha da önemlisi Müslüman zihnin önceliklerine vakıf olmak lazımdır.

Burada akla şöyle bir soru da gelebilir. Necip Fazıl yaşarken niçin eleştirilmedi? Bu çerçevede Hareket dergisi başta olmak üzere yapılan birtakım eleştirilerin nasıl karşılandığını hatırlamak, bunun öyle sanıldığı kadar kolay bir iş olmadığını fark ettirecektir. Zira bu konu çerçevesinde yaşanan tereddütler zaten Mağrur Öfke’nin yazılma gerekçesinin anlatıldığı sayfalarda zaten mevcut. Diğer taraftan vefatından yıllar sonra bile Üstad’ı eleştirmenin zorlukları hele hele “vekil varisleri” dikkate alındığında böylesi bir beklentinin hiç de gerçekçi olmadığı kendiliğinden anlaşılacaktır. Hal böyle olunca yazarın, Mengüşoğlu’nun Necip Fazıl yaşarken, söylemek istediklerini kendisine söyleme imkânı bulamamış olmasının oluşturduğu sıkıntı ve azabı anlaması ve duygudaşlık geliştirmesi mümkün gözükmüyor.

Beri yandan, yazarın Necip Fazıl’ın fikriyatına ilişkin yapmış olduğu tespitlerin çoğunu göz ardı ederek hatıralara dayalı olan kısımlarına takılıp kalmış olması da bir başka sıkıntıyı beraberinde getiriyor. Yazarın meselenin özünü kavrayamamış olmasının temel sebebi de bu aslında. Kelimelerin zamanla anlam daralmasına veya genişlemesine uğrayabileceğinden habersiz olarak esip gürlemesini de zikredebiliriz bu çerçevede. Necip Fazıl’ın Mehmet Akif hakkındaki tenkitlerinin altında yatan sebeplerden birini, belki de en önemlisini anlamak için “Büyük Doğu Marşı”nın yazılmasına vesile olan olaydan haberdar olmak yeterli olabilirdi. Bu biliniyorsa Edebiyat Mahkemeleri’nin ilgili kısmı, yaşanan hissiyatı “tefsir” babında tekrar okunabilirdi. Yazar, bir başka yerde Necip Fazıl’ı “millî refleks” içinden okuma gayretinin aktüel bir örneğini sunuyor. Onun tavır ve eda olarak Batılı olduğunu kabullenmekte güçlük çekiyor. Bunun için Mağrur Öfke yazarının Nazım Hikmet’in şiir dilinin yerliliğine ilişkin yapmış olduğu tespitten rahatsız olduğunu gizlemiyor. Şiirsel hafızaya dayalı olarak mana itibariyle doğru biçim bakımından eksik hatırlanan beyti tespit edişini tenkit babında önemli olduğunu ifade etmek ve yazara teşekkür etmek gerekecektir. Fakat burada bir başka önemli konu var: Şiirin hatalı hatırlanmasından yola çıkan yazarın, eleştirdiği kitaptan yaptığı alıntılarda birtakım kelimelerle ve parantez içinde yazdığı sayfa numaralarındaki yanlışlıklarını görmezden gelemeyiz. Elbette buradan hareketle yazara taarruz da edemeyiz. Zira insan her zaman bu tür hatalar yapabilir. Fakat bahsettiğimiz hatayı yapanlar akademiye intisap etme yolundaysa söz konusu hatalar aynı zamanda hocalarının hesabına da yazılacaktır.

HİSSİYAT VE GERÇEKLİK

Mağrur Öfke’de yer alan ve problemli görülen şu tespiti birlikte okuyalım: “Necip Fâzıl İslâm davası yoluna giren gençlerin yalnızca ilk gençlik çağlarında okuyacağı bir yazardır.” Hemen belirtelim ki, burada “okuyacağı” yerine kolaylıkla “okuduğu” da denilebilirdi. Zira bu hakikatin var olup olmadığını tespit için son iki yılı bir yana bırakarak 1980’lerin ortalarından bu yana, kaleme alınan yazıların kayda değer olanlarının listesini oluşturmak yeterli olur sanırım. Necip Fazıl’ın Türkiye’deki İslâm davasının “en büyük mütefekkiri” olduğu hükmünün tartışma götürür çok tarafının olduğunu bilenler bilir. Bu çerçevede şunu da özellikle hatırlatmak yerinde olacaktır: Mağrur Öfke, şimdilik Türkiye’deki İslâmcılığın korumacı ve kurucu figürlerinin birikimiyle kaleme alınmış ilk ve tek kitaptır. Dolayısıyla yaslandığı fikrî zemin bu eserin pek çok cümlesinde yankılanır. Bu gerçek apaçık ortadayken meseleyi başka konulara çekmek, şaşırtıcı bir tutumdur. İfrata varan övgü kalıplarının sınırlarını zorlayan Mağrur Öfke’nin, Necip Fazıl’dan “nefret” kitabı olduğunu söylemek içinse herhâlde insafı büsbütün elden bırakmak gerekecektir. Hele yazının son paragrafı “el insaf be kardeşim” diye hayıflanmanın da yeterli olamayacağını açıkça ihsas ettiriyor. Geçerken belirtelim ki, Mengüşoğlu’nun Necip Fazıl’a duyduğu muhabbetin boyutlarını anlamak için Rasim Özdenören’in Açık Mektuplar kitabındaki mektupların okunması iyi bir başlangıç olacaktır.

Necip Fazıl’la, belli bir çerçeveden “hesaplaşma” kitabı olan Mağrur Öfke’nin ikili yapısı göz ardı edilmemeli, bundan dolayı tümüyle akademik bir tarzda olması beklenmemelidir. En iyisi araya kimseyi sokmaya gerek duymadan sözü şair bizzat kendisi söylesin: “kim bilir bizim bildiğimizi/suratımızda maske/ kitabımızda yalan yok.” Hem ayrıca, Üstad’ı önemsediğini ifade eden yüzlerce akademisyenden(belki binlerce) bir tanesinin bile şimdiye dek niçin dört başı mamur bir Necip Fazıl monografisi kaleme alamadığı da bir yere kaydedilmelidir.

Yazının şu satırlarındaki vurguluları hatırda tutarak, yukarıda bahsettiğim örfi koruma kanununda gedikler açmakta büyük yarar olacağı kesin:“ Necip Fâzıl, diğer bütün insanlar gibi hatasız ve günahsız değildir. Elbette ki yaptığı yanlışlar vardır. Fakat bu yanlışların ne olduğu Kimi ne kadar ilgilendirdiği, bu yanlışları tenkid edenlerin kendilerinin ne gibi yanlışlar içinde olduğu, Üstâd’ı hangi maksat ile tenkid ettiği, ne gibi bir geri dönüşüm beklediği düşünülmeli ve buna göre hareket edilmeli. Necip Fâzıl’ın göze aldığı şeyleri göze alıp alamayacakları düşünülmeli ve iyi tetkik edilmeli.” Ne var ki, mesele sadece bu genel hükümlerin hatırlatılmasıyla ve adeta susturma stratejisinin daimi yedeği olarak kalırsa, var olan durumda herhangi bir değişikliğin yaşanmayacağının da farkında olunmalıdır. Bu hatırlatmaları süreklilik arz edecek biçimde tekrar etme lüzumu hisseden edebî çevrelerin, şimdiye dek eleştirel yaklaşım geliştirecek olanların izlemeleri gereken yola ilişkin birkaç eleştiri yazısı kaleme alması gerekmez miydi?

Şüphesiz, Necip Fazıl üzerine olan çalışmalar, hâlâ 1983 yasının gölgesinde kalmaya devam ederse, onun eserleri hakkıyla okunamayacak, bütün emekler berhava olacak, edebî ve fikrî eleştiri bir adım ilerleyemeyecektir. Birkaç yerde vurgulamaya çalıştığım gibi insanların iyi niyeti ve bilinçlenmesi göz ardı edilirse, tekrar eden hatta son kertede Necip Fazıl’ı önemseyen herhangi bir siyasî liderin sözlerini aşmayan övgü retoriği ilânihaye yürürlükte kalacaktır. Bu sebeple diyorum ki, Mağrur Öfke’nin “Sebeb-i Telif” bahsi tekrar ve tekrar okunmalıdır.

Gene de şunu ısrarla hatırlatmak gerekir: Emri bilmaruf nehy anilmünker (iyi ve doğru olana teşvik, kötü ve yanlış olanı tenkit) gibi ibadet sayılan birer vecibe olan eleştiri geleneğimize sırt dönen örfi koruma kanunlarını bazı kesimleri karşısına almak pahasına çiğnemek lazım.

Güncelleme Tarihi: 27 Haziran 2014, 09:35
YORUM EKLE

banner26

banner25