Mehmet Akif Ersoy'un hiç bilinmeyen yönleri

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un torunu Selma Ersoy dedesinin hiç bilinmeyen yönlerini anlattı

Mehmet Akif Ersoy'un hiç bilinmeyen yönleri

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un en küçük kızı Suad Hanım’ın iki kızından biri olan Selma Ersoy dedesinin hiç bilinmeyen yönlerini anlattı.

"Dedem çok iyi bir babaymış, şefkatli ve çocuklarına çok düşkünmüş. Evde olduğu dönemlerde çocuklara ne öğretmek gerekiyorsa onları öğretmiş. Hepsi çift lisan bilirlerdi. Annem çok güzel resim yapardı, dedem anneme çok iyi öğretmenlerden resim dersi aldırmış. Annem ömrü boyunca yağlı boya tablolar yaptı. Dayım, İngilizce ve Arapçasıyla hayatını kazandı." diyen Selma hanım milli şairimizin hiç tanımadığımız  yönlerini KO Dergisi'ne anlattı.

Hem şair hem güreşçi

"Aslında dedem ne kendi zamanında ne de şimdi tam olarak anlaşılmış değildir. Çünkü çok yönlü bir insan. O kadar çok yönü var ki, bir yönünü bilen öbürünü bilmezmiş. Kendisi de anlatmazmış; ben şairim, güreşçiyim, yüzücüyüm diye. Mesela, Mithat Cemal onu ilk tanıdığında Arapça bilen bir şair olarak düşünmüş. Hatta söylediği Fransızca bir kelimeyi anlamadığını zannedip “Zavallı adam anlamadı mahcup oldu” der anılarında. Ama sonra bakmış ki, Fransızcayı ana dili gibi hatta bir kitabı anında çevirebilecek kadar iyi biliyor; mahcup olmuş.

Güreşe, spora çok ilgili, veterinerlik bölümünü birincilikle bitirmiş… Dedem, 1873 yılında Fatih Sarıgüzel Sokakta doğmuş. Ancak Çanakkale Bayramiç nüfusuna kayıtlıdır. Okula 4 yasında başlamış. Babası doğduğunda Ragîf ismini veriyor. Çünkü bu isim ebced hesabında doğduğu tarihin karşılığıdır. Fakat çevresi bu ismi, telaffuzu zor olduğundan dolayı pek kullanmıyor, ismi Akif olarak değişiyor. Dedem 14 yasındayken babası vefat eder, o zamana kadar babası hep Ragîf diye seslenmiş. Tahir Efendi, Arnavut kökenli, İpek Kasabası’nın Susitsa Köyü’nde doğuyor. Babası, okuyup hafız olsun diye onu İstanbul’a gönderiyor.

Dedem, ortaokula başladığı zaman kaybetmiş babasını. Çabuk iş imkânı bulabilmek için yeni açılmış Halkalı Ziraat Mektebi’ne geçiyor. Burada iki senesi yatılı olmak üzere toplam dört sene okuyor ve okulu birincilikle bitiriyor. Bunu çoğu insan bilmez; ziraat müfettişi ve baytar olarak hayata 750 kuruş maaşla atılır.

Atının ismi Doru

Dedem, mesleği vesilesiyle 21 sene boyunca bütün Anadolu’yu karış karış dolaşıyor. Halkalı’da Doru isimli bir at varmış, yalnız o binebilirmiş. Yürümeyi de çok seviyor; Fatih’ten Halkalı Ziraat’a yürüyerek gelirmiş. Dedem kendi başına kalmayı ve sessizliği seven bir insandı. Yazılarına Halkalı’da başlamış. İlk yazdıklarını sonradan pek beğenmemiş. Okurken ilk zamanlar Muallim Naci’nin tesirindeymiş. Fakat okuldan bir hocası “Bizim zaten bir Muallim Naci’miz var, bir ikinciye ihtiyacımız yok. Sen kendin olarak yetiş, kendi kendini yetiştir ve bir an önce Fransızca öğren.” diyor. Dedem kendi kendine Fransızcayı anadili gibi öğrenmiş.

En çok etkilendiği eser Bostan ve Gülistan

Halkalı Ziraat Mektebinde Anadolu’yu karış karış dolaşırken insanların zaaflarını öğreniyor, onları yakından tanıyor, konuşuyor, toprağı nasıl isleyeceklerini, hayvanlara nasıl bakacaklarını anlatıyor. Doğu’nun tüm klasiklerini okuyarak büyümüş. Özellikle Şirazlı Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ından çok etkilenmiştir. Bostan ve Gülistan’dan dersler vermiş, ezbere biliyor. Dedem ilme yürekten inanmış ve ileriyi gören bir insandır. Asla denildiği gibi geri fikirli değil… Şiirlerinde bilinçsiz hocalara karşı şiddetli hücumları var. Bazıları da “Batı’ya hayrandı” diyor. Dedem Batı’ya hayran değildi, onların çalışmasına, çalışkanlığına hayrandı. Görevli olarak Berlin’e gittiğinde, onların ne kadar güzel çalıştıklarını görür, bizim üzerimize neden ölü toprağı serpildiğini merak eder, neden biz böyleyiz, der ve üzülür.

Dedem dört yaşından itibaren hem hocalarından hem de babasından Kur’an-ı Kerim öğrenmeye başlıyor. Mısır’a gittiği dönemde sürekli Kur’an mealiyle meşgul olduğu için arkadaşlarına yazdığı mektuplarında artık “Demir hafız” oldum der. Milli Mücadele döneminde halkı yakından tanır. Çünkü dedem halktan biridir, hiçbir zaman halka yukardan bakmamıştır. Milletini çok sevmiş ve halkın ihtiyaçlarını yakından görmüş, sesleri olmuştur. Onların namına her zaman feryat etmiştir. Dedemin doğduğu dönem ile ilgili bir not okumam gerekiyor: “Akif’in bütünüyle anlaşılabilmesi ancak içinde bulunduğu zaman ve mekân çerçevesinde değerlendirilebilir.”

Almanya'da esir Hintli Müslümanlara vaaz dönemi

İstiklal Marşı’na gelmeden önceki süreci değerlendirelim. Dedemin bir Berlin ziyareti var. Biz Almanlarla müttefikiz, yanlış tarafta olduklarını anlatmak için esir alınan Hintli Müslümanlara camide vaaz veriyor. Orada 6 ay gibi bir sürede işleri bitiyor, vaazlar veriyor ve laboratuvarları geziyor. Atomu keşfettiklerini görüyor. Safahat’ta bize bunu anlatır. Büyük üzüntü duyuyor orada yapılan çalışmalardan; onların ne kadar çalışkan olduklarını ve bizim tam tersi bir halet-i ruhiyede olduğumuzu söyler. Oradan dönüşte Necid Çöllerine giderler, Lawrence oradadır. Dedem ve beraberindeki heyet çok zorlu bir yolculuk yaparlar. Dedem Berlin’den beri hep Çanakkale’yi merak eder. Çünkü bu süreçte Çanakkale’de müthiş bir savaş var ve kaybedilirse her şey gidecek. Nihayetinde Necid Çöllerinde El-Muazzama diye bir istasyonda Çanakkale’nin geçilemediği haberini alır. Sabaha kadar bir ahıra çekilir, şükür namazı kılarak Allah’a dua eder; “Allah’ım emanetini şu destanı yazmadan alma” diye. Sabah Çanakkale Destanı şiiri bitmiştir.

Röportajın tamamı için Dünya Bizim

Güncelleme Tarihi: 19 Haziran 2018, 16:03
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER