Merhametin ve affın kitabı: Babamın Şarkısı

İsmail Özen’in hikâyeleri önce filme çekilip sonra yazılmış gibi. Bütün ayrıntılar yerli yerinde. Anlık sahnelerde de büyük resimde de hiçbir fazlalık yok.

Merhametin ve affın kitabı: Babamın Şarkısı

Mayıs 2016’da Profil Yayınları’ndan çıkan Babamın Şarkısı, İsmail Özen’in ikinci kitabı. İlk kitabı Günler Ne Kadar Kısaldı, yine Profil Yayınları’dan Eylül 2013’te çıkmıştı. İlk kitabın temel izleklerinden olan çocukluğun bu kitapta da devam ettiğini görüyoruz. Fakat arada önemli bir fark var. Günler Ne Kadar Kısaldı’da çocuk öfkeli ve mesafeliyken; Babamın Şarkısı’ndaki çocuk büyük oranda olgunlaşmış, anlamaya hazır ve hatta affetmiş.

“Bir Çocukluk” hikayesinde, kitaptaki hikâyelerin çoğunun çıkış noktasını oluşturan çocukluğu görüyoruz. Bu çocukluk biraz gariban. Yokluktan kaçılıyor, dayaktan kaçılıyor, ebenin hep sen oluşundan kaçılıyor ama tüm bunların karşısında onu sarıp sarmalayan koca bir tabiat var aslında. İsmail Özen’in hikâyelerinde sığınacak yer her zaman belli. İnsanların aksine kırmıyor da kalbini. Hem sarı beyaz elbiseli kızlar, kısacık bir an da olsa papatyaya benziyor. Umut daima yeşilin arasında. Sadece ona doğru yürümek gerekiyor.

“Avuçlarımın İçi Kaşınıyor”, kitabın en eğlenceli hikâyesi. Güler misin ağlar mısın tadında. İçlerinde bir şey sonsuza kadar kırılmış bu çocukların hüznü içinde cız etse de, her şeye rağmen umutları yeniden hayata inandırıyor seni. Çay ocağı ilk kez bu hikâyede açıyor kapılarını bize. Sonra masadan kalkıp kavgaya gidiyoruz çünkü dünyaya sığmıyoruz bir türlü. Kazaklarımız, evimiz, sokağımız, mahallemiz, semtimiz; hepsi bize küçük geliyor. Aşkımız, sevgimiz, hıncımız, nefretimiz büyüyor bizimle. İlk kitapta, “Arap Muharrem”de anlatılan hikâye hiç bitmiyor o yüzden. Dönüp dönüp bizi buluyor kavga. “Bayram nereden bulduysa kulağının üzerine bir dal iğde çiçeği sıkıştırmış ama üst baş dökülüyor, gözlerin biri morarmış, dudak patlamış. Var mı ayarlarda bir sıkıntı, diyor İrfan Ali, bir kahkaha atıyor. Kerim Kan, adamı ayakkabının topuğuyla fena akortluyordun valla, diyor, Bayram’a. O değil de ellerimin kaşıntısı gitti, diyor Bayram Kara, iğde çiçeklerini kokluyor, avucunu açıp bakıyor, yeminle söylüyorum gitti!”

Kitaba adını veren hikâye “Babamın Şarkısı”nda ise kitabın gidişatına göre aykırı bir giriş vardı ve bir an korkar gibi olmuştum semt modu değişecek diye. Ahşap konağın bahçesinde kurbağa olan, eniştesiyle hafif karanlık işlere bulaşan, arkadaşlarıyla dünyaya sataşan, Minik’in Serçe’yi alıp sokakta tur atan o çocuk/ o genç büyümüş koca adam olmuştu. Güzel bir evde, güzel bir kadınla; huzursuz çocukluğundan çok uzaktaydı sözde. Yine de affedememişti hâlâ. Çocukluğunda kitaplarını sakladığı küflü köşe gibi bir yer vardı içinde. Kimsenin giremediği, kimseyi sokmadığı bu karanlık, olması gerektiği gibi, bir kadının eliyle açılıyor nihayet. Affetmek, ağladıktan sonra gelecek. Günler Ne Kadar Kısaldı’nın ilk hikâyesi “Öğleden Sonra” ve ikinci kitaba adını veren “Babamın Şarkısı” uzun bir yürüyüşün başı ve sonu gibi.

“Şadırvanda”, garip çelişkilerin olduğu bir kısa hikâye. “Karda Derin İzler’i Nasıl Yazdım?”, ilk kitaptaki bir hikâyenin ilgi çekici yazılma süreci olarak karşımıza çıkıyor. Babamın Şarkısı’nın son metni “Hüzünlü Bir Tanışma”da ise geçtiğimiz yıl, genç yaşta vefat eden ressam Emre Tan’ın dostluğunun bulunuş ve yitirilişine yer verilmiş. Elbette ahirete iman edenler için sonsuz bir kaybetmek yoktur.

İsmail Özen’in kahramanları hüzünlü ama umutlu bu yüzden. Çoğunun gönlünde kendini ilahi akışa kaptırmanın rahatlığı var. Hani böyle Allah’a emanet yaşar gider gibi. Büyüğünden küçüğüne artık affetmiş ve kabullenmiş. Hiç baş edemeyince yapılacak belli; yollar var, yürümek var, tabiat var. Elektrik direkleri bile var. Henüz yer altına alınmayan elektrik kabloları var. Son kuşlar var. Herkesi affettikten sonra merhamet edilecek bir küçük çocuk var en içte de. Hani şu kitapların saklandığı köşede.

Mahalleye sığmayıp dünyaya kafa tutan çocuklar

Babamın Şarkısı, sınırları belirli, aidiyet kazanmış ve artık teslim olmuş bir mekân çiziyor bize. İnsanları da kabullenmiş ve affetmiş. İsyanlar durulmuş. Su akıp yolunu bulmuş. Bir semt/ mahalle/ kasaba düşünün. Kenar mahallelerinde koca ahşap konaklar olsun hâlâ. Arka taraftaki yıkık duvarından atlayıp girsin içine çocuklar. Eğer baharsa çağla, badem koparsın; karahindibaları üflesinler birbirlerine. Biraz ileride semtin dışındaki asfalt yoldan kamyonlar geçsin çamurluklarında felsefi yazılarla. Yol kenarları yeşilin bin bir tonuyla kaplı olsun. Uğurböcekleri, karıncalar, çekirgeler kafasına göre dolaşsın dursun ortalıkta. Kazakları hep küçük gelen bitirim semt çocukları mahalleye sığmayıp dünyaya kafa tutsun. Sudan kavgalar çıkarıp avuçlarının kaşıntısını atsın. Kulaklarına iğde çiçeği takıp kız mesleğin önüne damlasınlar. Biraz içerilerde söğütlerin gölgesinde bir çay ocağı olsun. İlla ki Müslüm çalsın teypte. Kahveci Minik, Serçe’sinde ruhsat muhsat bulundurmasın. Pencerelerin önünde çocuklarını azarlayan, balkonda çamaşır seren, komşuya sepet sarkıtan kadınların sesleri duyulsun. Kırşehir’de hapis yatsın semtten bir abi. Dönüp gelince karizması kimseden sorulmasın. Deniz biraz uzakta olsa da kokusu gelsin şöyle insanın burnuna. Sarı kedi uyuşuk bir sahafın dükkânında uyusun. Zaman bazen yapışıp kalsın üstünüze. Tabelalar sararsın. Güz geldiğinde, otların arasından, baharın başında yediğiniz dondurmanın jelâtini çıksın. Öyle gidememiş. Önce sararmış. Sonra beyaza dönmüş de kalmış. Kim bilir hangi belediye başkanının rica minnet getirdiği, artık her yeri dökülen otobüslerde il merkezine gidilirken, gökten inmediği kesin olmayan güzel kızlar çıksın önünüze. Serçelere bakarken artık hep o güzel gelsin aklınıza. Hangi köyden indiği, hangi dertten dönüp durduğu belli olmayan Sakallı Raif misk satsın kirli camekânında. Vita kutularında fesleğen, sardunya. Birkaç genç abdest alsın soğukta, şadırvanlarda. Çok uzaklarda, güney yönünde evliya mı desek âlim mi, bir adam oturup dursun. Sorular en nihayetinde onun sofrasında sükûn bulsun. Bu semtte delikanlılardan bir delikanlı olsun. Günler tüm ağırlığıyla kazınıyorken derisine, örümceklerin ve tespih böceklerinin yaşadığı o karanlık köşede kitapları bulunsun. Köşe bucak saklasın onları. Saklasın ki kırılgan çocukluğunda biriken dünyaya insan ayağı değmesin. Gizli gizli istif etsin boğazında düğümlenen tüm cümleleri. Sonra her şey birikip Babamın Şarkısı olsun.

İsmail Özen’in hikâyeleri önce filme çekilip sonra yazılmış gibi. Bütün ayrıntılar yerli yerinde. Anlık sahnelerde de büyük resimde de hiçbir fazlalık yok. Dil, bir gök kayığı olmuş da içinde akıyormuşsun gibi pürüzsüz. Alıp götürüyor seni. Bir çocukluğa. Kendine de merhamet etmeyi ve affetmeyi öğreniyorsun yolun sonunda.

Kaynak: Dünya Bizim

Güncelleme Tarihi: 14 Mayıs 2016, 19:55
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35