Mezhepçiliğin beslediği tarihsel bellek

Malik Bin Nebi ekolünden bir düşünür olan Muhammed Muhtar eş-Şankıti’nin, The Crusades Impact on Sunni-Shi’a Relations (Haçlı Seferlerinin Sünni-Şii İlişkilerine Etkisi) başlıklı doktora tezi Mana Yayınları tarafından yayımlandı

Mezhepçiliğin beslediği tarihsel bellek

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Müslümanlar için tarihin ağır bir yük ve baskı oluşturduğu konuların başında Sünnilik ve Şiilik gelir. Kronik bir ihtilaf olan bu mesele üzerinde binlerce eser kaleme alınmış ve tarihsel hafıza bu konu etrafında oluşan zihniyetin aşılmasını engellemiştir. Savunular ve polemikler bir yana Şiiliğin Müslüman dünyadaki etki alanının daralmasında Haçlı seferlerinin sanıldığından daha fazla etkisinin olmuş olması hayli ilginçtir.

Gelgelelim Haçlı seferlerinin algılanması ve takdim edilmesi konusunda farklılıklar vardır. Ortaçağ boyunca Müslümanlar bu olayı sembolik bir olay olarak ele almamışlardır. Haçlı seferlerinin önemsenen bir olay hâline gelmesi, tıpkı âlem-i İslâm, ümmet, ittihad-ı İslâm vb mevzularda olduğu üzere “modern”dir. Modern öncesi dönemde Haçlı seferleri ile ilgili olarak kaleme alınan sadece bir eser olduğunu hatırlamalıyız burada. Süheyl Zakkar’ın belirttiğine göre Ahmet İbn-ül Hariri tarafından kaleme alınan bu eser on altıncı yüzyıla aittir.

HAÇLI SEFERLERİNİN SEMBOLİK BİR OLAY HALİNE GELİŞİ

Modern zamanlarda ise durum büyük ölçüde değişmiş ve Haçlı seferleri çok önemsenmeye başlamıştır. Batı’da ise Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından itibaren ‘Haçlı seferi manyaklığı’ olarak görebileceğimiz bir bilinçaltı sürekli olarak gündeme gelmiş, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında bu açıklama daha çok yaygınlaşmıştır. Buna mukabil Modern Arap ulusçuluğunun inşa ettiği tarih anlayışı ise, Haçlı seferlerine karşı Müslüman dünyanın direnişinde Türklerin rolünü azaltma eğilimindedir. İbn Haldun ise onuncu yüzyıldan itibaren Müslüman dünyanın kalbinde Türklerin yükselişini “ilahi takdir” olarak görme eğilimindedir.

Malik Bin Nebi ekolünden bir düşünür olan Muhammed Muhtar eş-Şankıti’nin, The Crusades Impact on Sunni-Shi’a Relations (Haçlı Seferlerinin Sünni-Şii İlişkilerine Etkisi) başlıklı doktora tezi Mana Yayınları tarafından yayımlandı. Çalışma ortaçağlardaki erken dönem Avrupa sömürgeciliği olarak da tanımlanan Haçlı seferlerini Avrupa merkezli olarak değil İslâm merkezli olarak inceleyen İngilizce literatürün izini sürüyor. Bunu yaparken bu seferlerin hem Hıristiyanlık tarihi hem de Ortaçağ Avrupa’sında meydana getirdiği büyük dönüşümü göz ardı etmiyor. Haçlı seferlerinin İslâmi bir perspektiften yeterince çalışılmadığı düşüncesinden yola çıkarak, bu büyük tarihsel olayın Müslüman dünyada meydana getirdiği dönüşümlerin hem Arapça literatürde hem de Batı dillerinde ortaya konulan çalışmalarda büyük ölçüde görmezden gelinmesinin oluşturduğu boşluğu doldurmak çalışmanın ana düşüncesi.

Tezinde Haçlı Seferleri üzerinden Şii-Sünni ilişkilerini inceleyen Şankıti’nin tezi, bu iki ekolün ortaya koyduğu çatışan Haçlı Seferleri söylemini de yansıtmasından dolayı dikkate değer. Şunu hemen söylemeliyim: Tarihi efsaneleri yer yer sorgulayan kimi zaman yıkan bu çalışmanın Haçlı Seferleri konulu çalışmalara yeni bir boyut kazandıracağı kesin.

Haçlı Seferleri konusunda sosyal ve tarihsel arka planı göz önünde bulundurmayan pür dini yorumlardan Marksist ekonomik açıklamalara değin uzanan çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Kapsam ve kavrayış bakımından farklılık gösteren hatta çatışan bu yorumlar gerçekliğin bir yönüne nüfuz etmeyi mümkün kılarken bir başka yönünü örtmektedir. Şankıti ise sosyolojik ve siyasi sebepleri vurgulayan çok boyutlu bir yöntem izlemekten yana. Haçlı Seferlerinin görece yeni Müslüman olan Franklarla yeni Müslüman olan Türkler arasında bir çatışma olarak düşünüldüğünde daha makul olacağını ifade edişi hakikaten önemli bir konu. Onun bu yaklaşımında İbn Haldun’un içtimai dayanışma (asabiye) teorisinden ve barbarların sönmüş bir medeniyete can vermedeki rolüne ilişkin görüşlerinden yararlanıldığı açık. Zira Şankıti’nin yolunu izlediği Malik Bin Nebi için de İbn Haldun’un merkezi önemi vardır.

İbn Haldun’dan şu alıntıyı yapıyor yazar: “ Araplar medeniyetleriyle ve şatafatlarıyla meşgulken, afetin ve acziyetin libasını giymişken… zevkler içinde yüzerken… cesaretin ve erkekliğin esvabını sırtlarından atmışken, Allah merhameti neticesinde, zayıflayan imanı gururlarıyla ve bereketli kabileleriyle, inanç dolu bir kararlılıkla ve zevklerinin kiriyle yozlaşmamış ve aşırı şatafatla körelmemiş göçebe değerleriyle imana gelen bu Türkleri Müslümanlara göndererek zayıflayan bu dini korudu.” Elbette bu süreçte diğer Müslüman unsurlar da rol aldılar. Arap âlimler bu hareketin arkasındaki fikri motivasyonu sağladılar. Suriye ve Mısır’da Araplar aktif olarak şehirlerini savundular fakat bu bir liderlik ve inisiyatif rolü olmaktan çok bir destek rolüydü.

Çalışma, Haçlı seferleriyle olduğu kadar Müslümanlar arasındaki bölünmelerle de ilgili olduğundan hem genel İslâm tarihinden hem ilahiyattan hem de kültürel alandan pek çok kaynaktan yararlanılarak hazırlanmış. Polemik yanı baskın olan eserlere, hem Şii hem de Sünni bakış açısını mümkün olduğunca az yanlılıkla yansıtabilme düşüncesi ile başvurulmuş.

SÜNNİ TÜRKLER VE KATOLİK FRANKLAR

Haçlı Seferlerini sadece İslâmiyet ve Hıristiyanlık arasında meydana gelen bir çatışma olarak değil aynı zamanda yerel ve mezhebi konumlanışlar bağlamında ele alma düşüncesi sanırım çalışmanın en orijinal yanı. Muhammed Şankıti tezinde ana düşünce olarak Haçlı Seferleri’nin Mısır ve Şam’da Şiiliğin gerilemesine katkıda bulunduğunu vurguluyor. Yine aynı olay Ortodoks Bizans’ın doğudaki etkisini azaltmış Hıristiyan dünyasında Katoliklerin öne çıkmasına sebep olmuştur. Yazar, çalışması boyunca Sünni Türklerin ve Katolik Frankların Haçlı seferlerindeki aktif rollerini ve Şii Fatımiler ile Ortodoks Bizans’ın pasif rolleriyle karşıt olarak ele alır: “sırf askeri ve siyasi tezahürleriyle Haçlı seferleri, temelde Franklar ve Türkler arasındaki bir çatışmaydı. Taarruz safhasında Hıristiyanlığa karşı asırlar boyunca İslâm’ın kılıcı olan Araplar ve asırlar boyunca İslâm’a karşı Hıristiyanlığın kalkanı olan Yunanlılar, Haçlı Seferleri’nin askeri harekâtları esnasında çok büyük roller oynamadılar. İki millet de büyük resmin birer parçasıydılar, fakat en belirleyici savaşlarda tesirli iştirakçiler değillerdi.”

Giriş ve beş bölümden oluşan tezinde Şankıti, bu gerilemenin Haçlı seferlerine karşı öne çıkan Sünni direnişten kaynaklandığını belirtiyor. Ardından Sünnilerin o dönemde İmamiye Şiası ve İsmailiye fırkası ile ilişkilerinin farklılığına dikkat çeken Şankıti, Sünni ve Şiilerin birbirleriyle ilişkileri dışında kendi içlerinde yaşadıkları ayrılıklardan da bahsettiği tezinde mezhebi delillerle dolu literatürü de eleştiriyor.

Şankıti, ‘Tarihin Humması: Haçlı Seferleri hususunda belleklerin çatışması’ başlıklı bölümde tarihsel belleğin bugün nasıl da Sünniler ve Şiiler arasında en büyük ayrım noktası hâline getirildiğini açıklayarak, Sünni ve Şii kültüründe Haçlı Seferlerinin farklı görüntüsünü ele alıyor ve şöyle devam ediyor: “Haçlı Seferleri 12. ve 13. yüzyıllarda Mısır ve Şam’da Şiiliğin gerilemesine katkıda bulundu. Belki Şii ağırlığın daha sonra Arap ülkelerinden Fars bölgesine (İran’a) intikalinde de etkili oldu. Haçlı Seferleri başlangıç aşamasında yakın vadede Sünnileri ve Şiileri ayırdı. Ancak uzun vadede kendilerini tek bir safta topladı.” Daha makul ve şu anda baskın olandan daha az tartışmaya dayalı tarihi bir anlatı sunan çalışma üzerinde düşünüldüğünde konu hakkında mevcut tarihsel belleği sökme konusunda oldukça işlevsel olacaktır.

‘Türk kafilesi: Haçlı Seferleri, direniş ve Sünnilerin sahneye çıkışı’ başlığı altındaki ilk bölümde Şankıti, Türklerin, 1071 yılında Malazgirt’te Bizans ordusunu yenmesiyle Haçlı seferlerini İslâm dünyasına çeken taraf olduğunu fakat aynı zamanda yaklaşık iki yüzyıl boyunca (1095-1291) Haçlı varlığına –tamamen ortadan kaldırana kadar- karşı direnenin de yine onlar (Türkler) olduğunu ifade ediyor. Yine Haçlılara karşı direnişte önde gelen Artuklular, Zengiler ve Memlüklüler gibi kavimlerin Türklerden olduğuna dikkat çekiyor. Hatta yazar, Selahattin Eyyübi’nin ‘Kürt’ olmasına karşın, Türk askeri elitlerinin bir parçası olarak ele almanın daha doğru olacağını iddia ediyor. Türklerin Sünniliğinin hem Şiiliğin gerilemesi hem de Haçlı Seferleri’ne karşı gerçekleştirilen İslâmi direnişin kaçınılmaz bir yan etkisi olduğunu belirtiyor.

“Haçlı Seferlerinin Arifesinde Mezhebî Harita” başlıklı ikinci bölümde ise İslâm uygarlığının bunalımının özünde anayasal bir kriz olduğunu, Sünni-Şii çatışmasının bu krizin sadece bir belirtisi olduğunu vurguluyor. Ardından Yakut el-Hamavi, İbn Cübeyr, el-Makdisi ve Nasır Hasru gibi Müslüman tarihçilerin, coğrafyacıların ve seyyahların yazdıklarının geniş çaplı incelenmesine dayanarak, miladi 10. ve 11. yüzyıllarda Mısır, Şam ve Irak’ta görülen mezhepsel bölünmenin bir suretini sunuyor. Bu noktada yazar, Büveyhiler (Büveyhoğulları) devletinin çöküşü ve Selçuklular devletinin ortaya çıkışı ve böylece Sünnilerin siyasi yükselişi ile beraber Irak coğrafyasının Sünni ve Şiiler arasında bölünüşüne ilişkin güçlü bir tasvir sunuyor.

Şankıti, ardından, Ortadoğu’daki ülkelerin o vakitteki hâlini değerlendirmeye devam ediyor: “O dönemde Mısır’ı ise Şiilerden elit bir grup yönetiyordu. Ancak halk Fatımilerin hüküm sürdüğü tüm o dönem boyunca derinliğinde Sünni olarak kaldı. Şam’ın ise büyük çoğunluğu Şii olmasına karşın, Halep’teki Hamdani, Mirdasi, Ukayli Şii devletlerinin peş peşe düşmesinin ardından Sünni liderler tarafından yönetiliyordu. Haçlı Seferleri sırasında Şiilerin Trablus’taki Beni Ammar dışında Şam’da bir devletleri olmadı.”  Yazar, o dönemde Sünnilerin ve Şiilerin kendi aralarındaki bölünmelere ışık tutmayı da unutmuyor. Özellikle de Sünniler arasındaki Hanbeli-Eş’ari, Şiiler arasındaki İmamiyye-İsmailiye ayrımlarına değiniyor.

SÜNNİLER VE İMAMİYE ŞİASI HAÇLILARA KARŞI

Şankıti “Birlik Hissi: Sünniler ve İmamiye Şiası Haçlılara Karşı” başlıklı üçüncü bölümünde Ehli Sünnet ve İmamiye Şiası’nın bugün mezhepçi söylem çerçevesinde yayılanın aksine Haçlılara karşı tek bir safta savaştığını açıklıyor ve Trablus örneğini hatırlatarak şöyle diyor: “İmamiyye Şiası’ndan emir Fahru’l Mülk İbn-i Ammar, Haçlıların Trablus’u yedi yıl kuşatmasına Şam ve Humus’taki Sünni liderliklerin desteği ile karşı koydu.” Sünnilerin ılımlı Şiilik olarak telakki ettiği İmamiliğe mensup olan İbn Ammar aynı zamanda Mısır’daki Fatimi Şiileriyle değil, Irak’taki Sünnilerle ittifak arayışı içerisinde olmuştur. Tabii onun bu tercihinde Trablus’un Şam’a Kahire’den daha yakın olmasının da önemli bir rolü vardır. Bu nedenle Trabluslu liderin yönünü Şam’a dönerken zihninde gerçekçi bir coğrafi yakınlığın da bulunduğunu ifade eden Şankıti, meseleleri ele alırken olguları mümkün olduğunca nesnel bir zeminde ele almaktadır.

Halep örneğinde de yine İmamiyye anlayışa sahip bir kadı olan Ebu’l Fadıl Bin Haşşab’ın Mardin emiri Necmeddin İlgazi’ye bağlı Sünni bir orduyu Haçlı güçlerine karşı bitirici Sermada Çatışması’na götürdüğüne dikkat çekiyor. Şam ve Humus Sünnilerinin Askalan Şiileriyle bir olarak Haçlılara karşı birden çok savaşa girdiklerini ayrıca Selahattin Eyyubi’nin Halep ve Şam’daki İmamiyye Şiası ile güçlü ilişkilerine dikkat çekiyor. Öyle ki bu güçlü ilişki, Şii tarihçi İbn Ebu Tay’ın Selahattin Eyyübi’nin hayatını yazan ilk kişi olması sonucunu doğurmuştur. Bütün bunlar Sünnilerin ve İmami Şia’nın Frank tehdidine karşı bir birlik duygusu geliştirdiklerinin kanıtıdır.

Yazar sonra İmami Şiası inancına sahip Fatımi veziri Talay bin Razik’in şiirlerini örnek olarak sunuyor ve Frenklere (Haçlılar) karşı sürdürülen mücadelede, İmami Şia ile Sünniler arasında görülen dayanışmayı şu üç faktörle açıklıyor: Mezhebi yakınlaşma, coğrafi yakınlık ve o dönemde İsmaili Şia’nın aksine İmami Şiasının Sünni liderler için siyasi bir sorun teşkil etmemesi.

“Kaçınılmaz Olanı Kabul Etme” başlıklı dördüncü bölümde Şankıti, Mısır’da hâkim olan fakat siyasi ve entelektüel bakımdan çöküş içinde bulunan İsmaililiğin, Franklara karşı o dönemde Sünnilerle ile yardımlaşmaya asla sıcak bakmadığını ancak sonunda Mısır’ın Frankların eline düşmesini engellemek için liderliği Sünnilere bırakmak zorunda kaldığını vurguluyor. Zaten Fatımilerin Haçlı seferleri sırasında bu tavrı batılı tarihçiler tarafından onların “İslâm’ın Bizans’ı” olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Franklara karşı tavırları entrika, karşılaşma ve Sünnilere destek şeklinde gelişen Fatımiler tıpkı Bizans gibi büyük bir şaşkınlığa uğramışlardır. Bizans Frankların güçlenmesi karşısında marjinalleşmiş Fatımiler ise Selahaddin’in Mısır’da Franklarla savaşması sırasında marjinalleşmiş ve yıkılmışlardır.

Frankların Antakya’ya gelişini güçlenen Selçuklulara karşı kendi pozisyonlarını güçlendirmeye yarayacak bir Bizans müdahalesi olarak yorumlayan Fatımilerin çıkarcı bakış açısı uzun vadede, kendilerinin Haçlı seferlerini ne kadar yanlış yorumladıklarının önemli bir göstergesi olacaktır. Frankların kendileri için ciddi bir tehdit olduğunu Suriye’deki topraklarının yavaş yavaş işgal edilmesi ile fark eden Fatımiler zamanla ülkelerini Nureddin’e teslim etmek zorunda kalırlar.

Yazar bu bölümde ayrıca önemli tarihi paradoksları da ortaya koyuyor. Siyasi ve itikadi farklılaşmalardan doğan bu olaylar arasında fakih ve Sünni şair olan Ümera el-Yezdani’nin Selahattin Eyyübi’ye karşı devrim girişimi yer alıyor. Selahattin Eyyübi kendisini devirip Fatımi devletini canlandırmak isteyen el-Yezdani’yi bu girişimine karşılık olarak Ramazan ayında idam ettirir. Öte yandan cüretkâr ve maceracı savaşçılar olarak öne çıkan Şii Nizariler önce karşı çıktıkları Eyyubi ve Memluk kuvvetleriyle ittifak kurunca Franklara karşı başarılı suikastlar gerçekleştirirler. Bir zamanlar Sünni melikleri ve emirleri titreten eski Nizari savaşçıların Sultan’ın oklarına dönüşmesi Sünni-Nizari ilişkilerinde çok çarpıcı bir dönüşüme işaret eder. Bundan kısa bir süre sonra onların militan ruhu sona erer ve genel olarak İsmaililik depolitize bir karaktere bürünür.

Şankıti, “Yaşayan Geçmiş” başlıklı beşinci ve son bölümde geçmişten günümüze, tarihten hafızaya intikal ediyor. Tartışmalı geçmiş içinde bazı hatıraların ayırt edici hatlarının korunduğunu göstermesi bakımından önemli bir bölüm bu. Patlayıcı tarihsel belleğe örnek olarak bugünkü Sünni ve Şiilerin zihnindeki Selahattin Eyyubi imajını ortaya koyuyor. Yazar, Sünnilerin Selahaddin’i bir kahraman, mücahit ve örnek bir Müslüman olarak görürken Şiilerin mezhep spektrumunun ise prensibi olmayan maceracı bir kimse olarak gördüğüne ve tarihte Haçlılara karşı en büyük direnişçi olmasını karşın kendisini Haçlılarla işbirliği yapmakla suçladıklarını belirtiyor.

Dönemin tarihçilerin görece nesnel olan bakış açısı sonraki yılların polemikçi metinlerinde tümüyle yok olmuştur. Haçlı savaşlarına tanık olan Sünni tarihçiler İmami Şiasına genel olarak hoş görülü bir yaklaşım sergilerken İsmaili Şia’ya karşı olan bir tavır içindedirler. İbn Ebu Tay gibi İmami tarihçiler ise bazı Sünni liderlere derin bir saygı duyarlar. Günümüzde ise Sünni kaynaklı polemikler bütün Şiileri hain olarak gördüklerinden onları Frankların işbirlikçisi olarak görmektedirler. Şii kaynaklı polemiklerde ise Haçlı seferlerine direnen Sünni liderler çıkarcı olmakla suçlanırlar.

Bir başka çelişki olarak ise Şankıti, mezhebi delillerle dolu tarihi araştırmaların –kendi kanaatine göre- ulaştıkları düşük seviyelere işaret ediyor. Tarihi bellekteki bölünmeyi açıklamak için ise Sünni ve Şiilerden çağdaş polemik yazılarına yer veriyor. Bunların aralarında Sünnilerden Şakir Mustafa ve Muhammed Ali el-Sillabi’nin, Şiilerden ise Salih el-Verdani ve Hasan el-Emin’in yazıları yer alıyor. el-Sillabi, Selahaddin’in en büyük başarısı olarak Fatımileri yıkmasını gösterirken el-Verdani onu Haçlı seferlerine göz yuman ve Müslümanları ezen adam olarak görür.( Bu arada son yıllarda el-Verdani’nin yaşadığı dönüşümü de unutmamak lâzım gelir.)

Şankıti’ye göre mezhep çatışması hakikatinde Şiilik karşıtı söylemin baskın gelmesi ile çağdaş Sünni kültüründe gözlemlenen Hanbelileşmeden ve Şii kültüründe İran Devrimi’nin ortaya çıkardığı patlayıcı siyasi hareketler aracılığıyla görülen İsmailileşmeden kaynaklanmaktadır.

Karşılaştırmalı bir bakış açısıyla Haçlı seferlerinin Müslüman dünyadaki etkilerini ve çatışmalı siyasi/sosyal hafızanın oluşumundaki rolünü ele alan Şankıti detaylı ve incelikli çalışmasında, Sünni-Şii ilişkilerini tek taraflı delil getirme yöntemiyle kesinlikle açıklanamayacak, oldukça karmaşık ilişkiler olarak görüyor.

Muhammed Muhtar eş-Şankıti, Haçlı Seferlerinin Sünni-Şii İlişkilerine Etkisi, Mana Yayınları, 2012.

Güncelleme Tarihi: 27 Kasım 2013, 21:19
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER