banner39

Mimar Baroncelli: Şehirlerimizin ruhu yok!

İtalya’nın şehir mimarisine özgün çözümler üreten Mimar Gürol Baronceli ile hayat hikâyesi, şehir, şehircilik, mimari, mimarlık eğitimi ve şehirlerimizden kaybolup giden güzellikler üzerine konuştuk…

Kültür Sanat 20.02.2014, 14:03 21.02.2014, 15:20
Mimar Baroncelli: Şehirlerimizin ruhu yok!

İbrahim Ethem Gören/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Hayat tevafuklarla dolu. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in deyimiyle “Beyaz kâğıdın üzerine sütle yazılmış olan kader” insanı bazen bulunduğu yerden alarak çok uzaklara götürebiliyor.

Uludağ Üniversitesi’nde Matematik Mühendisliği okuduğu yıllarda yaz tatillerinde ağabeyi ile ortak olduğu Bursa’daki antika halı dükkânında tezgâhtarlık yaptığı dönemde Flavio-Annalisa Baroncelli ailesiyle hayatı kesişen ve ardından babasının vefat etmesini müteakiben İtalya’ya okumak üzere gidip orada Baroncelli Ailesi’ne evlat olan Gürol Baroncelli Sağıroğlu Cenova Üniversitesi’nde mimarlık tahsili yaparak İtalya’nın aranan mimarlarından biri haline gelir.

İstanbul’da ve Cenova’daki ofislerinde İtalyan ve Türk-İslâm mimarisini harmanlayarak Türkiye’nin ve İtalya’nın şehir mimarisine özgün çözümler üreten Mimar Gürol Baroncelli ile hayat hikâyesi, şehir, şehircilik, mimari, mimarlık eğitimi ve şehirlerimizden kaybolup giden güzellikler üzerine konuştuk…

İbrahim Ethem Gören: Gürol Bey kendinizden bahseder misiniz?

Gürol Baroncelli: Bursa’da ilk, orta okul ve liseyi bitirdim. Daha sonra Üniversiteye yanlış tercihten dolayı Uludağ Üniversitesi Matematik Mühendisliği bölümüne girdim. Daha sonra mutlu olmadığımı fark edip İtalya’nın Cenova Üniversitesi’nin imtihanlarına girdim ve ardından Cenova Üniversitesi’nin Mimarlık Fakültesi’ni kazandım.

Baroncelli ailesiyle tanışmanızı ve İtalya serencamınızı anlatır mısınız?

Baroncelli ailesi ile tanışma hikâyem şöyledir. Bursa’da antika halı dükkânımız vardı. Bursa’da üniversitede okuduğum yıllarda ağabeyimle birlikte dükkânımızda halı-kilim satıyorduk. Baroncelli ailesi ile; Flavio-Annalisa Baroncelli ile Bursa’daki dükkanımızda tanıştım. Epeyce hasbıhal ettik. Türkiye İtalya ve neden matematik bölümünden memnun olmadığım üzerine konuştuk… Flavio Baroncelli bana kendisinin hoca olduğunu (İlk başta Profesör olduğunu söylememişti) öğrencilerin lisan-ı halinden iyi anladığını benim çok iyi bir akademisyen olabileceğimi kesinlikle üniversiteyi bırakmamamı tavsiye etti.


Baroncelli ailesi

TÜRKİYE’DE AYAK BİLEĞİMİ KAYBETTİM AMA BİR OĞUL KAZANDIM

Size hangi üniversitesi ve bölümü önerdi?

Babamın ölümü üzerine Cenova’ya gittim ve hangi fakülteye yazılabilirim diye düşünmeye başladım. Önceleri tıp dahil bir çok dal üzerinde durduk. Ben mimarlığa hayran olduğumu söyleyince Annalisa (İtalyan annem) “Hem okul çok uzun, 5 yıl artı tez artı yeterlilik imtihanı, hem de İtalyanlar bile zorlanıyorlar, boş ver” dedi. Flavio bana inandığını ve buradan başarılı bir şekilde mezun olacağımı söyledi ve ekledi: “İstersen bu okulun sınavlarına müracaat edebilmen için sana yardımcı olabilirim.”

Baroncelli ailesi Türkiye’yı sık sık gelirdi. Bir ziyaretlerinde kaza geçirdiler. Samsun’a yardım etmeye gittim. Kazan sonra sırada Fabio Baroncelli’nin ayağı sakat kaldı. arkadaşlarına “Türkiye’de bir ayak bileğimi kaybettim ama bir oğul kazandım” derdi.

Cenova Üniversitesi’ne nasıl kaydoldunuz?

1991 yılında babamı kaybedince Prof. Dr. Flavio Baroncelli’nin tavsiyeleri üzerine İtalya’ya giderek Cenova Üniversitesi’nde okumaya karar verdim. İtalya’da her üniversite kendi imtihanını yapar. Cenova Üniversitesi’nin Mimarlık Fakültesi sınavlarına girdim. Sınav sonuçları açıklandığında ismimi Mimarlık Fakültesi’ni en yüksek puanla kazanan öğrencilerin arasında gördüm…

Cenova’daki tahsil hayatınızdan bahseder misiniz?

Orada bir ev kiralayıp yaşamaya başladım. Evimin altında uyuşturucu satıcıları vardı. Evimin bir odasını dolduracak kadar eşyam bile yoktu. Ticaret yaparak okumaya başladım.

Anlattıklarınız Türk filmi gibi… İtalyanlara neler sattınız?

Halı-kilim sattım, pek çok iş yaptım, tercümanlık, şoförlük yaptım… İtalyanlara özel dersler verdim.

Cenova’da Baroncelli Ailesi’yle teşrik-i mesainiz nasıl ilerliyordu?

Bu arada Flavio-Annalisa Baroncelli ailesinin evlerine gidip geliyordum. Bu esnada Flavio Baroncelli’nin İtalya çapında tanınmış bir felsefe profesörü ve yazar olduğunu anladım.

BARONCELLİ: KOMÜNİST PARTİSİNDEYİM AMA MÜSLÜMAN, DİNDAR BİR OĞLUM VAR

Bay Baroncelli’nin ihtisas alanı neydi?

Felsefe profesörüydü, estetik, fakirlik ve pauperizm çalışma alanlarıydı. Din Felsefesi ve Politika Felsefesi de çalışırdı. İtalyan Komünist Partisi’nin ileri gelenlerindendi. Flavio Baroncelli gülerek arkadaşlarına “Komünist partisindeyim ateistim ama Müslüman, dindar bir oğlum var” derdi.

Bursa’da Matematik Mühendisliği okurken kendinizi İtalya’da buldunuz? Uludağ Üniversitesi öğrenci profiliyle Cenova Üniversitesi’nin öğrenci profilini karşılaştırır mısınız?

İtalya’da üniversite tahsili kesinlikle başka, bambaşka bir dünya, iki ayrı dünya. Aslında kendimi Boğaziçi Üniversitesi’nin Bilgisayar Mühendisliği bölümüne hazırlamıştım. Boğaziçi’nde okuyacak kadar puan da almıştım ama az önce de dediğim gibi yanlış bir tercih neticesinde Uludağ Üniversitesi’ne kayıt yaptırmak durumunda kalmıştım. Tercih hatası, kader… Boğaziçi’nde ya da Uludağ Üniversitesi’nde okusaydım mimarlık yapamayacaktım.

İtalya’da yüksek tahsilde her şey öğrenci odaklı. Öğrenci her şeyden önce kendi imtihanlarına karar verebiliyor. İmtihan istiyor. Hocasına “Bana imtihan yapın” diyebiliyor.

İTALYA’DA ÜNİVERSİTE BAKANLIĞI VAR

Atılma diye bir şey söz konusu değil. Dolayısıyla tehdit ve stres altında değilsiniz. Aman atıldım, atılacağım korkusu yok.

İtalya üniversitelerinde ekonomik ve kültürel imkânlar çok fazla. Üniversite Bakanlığı var her şeyden önce. Yurt dışına zaman zaman kültür-sanat gezileri düzenleniyor. Cenova Üniversitesi 50 Mark’a Barcelona gezisi düzenlenmişti mesela. İmkânı olmayanlar için bu bedelin bir kısmını da bakanlık üniversiteye verirdi “Öğrenci gidip gezsin, gitsin görsün” mülahazasıyla.

İtalya üniversitelerinde öğrencilere ücretsiz bilgisayar ve çıkış alma imkanları sunuyor. 1991 yılında kampüsümüzde internet vardı…

Sizin açınızdan Bursa’daki tahsilden sonra İtalya’daki üniversite tahsili ufuk anlamında size nasıl katkıları oldu? Cenova’da öğrencilik yıllarında neler gördünüz, hissettiniz, keşfettiniz?

Birincisi başlı başına farklı dallar olduğu için benim için algı farklıydı. Fakat bana şehrin, Cenova’nın kattığı birçok şey de oldu.

CENOVA’DA ÇOK İYİ DÜZENLENMİŞ MÜZELER VAR

Neler kattı?

Cenova’da mimarlık okuyorum. Bir mimar adayı için bir ortaçağ binasını incelemek, yakından görmek, Rönesans yapılarını yakından görmek, renklerin uyumunu görmek önemli… Çok iyi düzenlenmiş müzeler var. Gitmeniz, görmeniz teşvik ediliyor.

Renklerin uyumunu açar mısınız?

Hay hay. İtalya’da kadim şehirlerde bina cephesinde herkes istediği rengi kullanamıyor. Mahalle mahalle renk skalaları var. “Burada bunu kullanabilirsiniz, renk kartelâsından birini seçin” deniyor…

Cenova’daki tahsilinizde uyum sorunu yaşadınız mı?

Bir miktar... Üniversiteye başladığımda Flavio bana şunları söyledi: “İtalyan lise öğrencisine göre dezavantajların var. İtalya’da sanat tarihini çok derin okutuyorlar, dille ilgili problemlerin olabilir. Mimarların kendine ait bir dili var. Bu yüzden kültürünü artırmamız lazım” dedi.

Bu alanda neler yaptınız?

Çok kitap okudum. Tarih ve sanat tarihi kitapları… Üç dört günde bir kitap özeti çıkartıyordum. Flaviobana özel dersler veriyordu. Bir yerlere götürüyordu “Paris’e gidelim, Avusturya’ya gidelim.” diyordu.

Sizinle bu kadar yakından nasıl ilgileniyorlardı? Alakadar olmaları gereken kimseleri yok muydu?

Bir tek benimle ilgileniyorlardı! Flavio Baroncelli, ailesinin tek erkek evladı. Annalisa Baroncelli’de ailesinin tek kızı. Çocukları da yok. Çevrelerinde pek çok kişi var ama yakınları, akrabaları yok…

Annalisa’dan bahsetmediniz?

Profesör biyologdur, bilim kadını ve gerçek bir entellektüeldir... İtalya’da kanser üzerine araştırma yapan önemli bir merkezin yöneticisiydi.

Uzun yıllar İtalya’da kaldınız. Mimarlık eğitiminizi de bu ülkede tamamladınız? Türkiye’deki mimari eğitimle İtalya’daki eğitimi mukayese eder misiniz?

İtalya’da bir kere mimarlık eğitimi beş yıl. Artı tez yazıyorsunuz ve sözlü savunuyorsunuz. Yaklaşık 7 yılda bitiyor. Türkiye’de 4 sene sonunda bitirme projenizi yaptığınızda mimar olup gidip Mimarlar Odası’na yazılıyorsunuz.

Kendi dönemimden örnek vereyim. Mimarlık Fakültesi’nde 7 yılınızı geçirdiniz hâlâ mimar değilsiniz Mimarlık Fakültesi mezunusunuz. Daha sonra 5 yıl tecrübesi olan bir mimarın yanında altı ay çalışmanız lazım. Onun oluruyla tüm İtalya’da aynı gün yapılan bir yazılı imtihana giriyorsunuz. Bu da sadece mezunların yüzde 20’sinin geçebildiği bir yeterlilik sınavı. Daha sonra yazılıyı geçenlerin yüzde 20-25’inin geçebildiği sözlü bir imtihana tabi tutuluyorsunuz. Ayrıca Kurul karşısında bir gün içinde bir proje yapıyorsunuz. Projeyi imtihan mekânında çözmek durumundasınız. Kurul, projenin kurallara, normlara, estetik değerlere uygun olup olmadığına karar veriyor.

Sizin projeniz ne üzenineydi?

İbadet binası, cami projesi çizdim ve projem büyük bir hüsn-ü kabul gördü.

Ancak bahsettiğim süreçlerden geçtikten sonra İtalya’da mimarlık mührünü alıyor ve Mimarlar Odası’na yazılıyorsunuz. Burada da bir farklılık var. Türkiye’de mimarlar odası sivil toplum kuruluşu statüsünde. Ama İtalya’da Mimarlar Odası, Adalet Bakanlığı'nın bir birimi. Mimarlar Odası Başkanı hâkim statüsünde birisi.

İTALYA’DA AĞIR CEZADA YARGILANIP SUÇLU BULUNANLARIN MİMARLIK YETKİSİ ELİNDEN ALINIYOR

İtalya’da Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanıp suçlu bulunanların elinden mimarlık yetkisi alınıyor. Her hangi bir mimar İtalya’da cinayet işlese, mafyaya bulaşsa yahut yüz kızarcısı suç işlese belirli bir süre mimarlık yapamıyor. Yetkisi elinden alınıyor. Yani bir İtalyan mimar karısını öldürecek olsa işsiz kalıyor.

Orada Mimarlar Odası’nın saygınlığı var. Oda hükümetle birlikte çalışıyor. Birlikte çalışılıyor. Oda hiç boş durmuyor, “Mimarlar için neler yapılabilir, mimarlık mesleğine ilave hangi katma değerler üretilebilir”in derdinde oluyor.

Siz de Mimarlar Odası’na üye misiniz?

Evet üyeyim. Ayrıca Genova Mimarlar Odası’nın Türkiye temsilcisiyim.

ŞEHRE ÖNEM VERMEK İNSANA ÖNEM VERMEKTİR

Sizce İtalyanlar mimarlığa neden bu kadar önem atfediyor?

Mimarlık çünkü bütün güzel sanatları içinde barındıran bir alan. Ve eğer şehre önem verirseniz insana önem veriyorsunuz demektir. İtalya’da her şey çevrenin ve dolayısıyla insanın etrafında dönüyor. Dikkat ederseniz İtalya Gayri Safi Milli Hâsılası’nın büyük bir kısmını turizmden elde ediyor. Roma’yı, Venedik’i, Floransa’yı görmeyen çok az kişi vardır.

MİMARLIK POLİTİKADAN AYRILAMAZ

İbrahim Bey, mimarlık politikadan ayrılamaz. Güzel sanatlar içerisinde iki boyutlu sanatlardan resmi ele alalım. Leonardo da Vinci, Mona Lisa’yı ısmarlama üzerine yapmıştır. Ama bu onun kendi için başka resimler yapmasına engel olmamıştır. Çünkü bütün ihtiyacı olan bir tuval ve boya idi. Üç boyutlu güzel sanatlara gelecek olursak… Michelangelo meşhur Davutheykelini yaparken sipariş üzerine yapmıştır. Ama bu arada kendi için de birçok heykeller yapmıştır. Bunun nedeni bütün ihtiyacının bir parça taş ile çekiç ve keski olmasıdır.

Ama mimarlık öyle değil.

Neden?

Çünkü mimarlıkta önce size güvenip parasını emanet edecek bir işverene ihtiyacınız var. Sizin çok güzel bir fikriniz, harikulade projeniz olabilir ama bunu realize edecek biri yoksa fikriniz sadece fikir olarak kalır. Doğmamış bir çocuktur yani. Yine yetmedi… Paranız var, size güvenen; inşaatı yapacak biri var ama politik gücünüz yok, şehir o binayı orada yapmanızı istemiyor. Bu durumda o binayı oraya yapamazsınız. Bu yüzden mimar politikadan ayrı kalamaz.

EYFEL KULESİ SİYASİ GÜÇLE İNŞA EDİLDİ

Önemli meselelere değiniyorsunuz. Bunu bir örnekle açıklamanız mümkün mü?

Tabii ki... Örneğin Eyfel Kulesi. İlk tasarlandığı zaman Parisliler şehirlerinin orta yerine çok çirkin olduğu gerekçesiyle böyle bir binayı istemediler... “Şehrimize bütün binalardan yüksek, bu kadar çirkin bir bina yaptırmayız” dediler. Kulenin tasarımcılarından Gustave Eiffel (aynı zamanda Amerika’daki özgürlük heykelinin tasarımcısıdır) Mason’du. Zamanın Fransa Cumhurbaşkanı da masondu. Birlikte siyasi bir karar alarak Eyfel kulesi yapıldı. Yılda 6 milyon turist çeken kule şu anda Paris’in simgesidir. Dolayısıyla konumuza dönecek olursak mimarın ve yatırımcının politik gücü olmasaydı Eyfel Kulesi projesi realize edilemezdi.

İtalya netice itibariyle Rönesans’ın beşiği… Rönesans bu ülkede neşv ü neva bularak tüm Avrupa’ya yayılmış… Rönesans, mimari ve plastik sanatlar olarak bu ülkede nasıl bir miras bırakmış?

Birçok şeyi miras bırakmış.

İTALYANLAR PAZARLAMAYI ÇOK İYİ BİLİYOR

İtalyanlar pazarlamayı çok iyi bildikleri için bir yerde eser varsa bunu hemen açık hava müzesi bir aydınlatma yapıp turist çekmeyi başarıyorlar.

Rönesans’la perspektif keşfediliyor, icat ediliyor. O zamana kadar perspektif bilinmiyor. Sanata önem verilmeye başlanıyor. Peyzaj tasarımlarına başlanıyor. Rönesans Siena’da doğuyor. Siana’ya ve Floransa’ya gittiğimiz zaman orada çok güzel tabiat manzaraları, tasarlanmış bir doğa görüyorsunuz. İnsan eliyle tasarlanan ilk doğadır Siena. O zaman ülke orası. İtalya’da o yıllarda küçük krallıklar var. Siena’da mesela yollar Romalıların yaptığı gibi kıvrılarak gider, düzlükte bile olsa yollar kıvrılarak gider. Bunun nedeni dönerek ilerleyen yolcuya peyzajı göstermektir.

İTALYALARIN MANTIĞI “ŞEHRİMİZ NE KADAR GÜZEL OLURSA O KADAR ZENGİN OLURUZ”DUR.

Neden?

Çünkü peyzajı düz yolda okuyamazsınız, kıvrılarak gidince peyzajı okursunuz, at arabasıyla giderken sağa, sola bakıyorsunuz, peyzajı, çevrenin, tabiatın, manzaranın güzelliğini tasarlanmışlığını görüyorsunuz. İtalya’da peyzajı okutmak için yolları kıvrılarak götürürler, tasarlarlar. Yolları ve parselleri selvi ağaçlarıyla işaretlerler. Bazı yerlerde göletler oluştururlar, etrafını düzenlerler. Mantık şudur. Şehrimiz ülkemiz ne kadar güzel olursa o kadar çok turist çeker ve biz de kadar çok zenginleşiriz.

Başka neler var?

Taş işçiliği var, kitaplar yazılmaya başlanıyor. Orada yatırım yapmaya başlanıyor ve müzecilik doğuyor. İtalya’da müzecilik önemli bir gelir kaynağı. Medici Ailesi Floransa’da müzeciliğin kurucularından ve ilk sanat eseri koleksiyoncularından. Medici ailesi sanatçılara sahip çıkıyor, eserlerini satın alıyor, sanata ve sanatçıya yatırım yapıyor, böylelikle İtalya’da müzecilik doğuyor.

O dönemde Medici ailesinin satın aldığı eserler saraylarda oluşturulan bir koridor boyunca sergilenmiş. Buna İtalyanca “Galeria” deniyor. Koridor demektir. “Sanat galerisi” ismini oradan alıyor. Baroncelliler Medici ailesinin gayri meşru çocuklarıdır. Baroncelli ailesi de sanata yatırım yapmıştır. Baroncelli Şapeli var Floransa’da… Ailemizin “Baronluk” titri var.

Siz de mi Baronsunuz yoksa?

Galiba! Baronluk bana da geçti. Aileden dolayı bana da baronlukla ilgili kâğıt falan verdiler ama…

İTALYAN’LAR MİMARİDE TAŞ KULLANIRKEN BİZ KERPİÇ VE AHŞAP KULLANMIŞIZ

İtalyanlar bahsettiğiniz tarihi mirası ve mimariyi nasıl koruyor?

Dört elle koruyor. Türkiye’nin da aslında İtalya’dan hiç de aşağı kalır bir tarihi mirası yok. Ama mahvedilmiş bir miras. Türkiye mezkûr tarihi mirasını belki imkânsızlıklar belki restorasyona yaklaşım nedeniyle koruyamamış yahut kötü korunmuştur.

Türkiye restorasyonla ilgili olarak Venedik Anlaşması’nı imzalamıştır. Buna karşıyım.

Nesine karşısınız?

Çünkü Türkiye kendine uygun bir restorasyon ve konservasyon prensibi oluşturamamıştır. Bu keyfiyete karşıyım.

İtalyanlar mimaride taş kullanıyor, biz kerpiç ve ahşap kullanmışız. Sonra, tarihi eser restorasyonunda dengesizlikler var. Her şeyden önemlisi kültür farkı…

Ne tür dengesizlikler?

Tarihi eserleri restore etmekten çekiniyoruz. “Anıtlar Kurulu, aman bulaşmamayım” diyoruz. Çünkü bu hususta pek çok kısıtlamalar getirilmiş, ağır cezada yargılamalar olmuş. Hâl böyle olunca bu alana yatırım yapacak kişiler/şirketler bile Anıtlar Kurulu’ndan çekinerek girmek istemiyor.

İbrahim Bey, çatının çökmesi binanın çökmesi demektir. Çatı tadilatı için Anıtlar Kurulu zor izin veriyor yahut vermiyor. Son dönemde Yenileme Kurulları kuruldu KUDEB oluşturuldu. KUDEB’lere başvuru yöntemiyle restorasyon ruhsatını basit bir şekilde alabiliyorsunuz, ama verilen zarar verilmiş bir kere…

İtalya’da durum nasıl?

İtalya’daki ofisim, İtalyanların milli marşını yazan Goffredo Mameli’nin doğduğu ve milli marşı yazdığı yerdi. Orayla ilgili restorasyon yapacağım zaman başvurduğum prosedür son derece basit ve süratliydi. Çünkü bütün eserler zaten çalışılmış, evraklar ve bilgi var. Bunlar olduğu için İtalya’da restorasyon taleplerinde son derece süratli dönüşler olabiliyor.

1000 YILLIK BİNALAR İTALYAN’LAR İÇİN NORMAL

Unesco’nun dünya mirası envanterine dâhil olan Cenova, tarihi, mimari, kültürel ve coğrafi kimliğini muhafaza ederek günümüze kadar gelmeyi nasıl başarmış?

Cenovalılarla başarmış. Cristopher Colombo Cenovalı. Bugün evi hâlâ ayaktadır. Andrea Doria Cenovalıdır, evi son derece sağlamdır, dimdik ayaktadır, insanların yaşadığı bir yerdir. Benim İtalya’daki evim 900’lerden kalma, 1100 küsur yıllık bir bina. Bin yıllık binalar İtalya için normal.

Cevona’nın altını üstüne getirecek müteahhitler yok mu?

1970’lerde olmuş. 3-4 tane eser var. Ama bizdeki gibi her şey seçim ve rant üzerinde dönmüyor, inşaat üzerinde dönmüyor… İtalya’da eğer bir binanın yüksekliği 9 metre olmalı ise 9 metredir, 10 metre olamaz. “Kottan kazandın, çatıdan yükselttim, bilmem nereden indirdim” yok. Dokuz metreyse dokuz metre. İtalya’da herkes bu kurala istinasız olarak uyar…

İTALYA’DA ŞEHİR HERKESİN MALI

Mimari yapıları ve coğrafi konumları itibarıyla Cenova’nın Forte Sperone kalesi İstanbul’un Rumeli Hisarı’na benziyor… İkisi de şehre hâkim bir yerden denize “merhaba” diyor. Forte Sperone Kalesi 500 yılı aşkın tarihi ile İtalyalıların hizmetindeyken 562 yıllık geçmişi olan Rumelihisarı maalesef yağmalanmış. Rumelihisarı’ın içindeki tarihi evler yakılıp yıkılmış.

Cevona, 2004 yılı Avrupa Kültür Başkentiydi… İstanbul da 2010 Avrupa Kültür Başkenti oldu. İstanbul’a 1451 yılına tarihlenen Rumelihisarı’nın hemen yakınında, boğaz ön görünüm alanında 15 dönümlük arazı üzerinde 2 yıldan beri ağır iş makineleri çalışarak köşk inşa ediliyor. İnşaat neticesinde Rumelihisarı’nın silueti bozuldu. Artık Duatepe’den boğaza ve Rumelihisarı’na bakan İstanbullular Hisarın kulelerinin yerinde devasa bir köşk seyretmek zorunda. Binlerce tonluk hafriyatlarla Rumelihisarı’na 400 metne mesafede bulunan Nafi Baba Tekkesi arazisine seyir tepeleri/terasları oluşturuldu. Arazinin topografyası değiştirildi, derin su kuyusu sondajları yapıldı. Nafi Baba Tekkesinin haziresine köşk yapıldı. Köşkün etrafı sekiz metre yükseklikteki duvarlarla örüldü... Bunlar Türkiye için olağan şeyler! Böyle bir köşkü Forte Sponere kalesine kuş bakışı 400 metre mesafede yapmak mümkün mü? Yahut neden mümkün değil?

Orada ibret olsun diye adamı sallandırırlar. (Şaka yaptım!) İtalya’da şehir, herkesin malı. Şehir, herkesin malı olduğu için şehre büyükçe bir bina yapılması söz konusuysa buna tüm şehir halkı adına Estetik Kurul karar verir.
 
ŞEHİRLER YAŞAYAN ORGANİZMALARDIR

Bize İtalya’da üniversitede şu öğretildi. "Eğer fikrini savunabilirseniz mimar olarak her şeyi yapabilirsiniz." Çünkü şehirler çok önemli… Bir binanın yanına başka bir bina yapmanız gerekebilir. Şehirler yaşayan organizmalardır, insan büyür ve gelişir.

Avrupa’da 200 yıl önce evin içinde tuvalet olabileceği kimsenin aklına gelmezken şimdi tuvaletsiz ev düşünülemiyor. Biraz evvel de söylediğim gibi İtalya’daki evim 1100 yaşında… Orada 1100 sene önce tuvalet yoktu. Koridorun yanına küçük bir tuvalet yapmak için izni çok kolay bir şekilde aldım.

Çocuklarımla konuşurken onlara relatif kavramını da anlatmaya çalışıyorum. Geçen gün 4 yaşındaki oğlum Berk’e “Oğlum, relatif nedir, anlatabilir misin?” dediğimde aldığım cevap şöyle oldu: “Baba şimdi bak. 3, çok mudur az mıdır? “3, eğer 3 çocuk olursa çoktur; 3 şeker olursa azdır. İşte bu relatiftir.”

Bizim nerede, hangi binanın yanında, ne yapacağımıza karar vermemiz de relatiftir ve yerinde karar vermek gerekir. Ama şuna kalben inanıyorum…

Cenova’da, bu şehrin AB Kültür Başkenti olduğu dönemde yaşamış biri olarak, İstanbul’un AB Kültür Başkenti seçildiğini öğrendiğimde “Allah! Ne güzel. İstanbul’un AB Kültür Başkenti olması İstanbul’a neler getirecek neler!” diye sevinip çok mutlu olmuştum. Ama bu fırsat iyi değerlendirilmedi.

Cenova’da o süreçte neler yapıldı/yaşandı?

Binalar yapıldı, konferanslar düzenlendi, şehir tanıtıldı, AB ülkelerinin her yerine mobil Cenova müzeleri gönderildi ve her fırsatta şehir ön plana çıkarıldı.

Siz önce şehrinizi entelektüellere sevdirmelisiniz. Entellektüeller bir şehri sevdiğinde yazılarında bahseder, öznesi şehriniz olan şiirler yazar, kentinizin tarihi ve tabii güzelliklerini tuvallerine yansıtır, kitaplarında bahseder, öğrencilerine tanıtır, hâsılı kentinizin reklamını yapar.

Alman Felsefeci Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman isimli bir kitabı var. Ona göre zamanda gelecek, önümüzde olandır; geçmiş de arkamızda olan… Ama “şu an” deyince o an gelmiş ve geçmiş oluyor ama biz şu anı yaşıyoruz.



MİMARİDE GEÇMİŞİ UNUTMAYIP GELECEĞE BAKMAK LAZIM

Bunu nasıl açıklıyor?

Geçmişten bir parça alırız, gelecekten bir parça alırız ve şu anı yaşarız. Yani ben, sizinle konuşuyorum.Bana telefon açtınız, konuşup kapatacağız. Geçmişte konuşmaya başladım, Gelecekte kapatacağım ama şu anı yaşıyorum.

Eğer geçmişte biraz fazla kalırsanız, eğer gelecekte biraz fazla kalırsanız harnomiyi kaybedersiniz ve her şey anlamsızlaşır.

Daha çok geçmişte veya gelecekte yaşamamamız lazım. Geçmişimizi unutmayıp geleceğe bakarak yaşamamız lazım.

Şehrin de, yapıların da, eserlerinde geçmişten izler taşıması lazım. Ama geleceğe de bakması; gelecekten de izler taşıması lazım.

ŞAKİRİN CAMİİ’Nİ BEĞENİYORUM

Şehir mimarimiz de geçmişe takılıp kalıyor mu?

Evet, kalıyor bazen. Ataşehir’deki Mimar Sinan Camii’nin doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum.

Neden?

Çünkü eski bir camiinin kopyası yapıldı. Günümüzden bir şey görmüyorum. Mimarimiz 800 senede hiç mi ileri gitmedi? Dini mimaride malzeme hiç değişmedi mi? Hep taş mı kullanılacak?

Bu bağlamda Karacaahmet’teki Şakirin Camii’ni ve Emre Arolat tarafından projelendirerek Büyükçekmece’de inşa edilen Sancaktar Camii’ni beğeniyorum. Bu iki camiinin söyleyecek bir şeyleri var yani. Diğeri söylemiş, bir hoş seda bırakmış ve bitmiş.

Mimari üslubunuz hakkında bilgi verir misiniz?

Mimari kültürümü İtalya’da aldım. Bunun için olsa gerektir eserlerimde İtalyan mimarisinin izleri bulunuyor. Bununla birlikte Müslümanlığımı ve Türklüğümü de unutmadığım için projelerime medeniyetimize ait detayları da dâhil ediyorum. Genelde modern mimari çalışıyorum.

İmzanız bulunan eserler/projeler neler?

Evvelemirde Çengelköy Sultan Makamı’nı, Sarıyer Oksizen’i ve Studio 24’ü söyleyeyim. Daha pek çok konut ve işyeri projesini gerçekleştirdik.

Şehir mimarisi deyince ne anlamalıyız? Sizce ideal bir şehrin mimari kurgusu nasıl olmalıdır?

Şehir mimarisi denilince ilk aklıma gelen şehirdeki yaşama göre bir mimari… Ama bunlar az önce bahsettiğim gibi relatif. Hangi şehir, hangi mimari?

İtalya’da mimaride yapılan araştırmaların ön önemlileri zaman algısı üzerine olanlar. Mesela Kütahya’ya gittiğiniz zaman, zaman daha yavaş akar. İstanbul’da daha süratli akar.

Bu cümleden olarak İtalyanlar ne yapmak istiyor?

İtalyanların yapmak istediği şey şu İbrahim Bey. “Acaba biz Kütahya’daki, yahut Erzurum’daki zaman algısını İstanbul’da nasıl hissettirebiliriz ki İstanbul’dakilere zaman daha uzun gelsin.”

Şehir de “hangi şehir” olduğuyla ilgili olarak tartışılması gerekir. Benim üstadım olan İtalyan mimar Aldo Rossi’nin Şehir Mimarisi kitabı var. Orada algılardan bahseder, mekandan bahseder, mekân algısından bahseder…

Üstadınız kitabında neden bahseder?

Mekândan, mekânsızlıktan… Mekânsızlığı açalım isterseniz.

İyi olur…

Ben “Çölde bir yerde buluşalım” desem, “Çölde nerede?” diyeceksiniz. Ama çölde bir sopa koyduğum zaman o sopa bir röper/başlangıç noktası olacak ve size o takdirde “Çöldeki sopanın yanında buluşalım” diyeceğim. İşte orası bir mekân oldu. Mimarının başlangıcı için gerekli şeydir o. Çöldeki sopa röper noktasıdır artık. Mimariye oradan başlanır.

ŞEHİRLERİMİZİN RUHU YOK

Şehirlerin bir mimari planını bir tarafa bırakalım, şehirlerimizin ruhu yok! Her yerde beton, her yerde dikine mimari. Arsa oluşturulması problem olmayan Bursa gibi yerler de bile mimari yatay eksen yerine dikey ilerliyor… Kentsel dönüşüm maalesef rantsal bölüşüme dönüşüyor. Bursa’ya TOKİ’nin yaptıkları malum! Şehirleri hep merkezi yerlere mi kurmalıyız? Bu husustaki kanaatlerinizi öğrenmek isterim?

Şehirlerin kurulacağı yerler önemlidir. Bizans’tan, Roma’dan bir örnek vereyim müsaadenizle… Eskiden Romalılar yerleşim yeri olarak bir bölgeyi seçecekleri zaman orası su yakınında bir yer olurmuş. Orada bir sene boyunca koyun otlatırlarmış. Sene sonunda koyunlar, yavrularla birlikte, kuzularla kesilip bir büyük bir festival yapılırmış. Eğer etleri sağlıklıysa orada yaşanırmış.

TOKİ BİNALARI BURSA’NIN BAĞRINA SAPLANMIŞ HANÇERDİR

Şehrin seçim kriterleri farklı. Türkiye’de şehirler seçilmiş ve bugüne kadar gelmiş. Artık yapacak fazla bir şek yok! Bunlar seçilmiş gelmiş. Yenişehirler kurma ideali komünizm ve faşizm zamanında gündeme gelmiş ama hiç başarılı olamamış, şehirler yaşamamış. Çünkü düşünün… 1800’lü yılların sonunda dünya nüfusu 1 milyarı az bir geçerken şu anda 8 milyar. 200 sene içinde insan nüfusu kat be kat artmış, konut ihtiyacı da artmış. Ama kimse şehrini terk etmek istememiş. Bu yüzden dikey yapılaşmalar oluşmuş. Ama ben, Allah katında TOKİ’nin vereceği çok hesabın olduğunu düşünüyorum. Özellikle Bursa’dan bahsettiniz. Bursa’ya girerken görülen TOKİ binaları Bursa’nın bağrına saplanmış birer hançerdir.

Çok önemli meselelere değindiniz… Zikrettiğiniz naif mülahazalar günümüz şehircilik anlayışına hâkim olarak yaşadığımız mekâna ve çevreye sizce niçin yansımıyor?

Ben söyle söyleyeyim, benim bir üstadım vardı. Fellini’nin, Orson Welles’in sahne tasarımlarını yapan bir mimardı. Aristo Ciruzzi… O, hep “Ben şehirciliğe inanmıyorum” derdi. Ben de şehirciliğe inanmıyorum. İnsanımız toplumun faydasından çok kendi faydasını düşünüyor. Toplumun faydası için üzeriden yol geçecekse bireyler gönül rahatlığıyla binalarını, arsalarını topluma verebilmeli.

Türkiye’de şehirciğin bilinmediğini düşünüyorum. Çok kaliteli mimarlarımız var; dünya çapında mimarlarımız var, uluslararası boyutta mimari projelere imza atıyorlar, ama maalesef ülkemizde şehircilik nedir bilinmiyor.

TÜRKİYE’DE ŞEHİRCİLİKLE ALINACAK DAHA ÇOK YOL VAR

Türkiye’de şehircilikle ilgili alınacak daha çok yol var. Kısa süre önceye kadar İtalya’da mimar, aynı zamanda iç mimardı, aynı zamanda şehir plancısıydı. Ben bu anlamda fakir de hem mimardır, hem şehir plancısıdır, hem de restoratördür.

Türkiye’de de mimarlığın benzer şekilde kurgulanması lazım… Şehir vücutsa ve hastalığı tedavi edecekseniz hücreleri iyi tanımanız gerekir. Hücreler evse vücud da şehirdir.

İstanbul’un mimari kimliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öyle bir kimliği mi var? İstanbul’un kimliksizleştirildiğini düşünüyorum. İstanbul bir an önce özüne dönmeli; silkinip üzerindeki ataleti atmalı. Özellikle birileri TOKİ’ye dur demeli. Dur diyemiyorsa bile en azından yol, yöntem ve usul öğretmeli. Mimarlık öyle bir şey ki yapılan devasa binaları “yıkıyorum” diyemiyorsunuz, çünkü işin içinde para var. Çocuklarımız, torunlarımız biz toprağa karışıp gittikten sonra “Bu binaları, bu çirkinliklerini dedemiz, babamız yapmış” dememeli. TOKİ’nin bundan sonra en azından tasarım ve estetik bir kaygılarla hareket etmesini diliyorum.

KADIKÖY BÖLGESİ’NDEKİ KENTSEL DÖNÜŞÜM ÜZÜCÜ

Tüm Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da akl-ı selim tab’ı müstakim üzere hazırlanan ve uygulanan bir mimari plan yok maalesef. Her ilçede farklı bir imar planı uygulaması var. Gaziosmanpaşa özelinden söyleyecek olursam parsel bazında imar diye bir şey çıkardılar. Müteahhitler 2 dönüm arazi topladığında 20 katlı binaları dikiyor? İstanbul’un her ilçesinde ayrı bir imar planı uygulanıyor. İstanbul bu işin içinden çıkabilecek mi? Yahut nasıl çıkacak?

İstanbul’un bir çok hesabı yapmadığını düşünüyorum. Bir yere bina yaptığınızda oraya yol vereceksiniz, su vereceksiniz, orada insanlar yaşayacak. Bu noktada pek çok şeyi hesaba katmanız lazım. Hava kalitesi lazım… Arabaların egzoz dumanları, klima gazları vs. vs. Bahsedilen tüm bu yapılaşmalarda mikro klimanın değişim de söz konusu. İnsanlar ısınıyor, yukarıya çıkan ısı mikro klimayı da değiştiriyor. Yaşam kalitesi sürekli düşüyor. İstanbullular şehir dışına kaçmaya çalışıyor. İstanbul’un yer altı kaynakları ne kadar kaldı bilmiyoruz. Susuzluk söz konusu olabilir. Bu gidişatın hiç de iyi olmadığını görüyorum. Özellikle Kadıköy bölgesinde gördüğüm kentsel dönüşüm üzücü… Artı imar verip konutları yükseltip bölgede yaşayan kişi sayısını artırmanın o bölgedeki yaşam kalitesini düşüreceğine inanıyorum.

İSTANBUL’U BİR ÇOK ZORLUKLAR BEKLİYOR

Rizeli bir tanıdığım, büyüğüm var. Kazasker’de, İstanbul’un göbeğinde arı bakıyor. Yakınım, İstanbul’da hayatın artık arılar için bile çekilmez olmaya başladığını, bu gidişle çok kısa bir süre sonra arıların yaşamasının imkânsız hale geleceği için arı bakmayı bırakacağını söylüyor. İbrahim Bey hâsılı şehrimizi birçok zorluklar bekliyor.

Sivil mimaride olduğu gibi dini mimarimiz de bir karmaşa hâkim. Ecdadın 14. asırda yaptığı camiler dimdik ayakta dururken Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii 40 yılını dolduramadan yıkıldı. Şimdilerde yeniden inşa ediliyor… Günümüz mimarları bu hususta Mimar Sinan Usta’nın hangi özeliklerini kendine örnek almalı?

İTALYA’DA DİNİ MİMARİ ESERLERİNİN ÖMRÜ 2 BİN YIL OLARAK KURGULANIYOR

Şunu söyleyebilirim. Her mimari tipolojinin bir yaşam süresi vardır. Bunu İtalyanlar dini yapılarda 2 bin yıl olarak kabul etmişlerdir. Ama bizim için söz konusu olan bir mimari tipoloji yok.

Sevgili Peygamberimiz (sav) huzur bulacağı küçük mekânlarda yaşamış. Bizim kutlu yaşam alanlarına, yüksek binalara ihtiyacımız yok. Mescid-i Nebevi ne kadar sade, ne kadar mütevazi bir mekan değil mi?

Kiliseler neden yüksek yapılmış hiç düşündünüz mü? Daha sonra bazı camiler de emperyal camiler de yüksek tavanlı yapılmış… İnsanlar kendini Yaratıcının yanında küçük hissetmek için büyük tavanlı, yüksek kubbeli ibadethaneler yapmışlar… İçine girdiğinizde mistik, ruhani bir hava teneffüs edilmesi için. Sivil olsun dini olsun mimarimizde araştırma eksik… Mimarların çok araştırma yapmalarının, alanlarını iyi bilmelerinin gerektiğine inanıyorum.

Şimdi bir mimara zenginin biri gelse “Bana 5 milyon dolarlık bir apartman dairesi yap” dese her mimar bunu yapamaz. 5 milyon dolarlık daire yaşayacak adamın evinde kurutma makinesi olur, deep freze kullanır, kileri olur, saunası olur… Bunları tasarlayabilmek için mimarın, Nasrettin Hoca misali ağaçtan düşmüş olması lazım.

Dini mimari örneğine gelecek olursak da en iyi cami tasarımını ibadet eden, camilere gidip gelen, cemaatin ihtiyaçlarına vakıf olan mimarlar kurgulayabilir.

Ofisinizde ve evinizde pek Hafız Osman’dan Şevki Efendi’ye, Hulusi Efendi’den Şeyh Hamdullah’a ve Beşiktaşlı Nuri Efendi’ye kadar Osmanlı hat sanatı tarihi için oldukça mühim sanatkârların onlarca hat levhaları var… Hat merakınız nasıl başladı? Nasıl devam edecek?

Küçük çapta bir koleksiyonumuz var. Eşimle İtalya’da gravür ve resim koleksiyonu yaparak başladık. Türkiye’ye dönünce Necip Fazıl’ı ve Nazım Hikmet’i ilk defa İtalya’da okumuş birisi olarak kendimden utanmaya başladım ve “Neden bizim sanatlarımızı, öz sanatımızı tanımıyorum” dedim. Sonra mimar Sinan Uluant üstadımla tanıştım. Onun sayesinde hat sanatını sevmeye ve hat sanatının içinde mündemiç olan harmoniden keyif almaya başladım. Koleksiyonculuk merakı alan birisi olarak da hoşuma giden eserleri toplamaya başladım.

YEDİKULELİ SEYYİD ABDULLAH 1700’LÜ YILLARDA MODERN ÇİZGİLERE KETEBE KOYMUŞ

Hat sanatının sizde çağrışımları nelerdir?

Baktığım her bir hat eserinde başka bir şey görüyorum. Medeniyetimizi hissediyorum. Yedikuleli Seyyid Abdullah imzalı bir karalamaya baktığımda gerçekten modern çizgiler görüyorum. Yedikuleli, 1700’lü yıllarda gayet modern eserlere; asırlar sonrasına sarkaçlanarak, değeri git gide artan çizgilere ketebe koymuş. Özellikle bu “vav”a ve “elif” meftunum. Müthiş derecede keyif alıyorum. Evimdeki Hafız Osman’ın eserlerinde yer alan “vav”lar beni mest ediyor.

Sivil mimari uygulamalarınızda hat sanatına yer veriyor musunuz?

Bir iki projede yer verdik. Kütüphane ve kültür merkezi tasarladık. Kütüphanenin cephesi modern bir cephe ama bir noktadan bakınca orada yatmış bir elif harfini görüyorsunuz. Kültür merkezinde de Kufi olarak farklı harfler var.

MESLEĞİME AŞIĞIM

Son olarak eklemek istediğiniz hususlar nelerdir?

Sizin gibi bir sanatseverle, özellikle hat sanatının ruhuna vâkıf olmuş usta bir ustayla söyleşi yapmak keyifti. Vaktiniz olduğunda da hatlar üzerine de konuşma yapmak için sizi bekliyorum.

Mesleğime aşığım. Öyle bir meslek ki sokakta yürürken de deniz kenarında yatarken de çalışıp öğrenmeye devam edebiliyorsunuz. Yolda yürürken evlerin pencereleri; deniz kenarında yatarken iskelenin güzelliği size ilham veriyor…

banner53
Yorumlar (1)
Sedat KILIÇ 7 yıl önce
Her bir cümlesi ile farklı, bir o kadar da müthiş bir söyleşi olmuş. Dışardan Yurdumuzdaki mimariye bakış açısı demek ki böyle farklılıklar taşıyor.Bir mimarın gözünden Türkiye deki mimari eserler üzerinde bıraktığı izlenim detayları böyleymiş demek ki.Umarı Gürol Bey kendine özgü bir sanat eserini Türkiye' de bizlerin beğenisine sunar. Kaleminize sağlık böyle harika söyleşi için...
23
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?