Medeniyet, analarının ak sütü gibi Müslümanlara helal bir kavramdır

Recep Şentürk Hoca, 'açık medeniyet' kavramından ne anlamamız gerektiği üzerine ve Medeniyetler İttifakı Enstitüsü ile eğitim meselesine dair Deniz Baran'ın sorularını cevapladı

Medeniyet, analarının ak sütü gibi Müslümanlara helal bir kavramdır

“Açık medeniyet”… Bu kavramı duyunca hemen hepimizin aklına Prof. Dr. Recep Şentürk Hoca gelir. Türkiye’de lisans ve yüksek lisans eğitimini aldıktan sonra 1998’de Columbia Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayan ve hâlihazırda Türkiye’de ve uluslararası arenada birçok faaliyetin içerisinde yer alan Recep Hoca’yı en çok İslami perspektiften medeniyet ve insan hakları başlıklarına eğildiği çalışmalarından biliyoruz. Nitekim şu an müdürlüğünü yürüttüğü Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nde de, başkanlığını yürüttüğü Uluslararası İbn Haldun Topluluğu’nda da yıllar içinde oluşturduğu teorik birikimi pratikle buluşturma çabasında.

Öte yandan İslam dünyası ise bir “medeniyet tanımlaması krizi içerisinde”… Son yıllarda yaşadığımız bölgesel ve küresel gelişmeler bu tespiti kendiliğinden önümüze koyuyor diye düşünüyorum. Peki, böyle bir zihinsel kaosun ortasında iken “açık medeniyet” vizyonu bizlere nasıl bir ufku işaret eder? Bu kriz noktasına gelişimizde, medeniyet birikimimizi değerlendirememekte etkili olan hususlar nelerdir? Bu meselede İslami eğitim mekanizmalarımızın rolü nedir? Cevaplar için ehline yani Recep Hoca’ya kulak verelim istedik. Röportajın ilk bölümünümedeniyet, ikinci bölümünü eğitim meselesine ayıracağız. Gelecekteki bir başka zamanda ise Hoca’nın çalışma alanlarından olan insan haklarıyla alakalı ayrı bir röportaj daha yapmayı planladığımızı da not edelim.

Sizin bir “Açık Medeniyet” fikriniz var. Medeniyet deyince ne anlamalıyız ve açık medeniyeti nasıl açıklarız?

Medeniyet ilk defa Müslümanlar tarafından bir bilimin konusu haline getirilmiştir. Bunu ilk yapan da Farabi olmuştur. Tabi o felsefi bir perspektiften meseleyi el almıştır ve daha çok medeniyetin nasıl olması gerektiği hususu üzerinde durmuştur. Erdemli toplum, erdemli şehir gibi kitapları buna örnektir. Kendisinin aynı zamanda el İlmü’l Medeni, yani toplumbilim diye tercüme edebiliriz, gibi bir ilim tesis etme yönünde girişimleri var. 
Daha sonra İbn Haldun bu konuyu ele alıyor. Medeniyetin teorisini geliştirmeye çalışıyor, yani daha da ilerletmeye çalışıyor. Sıfırdan inşa değil yaptığı, kendinden önceki birikimden istifade ederek bunu daha sistemli hale getirmeye çalışıyor. Bunu ilmü’l ümran diye isimlendiriyor. İbn Haldun “ümran” deyince, içtima-i beşeriyi ve medeniyeti kastediyor. Bu üç kelimenin eş anlamlı olduğunu söylüyor. Buradan ne anlıyoruz? Demek ki İbn Haldun’a ve diğer düşünürlerimize göre medeniyet eşittir toplum. Zaten ümran kelimesinin sözlük anlamı da budur.

“Civilization” kelimesi daha sonra çıkıyor, ümranın tercümesidir bu. Yani biz onlardan almadık, onlar bizden tercüme ettiler. Halbuki şöyle bir yanlış algı var, sanki medeniyet kelimesini biz Batı’daki civilization kelimesinin tercümesi olarak almışız. Bu tarihi gerçeklerle örtüşmüyor. Bu yanlış bir varsayım, sonra “Batı’da medeniyet vardır; bizde başka bir şey var” gibi çıkarımlar meydana geliyor. Medeniyet analarının ak sütü gibi Müslümanlara helal bir kavramdır. (Hoca gülüyor)

Bunların altını çizdikten sonra günümüzdeki medeniyet tartışmaları içerisinde Müslümanların yanlış bir konumlanma içerisinde olduklarını söyleyebiliriz. Çünkü Batı’nın medeniyet anlayışını esas alarak tavır geliştiriyorlar. Bir kısmı mesela bunu reddediyor, biz medeniyete karşıyız tarzı söylemlerde bulunuyor. Bir kısmı onu biraz İslamize etmeye çalışıyor ama çıkış noktası yanlış. Halbuki benim stratejim Farabi’nin, İbn Haldun’un, Ahmet Cevdet Paşa’nın ve bu isimler arasındaki silsileye ait geleneği çıkış noktası olarak almak. Kendi geleneğimizi esas almalıyız, bilhassa da İbn Haldun’u. Benim hedefim de İslam düşüncesindeki medeniyet tasavvurunu yeniden ihya etmek. Tabi ki bunu yaparken de Batı medeniyetine ait unsurlarla belli bir etkileşim, diyalog olabilir. Son 200-300 yıldır üretilen fikirleri yok sayamayız, yeter ki çıkış noktası o olmasın.

Açık medeniyet bu etkileşim mi oluyor o halde?

Evet, bu etkileşime açık olma durumuna diyebiliriz. Açık medeniyetin birkaç anlamı var: Bir, çoğulcu bir yaklaşımı benimseyen medeniyet demek. Osmanlı’da bunu görebiliriz. Hz. Peygamber döneminden beri açık medeniyetin var olduğunu görüyoruz. Bir kere İslam dışı dinleri dışlamıyorlar. Onlarla beraber, anlaşarak bir konsensüs devleti kuruluyor Medine’de. Aslında bir devrim gerçekleştiriyor orada Peygamberimiz çünkü daha önceden böyle konsensüse dayalı, çoğulcu bir toplum ve devlet söz konusu değil. Hele ki bunun yazılı hale getirilmesi hiç söz konusu değil.

Peygamber esasında devleti devlet yapan kişidir. Zira “ademiyet temelli” bir devlet geliştiriyor, bunun da temelinde ademiyet temelli bir fıkıh anlayışı var. Siyaseti, hukuku, ahlakı içeren; sosyolojik yapıyı içeren ademiyet merkezli bir fıkıh anlayışı… Açık medeniyetin de esasında özü budur. Ben bu yüzden İslam medeniyeti, fıkıh medeniyetidir derim. Fıkıh, ademiyetin, evrensel insanın hak ve sorumluluklarını ortaya koyar. Vatandaşlık değil ademiyettir tüm bunların özü. Gerçi Şafii mezhebinde vatandaşlık diye ortaya konar ama Hanefi mezhebine ve diğer mezheplere göre ademiyet bir kişinin hukuki kişilik sahibi olmasının temelini teşkil eder. Bu açıdan bakınca açık medeniyetin temelini görmüş oluyoruz. Evrenseli yani bütün insanlığı korumaya çalışmak… Nizam-ı âlem dediğimiz de budur zaten, herkes Müslüman olsun hedefi yoktur bu nizamda; âlemden maksat toplumdur, evren değildir. Bu yaklaşıma göre İslam hak dindir ama tek din değildir, öbür inançların mensuplarına da hürriyet verilir.

Âlimlerimiz de bu durumu şöyle anlatır: İslam’ın amacı, Allah’ın beşeriyeti yaratmadaki hikmetini tahakkuk ettirmektir. Allah beşeriyeti niçin yaratmıştır? İmtihan için. Nasıl gerçekleşir bu? İnsanlar özgür ve dokunulmaz olup kendi tercihlerini yapabildikleri zaman bu imtihan gerçekleşmiş olur. Zorlama ile imtihan olmaz. Dolayısıyla İslam siyasetinin, hukukunun, ahlakının, dininin amacı o imtihan maksadını gerçekleştirmektir. Bu da o hürriyeti sağlamakla olur. Öbürlerine de zorlama yapmadan hakikati gösterirsin. Velhasıl insanları zorlamayı değil, gerçek bir imtihan ortamının tesisini sağlamayı temel alır açık medeniyet.

Müslümanlar Medine’den Osmanlı’nın yıkılışına kadar bunun örneklerini vermiş. Endülüs ilginç bir örnek mesela. Müslümanlar, Yahudi ve Hristiyanlarla beraber yaşıyorlar. Ama daha ilginci var: Hindistan örneği. Müslümanlar Hindu ve Budistlerle yaşıyor, hatta onları idare ediyorlar. Bunlar ehl-i kitap gibi de değil, çok daha farklı itikatlara sahipler. Peki onlara neler yapılıyor? Ehl-i kitaba verilen haklar veriliyor. Neden? Ademiyet prensibinden ötürü. İnsana insan diye bu hürriyetleri vermişiz. Hindistan bugün İslamofobi tezlerini boşa çıkaracak bir örnek.

Ayrıca tarikatlar, mezhepler mevcut. İslam kendi içinde de çeşitliliği tesis etmiş. Kendi içinde tamamen totaliter ve tek-tipçi değil.

Bir diğer yönüyle, İslam medeniyeti kendinden önceki medeniyetlerin kültür mirasını da yok etmiyor. İran, Hint, Mısır, Babil, Yunan vs. hepsinden faydalanıyor.

Bunların hepsi açık medeniyet denen hususun farklı yönleri.

Hocam benim anladığım, biz açık medeniyet derken bir nevi bir çatı gibi, başka medeniyetlere de kendi içerisinde yer açabilen bir medeniyeti kastediyoruz. Bugün Bat medeniyetinde ise “muteber değerler” bütününden oluşan bir çerçeve var, bu çerçeve dışında kalanın ya dönüşmesi lazım ya da medeni değildir. O halde bu, açık medeniyetin zıttı mı?

Tabi aynen öyle. Batı medeniyeti evrimci bir yaklaşıma sahip. Sadece kendi hayat tarzını medeni olarak kabul eder. Açık medeniyette böyle bir şey yok. Bu yüzden Batı medeniyeti kapalıdır. Tabi bunu kırmak isteyenler var Batı’da da. Ancak çok zor. Önünde çok ciddi meydan okumalar var. İşin teolojisi yok, felsefesi yok, siyasi, hukuki, ahlaki temelleri yok. Müslümanlar ise bu bakımdan daha avantajlı çünkü bunun engin bir tecrübesi var. Ancak ironik bir şekilde biz bunu terk edip Batı’dan kapalı medeniyet modelini ithal etmişiz. Milliyetçi ideolojileri, faşizmi, Baas rejimlerini vs. ithal etmişiz. Gayrımüslimler mesela Osmanlı’da Cumhuriyet’ten daha fazla haklara sahipti. Vakıf örneğine bakalım, şeriat yönetimi altında kimse kimsenin vakfına dokunamazdı ama günümüzde gayrımüslimlere hakları daha yeni verildi. İşte o tip ithalatlar yapınca bu sefer Müslümanlar arası veya Müslümanların ağırlıklı olduğu toplumlarda olmaması gereken çatışmalar başlıyor.

Bizim İslamcılarımız dahi aynı modeli benimsediler esasında, biz sadece Müslümanların hakkını koruruz, gerisi bizi ilgilendirmez gibi bir tavır... Bu da kapalı medeniyet emaresi. Peygamberimiz öyle değildi, herkesin hakkını koruyordu. Bu da dini bir vazife idi çünkü bizim algımızda. Bugün bizim bunları hep tashih etmemiz lazım.

Batı medeniyeti tanımlamasından konu açılınca aklıma hep düşündüğüm bir şey geldi hocam. Şimdi Batı medeniyeti diye tarif ettiğimiz şey Batı’nın katı rasyonalist, pozitivist, materyalist medeniyetidir ancak bu 200-300 yıllık bir geçmişe sahip. Biz sadece bunu mu kastediyoruz peki Batı deyince? Mesela Roma İmparatorluğu, Vizigotlar, Germenler bu işin neresinde? Onlar da mı kapalıydı?

Roma mesela nispeten açık bir medeniyetti tabi. Mesela Doğu’da Moğol ve Çin gibi büyük medeniyetler türemiş, onlar kendisi dışındakine hayat hakkı vermeyen, kati suretle kapalı medeniyetlerdi. Roma bu denli değil. Ancak bu görece açıklığa rağmen bunun dini bir temeli olmadığı için sadece bir siyasi pragmatizm meselesi öne çıkıyor. Yani hukuki ve felsefi bir temeli yok. İslam’da ise prensip açıkça ortaya konur: “Dinde zorlama yoktur.”

Peki, hocam açık medeniyet diye kendimizi adlandırmamız hoşa giden bir şey. Batı medeniyeti gibi evrimci bir medeniyet tasavvuruna sahip olmadığımızı söylüyoruz. Ancak bir yandan bizlerin medeniye algısında da ileri-geri medeniyet ayrımı yok mu? Aklıma 2 şey geliyor, bir Bedevilere olan bakış, bir de İbn Fadlan’ın Vikinglerle ve Türk kavimlerle karşılaştığında yazdıkları… Bizim medeniyetimizin de her şeyi kabul etmeme, dönüştürme gibi bir gayesi yok mu?

Şöyle, İslam medeniyeti açık medeniyettir derken ben bunu Batıcılara ve DAİŞ gibi kapalı bir İslam anlayışına sahip olan güruhlara bir alternatif olarak söylüyorum. Doğulular, “kendi medeniyetimizi yani evimizi şimdi yıkalım gidelim, Batı medeniyetinde kiracı olarak yaşayalım” diyor. Diğer hareketler, özellikle Vahhabi hareketler de diyor ki “biz kendi evimizde oturalım, kapıyı pencereyi kapatalım, kimseyle temasımız olmasın.” Açık medeniyet ise şudur: Kendi evimizde yaşamaya devam edelim ama kapımız penceremiz de dışarıya açık olsun; alışveriş, etkileşim devam etsin. Misafirler buyursun. Demek ki her şeye açık değil, bizim de evimizin nihayetinde sınırları var. Mesela İslam’da insan haklarına aykırı bir şeye müsaade edilemez. Müslümanlar, Hindistan’ı fethedince oradaki satih uygulamasını (dul kadının kocasıyla beraber yakılması) yasaklıyor. Bunu kabul etmiyor. İnsan hakları bir sınır teşkil ediyor. Hakeza Mısır’da her sene Nil’e bir bakire kız kurban ediyorlarmış, bu da hayat hakkını ihlal diye yasaklanıyor. Açık medeniyet her şeyi serbest görür diye bir şeyden bahsetmiyoruz. Temel insan haklarına dair ahlaki kabuller var, zaten açık medeniyet ile postmodernizmin ayrıldığı nokta da tam budur. Evrensel hakikat yoktur, herkes kafasına göre takılsın denmiyor. Mutlak relativizm yoktur yani. Açık medeniyette mutlak hakikat diye bir orijin de vardır ancak bir relativizm de mevcuttur. Tek-tipleştirmeyen, kendince esnek dönüşüm alanları açan bir medeniyet tasavvuru… Bu da çok katmanlı düşünce biçimini getiriyor: Mutlak ve izafi olanlar. Zaten İslam geleneğinde çok katmanlı bir varlık, bilgi, hakikat, metot anlayışı var.

Peki, mesela “Bedevi toplumu geri, yerleşik toplum ileri” gibi bir kabul yok mu?

Bizim açımızdan İbn Haldun medeniyeti ikiye ayırıyor: Yerleşik ve göçebe medeniyet. Ancak ümran yani bir toplum varsa medeniyet vardır. Medeniyetsiz denmez, bunun göçebe olup olmaması ile alakası yok, sadece tipi farklı. Yerleşik olmak bir çeşittir, üstünlük kriteri değildir. Böyle bir değerlendirme yok. İbn Haldun’un ikisinin de iyi ve kötü yanlarını objektif şekilde yazdığını görüyoruz. Mukaddime’de bu yaklaşım bariz. Yeri gelir yerleşik hayatı da yerer. Evrimci bir şema üretmiyor, sonradan medenileştiler diye bir söylemi de yok. Döngüsel bir tarih anlayışı var. Batı’da ise bu çizgisel bir anlayış. Hatta kendi içlerinde de bu konuda ayrışıyorlar; Fransızlar Fransa’yı, İngilizler İngilizleri evrimin son noktası olarak görüyorlar.

“Medeniyetlerin ittifakı” ve “açık medeniyet” nasıl bir araya geliyor, neler yapıyorsunuz? 

Enstitü, demin bahsettiğimiz açık medeniyet perspektifine sahip. Farabi’nin, İbn Haldun’un, Mevlana’nın medeniyet anlayışını benimsiyor. Bize kalırsa zaten İslam’ın temel kaynaklarını layıkıyla hazmeden kimse aksini benimseyemez. Bizim de misyonumuz bunu yeniden ihya etmek burada. İbn Haldun hakkında her 3 senede bir uluslararası sempozyum yapıyoruz ve uygulamalı İbn Haldunculuk ilkesi etrafında bunu yapmaya çalışıyoruz. Bundan maksadım, Haldun’un bir teorisini, metodunu veya kavramını alıp, güncel bir soruna uygulayıp bunun modern sosyal bilimlere daha iyi bir alternatif olduğunu göstermek. Mesela Batı’da ve şimdi Türkiye’de İbn Haldun modern sosyal bilimlerin öncüsüdür denir. Biz diyoruz ki hayır, öncüsü değil alternatifidir. Öncü demek, eskiden bir katkı yapmış, sonra devri bitmiş demektir. Hayır, böyle bir şey yok; İbn Haldun’u müzeleştirmek istemiyoruz.

Bunlar dışında akademik çalışmalar yürütüyoruz, İbn Haldun okumaları yapıyoruz. Bunların hepsini uluslararası bazda yapıyoruz. Ben zaten Batı sosyal bilimlerinin Müslümanlarca iktisap edilmesinin bizi Batı’ya entelektüel olarak bağımlı hale getirdiğini düşünüyorum. Bugün üniversitelere bakın, mesela bir Müslüman tarafından üretilmiş geniş çaplı iktisat, siyaset, sosyoloji, psikoloji teorisi var mı? Sosyal düşünce üretemez hale geliyoruz bu bağımlılıktan ötürü. Bu bağımlılığı aşmanın yolu olarak da kendi kaynaklarımıza, başta da İbn Haldun’a dönmemiz gerektiğini düşünüyorum, Cemil Meriç’in de dediği gibi…

Medeniyetler İttifakı ilk kurulduğunda daha siyasi bir inisiyatifti, enstitü bunun bir ayağı olacaktı sadece. Ancak siyasi kurumsal yapı atıl kalmış durumda. Böyle bir durumda enstitü sesini uluslararası çapta duyurabiliyor mu?

Tabi bu global bir projeydi ve Türkiye’nin Müslüman bir ülke olarak buna öncülük etmesi güzeldi. Uluslararası siyasette yükseliş ve düşüş dönemleri olabilir ancak tamamen bitmiş bir şey değil. Konjonktürden ister istemez etkileniyor. Ancak bizim bu durumlarla ilgimiz yok, biz akademik bir yapıyız. Çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Açık medeniyet anlayışım, bu konudaki yazılarım medeniyetler ittifakı ortaya çıkmadan önce ortaya koyduğum bir şeydi zaten. Dolayısıyla siyasi ayak çalışsa da çalışmasa da biz çalışmalarımızı sürdürüyoruz, oraya endeksli değiliz. Biz savunumuzu yapmaya devam ediyoruz. Şu an Batı ve Doğu dâhil her yere ulaşıyoruz zaten.

Her sene 20 yüksek lisans, 10 doktora öğrencisi alıyoruz. Bu öğrencilerimizin yarısı Türkiye dışından öğrenciler. Yaklaşık 40 çok farklı ülkeden talebemiz var. Elhamdülillah gelip burada İslam medeniyetini öğreniyor ve tanıyorlar, buranın atmosferini teneffüs ediyorlar. Velhasıl biz enstitü olarak kendi çapımızda uluslararası alanda mesajlarımızı iletmiş oluyoruz. Bu öğrenciler dünyanın dört bir yanındaki ülkelerine dönünce buradaki birikimini kullanacak, esas alacak. Böylece bir etkileşim ve tanışma gerçekleşmiş olacak.

Bu arada not etmek lazım, Türk öğrencilerin de İslam medeniyetini tanıma ihtiyacı var. Bu nedenle burada başlayıp Ürdün’de sürmek üzere 1 yıl Arapça hazırlık okutuyoruz. Arapça olmadan İslam medeniyeti kaynaklarına, kültürüne ulaşmamız imkânsız. Tüm bu eğitim burslu olarak sürüyor. Ayrıca öğrencilerimiz her disiplinden olabiliyor. Tıpçı, hukukçu, fizikçi… Çünkü medeniyet çok farklı bakış açılarından araştırılabilir. Çok boyutlu bir mevzu. 

Prof. Dr. Recep Şentürk Hocamızla yaptığımız röportajın ilk kısmı “medeniyet” meselesine eğilmişti. Şimdi medeniyetin mütemmim cüzü olan “eğitim” meselesini ele alan 2. kısımla devam ediyoruz.

Daha önceki röportajımızda Medeniyetler İttifakı Enstitüsü ile “açık medeniyet” anlayışınızın nasıl birleştiğinden bahsetmiş ve enstitü bünyesinde yaptıklarınızdan sözü açıp eğitim meselesine girmiştik. O halde sizin aynı doğrultudaki bir başka çabanız denebilecek İSAR'dan bahsedelim biraz.

Biraz önce bahsettim gibi şu anki eğitim sistemimiz bizim Batı’ya olan akademik bağımlılığımızı sürdürülebilir hale getirme işlevi görüyor. Bunu kırmanın yolu bizim kendi entelektüel geleneğimizle, ilim geleneğimizle irtibata geçmemiz. Böylece biz hem Türk aydınları/akademisyenleri olarak kendi entelektüel bağımsızlığımızı kazanabiliriz hem de beşeriyetin ortak sorunları hususunda Batı dışından gelen alternatif çözümler önerebiliriz. Çoğulcu bir toplum düzeni oluşturabilme hususunda mesela, postmodernizmin krizlerine yönelik mesela…İstanbul Araştırma ve Eğitim Vakfı (İSAR)’nın amacı bu akademik bağımlılığı aşmış ve İslam medeniyetinden hareketle hem Türkiye’nin hem ümmetin hem de beşeriyetin sorunlarına çözüm sunabilecek âlimler yetiştirmek. Âlim geleneği Türkiye’de eğitimde Batılılaşmayla beraber terk edildi. Onun yerine akademisyenler var, aydınlar var; halbuki bizim geleneğimizde okumuş insan kimliği, âlim kimliğidir. Allah izin verirse bu geleneği canlandırmak amacımız.

Arapça tabi önemli bir öge bu yolda. Arapça eğitimi veriyoruz. Klasik Arapça ve klasik sosyal bilimleri öğretiyoruz. Sonra modern sosyal bilimlerin eleştirel ve kritik bir şekilde öğretilmesi geliyor. Bu işlerin ahlak ve takva boyutunun öğretilmesi de tabi. Dolayısıyla İSAR’ın mottosu “ilim, takva, beyan”.

4 yıllık bir eğitim programı var, farklı üniversite ve bölümlerden başarılı öğrencileri alıyoruz. Tabi sınırlı bir kontenjanla… İnşallah ileride daha fazla olur imkânlar artarsa. Kendilerine ileride bir İslam âlimi olacak şekilde destek eğitimi verilmeye çalışılıyor. Mutlaka üniversitelerinde başarılı olmaları da gözetiliyor, ikisini birleştirmesi lazım. Kendi alanında İslami ilimler eğitimiyle yeni bakışlar ortaya sunabilmesi lazım. Amaç budur. İSAR’da sadece erkek öğrenciler var, ancak Eğitimi Destekleme Programları (EDEP) isimli başka bir oluşumda da hanım öğrencilere yönelik aynı program yapılıyor. Fatih’te de Üsküdar’da da şubesi var.

Üniversiteyi terk etmemesi öğrencinin gündelik hayata yönelik üretim yapmasını, çağı kaçırmamasını da sağlıyordur.

Şu an Türkiye’de de İslam dünyasında da sahte ikilemler mevcut zaten. İslami ilimler mi yoksa modern ilimler mi? Gelenek mi modernite mi? Din mi bilim mi? Akıl mı vahiy mi? Sahte ikilemler… Bunları aşmamız lazım. İnşallah hem İSAR’da hem EDEP’te verilen eğitim bunları aşmaya yönelik bir çabadır. Karanlıktan şikayet etmek yerine yakılan bir mumdur. Hedefimiz zülcenaheyn olan âlimler yetiştirmektir. Çift kanatlı yani. (Gülüyor Hoca) Bu tip insanlara ihtiyaç var.

İSAR’ın hedefine ulaşması için yoğun ve sistemli bir ders yapma gerekliliği aşikâr. Ancak bir yandan da vakitsizlikten ötürü İSAR’ın bu programına katılamayan ama bir köşesinden de olsa bu tip programlardan nasiplenmek isteyenler oluyor. Bu tip kurumlar da çok olmadığı için insan ister istemez “İSAR daha esnek programlar düşünmüyor mu” diye soruyor? 

Tabi bu tür programların yapılması lazım ama şimdilik imkânlarımız bu kadarına müsaade ediyor. İSAR’ın içinde de İSAR dışında da bu tip programlar yapacak mecralar tesis edilebilir.

Bir din âlimi günümüzde nasıl yetişir sorusunun peşinde oluşunuz malum... En son Eylül 2014'de bu konuda yazdığınız bir makaleyi okumuştum. Bu yazıda ortaya koyduğunuz noktalarda kayda değer adımlar atıldı mı, atılıyor mu?

Ben tabi Türkiye’nin tamamını bilemiyorum, burası çok dinamik bir ülke, her şeyi takip etme imkânı olmuyor. Ama demin bahsettiğim sahte ikilemleri hâlâ toplumca aşmış değiliz. Medrese eğitimi ile üniversite eğitimini İSAR gibi birleştirme çabasında olan, ilahiyat mı hukuk mu, İngilizce mi Arapça mı okuyayım ikilemini aşan çok örnek göremedim. Tamamlayıcı, bütünleyici eğitim kurumlarına ihtiyacımız var. Günümüzde bunların hepsi çok önemli.

İlim de zaten uzun bir yoldur, zahmetlidir, kısa yoldan sonuca varılamaz, kümülatif bir çaba lazım. “Instant Nirvana” olayına dönüşmemeli. ABD’de duymuştum, aşrumdedikleri bir seans için insanlar bir otelde 2 gün toplanıyorlar. Haftasonu seansları bitince Nirvana sertifikası alıyorlar. Ben mealcilere itiraz ederken bunu hatırlıyorum, böyle kestirmeden işler yapmamamız lazım. “Ben Kur’an mealini okur, İslami ilim sahibi olurum” gibi bir şey yanlış. Kur’an’ı okuyup layıkıyla anlamak için dahi insanın belli bir donanıma sahip olması lazım.

“Bir İslam âlimi için usulsüzlük, vusülsüzlüktür” demiştiniz. Tam bu oluyor herhâlde dediğiniz?

Tabi o metot olmadan bir yere varılmaz. O usulü takip edeceksin. Gazete okur gibi Kur’an okuyup hüküm çıkaralım diye bir şey olmaz. Onun dışında ibret almak için okunabilir ama oradan hüküm çıkarmak söz konusu olduğunda usul-i fıkıh takip edecek.

İlahiyatlar meselesi şu an çokça tartışılıyor. Siz ilahiyatlardaki eğitim konusunda ne düşünüyorsunuz?

Tabi ilahiyatlar henüz Türkiye’de oturmuş kurumlar haline gelmediler, hâlâ arayış içerisindeler. Yaklaşım, metot, dünya görüşü noktasında istikrarlı bir çizgileri yok. Tüm ilahiyatlar hakkında genelleme yapmak yanlış, tek tek insanlar hakkında konuşmak lazım tabi.

Benim tutumum şu: Biz Osmanlı ilim geleneğini devam ettirmeliyiz. Sırf ilahiyatta da değil, her alanda. Biz gelenekten kopuk olarak bir yere gidemeyiz. Zaten Osmanlı ilim geleneği tüm İslam medeniyetindeki ilim geleneğini tevarüs etmiş bir gelenektir. Bir de ayrıca sürekliliğe inanıyorsak şayet onun üzerine bina etmeye çalışmalıyız yapacağımız işleri. Bugün sıfırdan bir şeyler inşa edeceğiz gibi bir yaklaşım çok yanlış olur, zira 14 yüzyılın birikimi çöpe atılmış olunur.

İslam medeniyet tarihine 2 bakış görüyoruz bugün: Bir, dediğim gibi “silsile kopmamıştır” diyenler ki ben de bu kanaatteyim. Bir de “Asr-ı Saadet’te altın dönem vardı, sonra silsile koptu; 1200 yıllık bir karanlık dönem mevcut, yeni dönemde tekrar canlanma var” diye görenler. Modernist, selefi gibi farklı akımlar bu bakışta birleşiyorlar. Medeniyet birikimini reddediyorlar. Newton’a sormuşlar, “sen bizim görmediğimiz şeyleri nasıl görüyorsun?” diye. O da cevap veriyor: “Çünkü ben devlerin omuzlarından ufka bakan bir cüceyim.” İşte bizim de devlerin omuzlarından ufka bakmamız lazım, devleri terk ettiğimiz zaman bir şey üretemeyiz. 

Röportaj: Deniz Baran

Kaynak: Dünya Bizim

 

Güncelleme Tarihi: 21 Eylül 2016, 15:08
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35