banner15

Muhammed Han Kayani'yi unutmak

Muhammed Han Kayani, 1991-2000 yılları arasında, Zaman gazetesinden başlayarak, Yeni Şafak ve Sağduyu gazetelerinde sürekli köşe yazıları kaleme alır. Ayrıca aynı yıllarda bazı dergilerde de zaman zaman yazıları yayımlanır. Bütün bu yazılarında 21. asrın arifesindeki Türkiye’nin ve bilhassa Müslüman ümmetin umumî durumunu teşhis etmeye ve çözüm önerileri sunmaya çalışır. Kayani daha ziyade 1990’lardan 2000’lere kadarki siyasî yazılarıyla bilinir. Bunu öncelikle belirtmekte yarar var.

Muhammed Han Kayani'yi unutmak

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Ölüm bir hakikattir ve her nefis ölümü tadacaktır. Bir zamanlar aramızda bulunan yazarlara ilişkin takdir, hürmet yahut eleştiri yazılarında ait olduğumuz çevrelerin son derece hasis olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Gazeteciliğin gelip geçici ve sınırlı ama aynı zamanda anonim haber dünyasına teslim olan medya Ravalpindili Muhammed Han Kayani’nin vefatının ardından bunu açıkça gösterdi. Ne hazindir ki hemen her yerde sadece vefatı ve cenaze namazıyla alakalı bilinen bilgiler paylaşıldı. Oysa yaşadığı gibi aramızdan sessiz sedasız ayrılan bir insana hürmetlerimizi sunmak öncelikli vazifelerimiz arasında yer alabilirdi.

Gelgelelim ne hısımlarına ne tanıdıklarına ne de mesai arkadaşlarına söz verilmedi, onlar da almaya kalkmadı doğrusu. Herhalde, tanıdıklar “Bunca meşgale arasında Muhammed Han Kayani denilen kişiye ayıracak fazla zamanımız yok” diye düşündü. Bu bile, sıkça kültürel iktidar konusunu tartışmaya hevesli toplumumuzun samimiyetten ne kadar uzak olduğunu gösterir. Oysa bu tartışmalara zemin hazırlayan “militan” filozof, mücadele saflarında faydalı iş görmüş herhangi birisi öldüğünde mutlaka onun onuruna bir hatıra toplantısı yapmaktan ve ilave vazifelerden bahseder. Alain Badiou, Küçük Panteon’da iradesizliğimizle onlardan fazla yaşamakta pek acele ettiğimizden ölülerimizi alabildiğince çabuk unutma gafletine temas ediyordu. İşte bu yüzden, her yeni şeye tapan hızlı toplumlarımızın hükmünü bozmak için Muhammed Han Kayani’yi unutmamakta yarar vardır. Unutmamalıyız ki, ancak birbirlerine karşı büyük bir minnet duyan kişiler hürdür.

Tüm bunları hatırda tutarak Muhammed Han Kayani’nin yazdıklarına baktığımızda evvela şu tespiti yapabiliriz; onun analiz ettiği meseleler dünyanın yeni bir şekil alma eşiğindeki yıllara damga vurduğundan sonraki on yıllarda daha açık hatta sert bir biçimde tartışıldı. Müslüman ümmetin hastalıkları, Müslümanların perişanlığının kaynağı, felç eden fikirler, idealler, Batıcılık, İslâm’a karşı şer ittifakı, halkı Müslüman ülkelerde elit tahakkümü, Müslüman aydınlar bunlardan sadece birkaçıdır. Ortadoğu, Sykes-Picot, yenidünya düzeni, Batı icadı olarak fundamentalist Müslüman kavramı, serbest piyasa ekonomisi, PKK, yabancı sermayenin sesi olarak TÜSİAD, yeni sömürgecilik, tarihin sonu, medeniyetler çatışması, Müslümanların izzeti, uyanışı vb. çeşitli konulardaki düşünceleri de ayrıca kaydedilmelidir. Bu yazılarda, açıklıkla izah edilen sorunlar, hem 1990’lar hem de günümüz için daha da önem kazanmaktadır. Kayani’nin hemen her yazısı, Müslümanlardan beklenenin bir an önce vehn illetinden kurtulup, feraset ve basiretle olmaları gereken tarafta yer almalarına dönük bir hatırlatmadır. Fakat iktidar ilişkilerinin özünde bir meydan okuma olduğunun da farkındadır. Görülüyor ki, 1990’lardan bu yana onun yazılarında ele aldığı konular etrafındaki gelişmelerin, tıpkı dürülmüş bir halının yere serildikçe büyümesi gibi telakki edilmesi pek yanlış olmayacaktır. Aslına bakılırsa, büyüyen sorunlar sarmalın, giderek daha keskin hatlara dönüştüğünü de gösterir. Kayani, bunlara işte bu yüzden dikkat çekmek gerektiğini duymuş olmalıdır.

GAZETE YAZARLIĞININ SERENCAMI VE MUHAMMED İKBAL

Birçok kitabı bulunan ve ilgi alanı hayli geniş olan Muhammed Han Kayani’nin tercümeleri dışında sadece Muhammed İkbal’le ilgili kitaplarını okumuştum. Çocukluk yıllarındaki tanışıklığı dahası ondan “Vay halimize ki, kervanımızın malları yağmalandı gitti/ Yazıklar olsun kalbimizden ziyan hissi bile silindi gitti” mısralarını çokça anması beni etkilemişti. Fakat onun mesafeli kişisel ekolojisini klişelerin ötesine götürmemiz için birtakım özelliklerini göz önünde bulundurmamız lazım. Kayani kendi ifadesiyle hiçbir zaman profesyonel yazar olmadığı halde, yazıları aracılığıyla hep bir şeyler anlatmaya çalıştı, emek ve para harcayarak siyasî çalışmalar yaptı. İngiltere’deki öğrencilik yıllarında İslâmî faaliyetlerde önemli rol aldı. U.K. Islamic Mission’u kurdu, London Islamic Circle'ın 1962-64 yıları dönem başkanlığını yaptı. 1964-66 yıllarında, İngiltere ve İrlanda’daki kolej ve üniversitelerde bulunan Müslüman talebe cemiyetleri federasyonu FOSIS'in başkanı oldu. Aynı zamanda Risaletü'l-Ahbar adlı aylık derginin kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptı. 1975'te Londra'da Ummah Cemiyeti’ni kurdu ve bu cemiyet adına The Ummah dergisini çıkarmaya başladı. İngilizce yayınlanan diğer İslâmî dergilerde makale ve şiirleri yayımlandı. Müslümanların izzetlerini tekrar elde etmelerinin nelere bağlı olduğunun şuurunda olduğundan çok rahat ve ıstırapsız bir hayat sürdürmedi. Homo economicus değil homo politicustur bu manada.

Gazete yazılarının çıkış noktası bir yandan dünyadaki gelişmelerin öbür yandan İslâmî uyanışa dair meselelerin titiz ve öz bir şekilde anlatımıdır denilebilir. Somut vakıalar önce eşzamanlı olarak kavranmakta, sonra bunların tarihsellikleri yani art zamanlılıkları irdelenmektedir. Somut gerçekliğin arka planının belirlenmesi, Muhammed Han Kayani’de sömürgecilik, hilafet ve hilafet sonrası şartlarda bir imkân olarak İslâmî hareket düşüncesini öne çıkarır. Ona göre, Müslümanların içinde bulundukları zillet halinden kurtulabilmesi hilafet sonrasında oluşan siyasî boşluğunun trajedisinin kavranması ve belli bir siyasallık dolayımında ortaya konulacak nitelikli faaliyetlerle gerçekleşebilir. Zaten Pakistan tecrübesi başta olmak üzere Hint alt kıtasındaki gelişmeleri yakından bilen bir yazar için böylesi fikri bir temellendirme kaçınılmazdır. Öyle sanıyorum ki onun bu dönemdeki yazıları aşağı yukarı bütün dünyadaki İslâmî yönelişin temel yaklaşımlarını ve tahlillerini kavrama sürecine de katkı sunacaktır. Mühendis olmasına karşın, Bilim ve Sanat Vakfı’ndaki bağış koleksiyonunun İslâm düşüncesi ve sosyal bilimler alanlarındaki kitaplardan oluşması bunun bir işaretidir.

Gazete yazarlığına 1991’de Zaman’da başlayan Muhammed Han Kayani, dönemin çetin siyasî şartları içerisinde bu gazeteyi zor durumda bırakmamak için 1995’te Zaman’da yazmayı bırakma kararı alır. Ayrılmadan önce 17 Nisan 1995 tarihinde, gazeteye bir veda yazısı gönderir; ancak bu yazı yayımlanmaz. Peki, ne olmuştur da Kayani’nin başına bu işler gelmiştir? Bu sorunun cevabını Tarihe Düşülen Notlar (2014) kitabının önsözünde bulmak mümkün. Bu metnin tamamını okunduğunda dört başı mamur bir cevap alınmış olacağı kesin. Fakat ben metinle alakalı olarak şu kadarını söylemek istiyorum: Zaman’ı eleştirdiği ve dışlanmasına sebep olan yazısı hem meseleyi anlaşılır kılar hem de kendisinin meseleleri daima itidal, adalet ve doğruluk ekseninde irdeleme hassasiyetine işaret eder. Bu yazı yükte hafif pahada ağır değil, matbuat hayatımız açısından “çok ağır” cinsinden bir metin olup, Zaman’ı ‘döven’ ama hakkını yemeyen bir yazıdır. Şimdilik şu kadarını aktaralım:

Zaman gazetesi ilk çıktığından, hatta daha çıkmadan önce Sayın İhsan Arslan ve Ali Bulaç Beyler onu ilk önce dergi olarak çıkarmayı düşündükleri zamandan beri yakından ilgilenmiştim. 14 Eylül 1991’den başlayarak da bu sütunda kesintisiz her hafta yazarak Müslüman ümmetin dertlerini dile getirmeye çalıştım.[1] Türkiye ümmetin en önemli parçası, hatta başı olduğu ve balık baştan koktuğu için, bütün İslâm dünyasındaki siyasetin kokuşmuşluğunun dile getirilmesi tabiidir. Ve bunun düzeltilmesi için her muzdarip Müslümanın kafa yorması kaçınılmaz bir vazifedir. Ben de öyle yaptığım için okuyucularımdan müthiş yankılar buldum. Sanki okuyucular bu gerçekleri öğrenmeye adeta susamışlar.(…) Bu gerçeklerin dile getirilmesi ve okuyuculara ulaştırılması için bana imkân sağlayan Zaman gazetesi yöneticilerine teşekkür ederim. Fakat birkaç yıldan beri yazılarıma pek fazla müdahale etmeden devam etmesi için gösterdikleri müsamaha için gerçekten Zaman gazetesi yöneticilerine teşekkür ediyorum. Ama ne var ki son zamanlarda bana haber verilmeden yazılarımdan bazı kısımlar çıkarılarak basılmıştır. Çökmeye yüz tutmuş bu düzene toz kondurtmadan, suya sabuna dokunmayacak türden yazılar yazmam beklenmektedir sanki. Bunu kabul etmek benim için, kendime ihanet, okuyucularımı aldatmak ve uyutmak anlamına gelir. Bu türlü yazılar yazmam benim için mümkün değildir.”

Muhammed Han Kayani, Zaman gazetesinden ayrıldıktan sonra Yeni Şafak’ın daveti üzerine Nisan 1995’te köşe yazarlığına tekrar başlar. Fakat 25 Temmuz 1997’deki “Türkiye Suriyeleşiyor mu?” isimli bir yazısında, darbe sürecinin Türkiye için muhtemel tehlikelerinden söz etmesi üzerine sorumlu müdür Ali Teker’le birlikte kendisine karşı dava açılır. Sebep 28 Şubat cuntasının güçlü ismi Orgeneral Çevik Bir ve bazı diğer generallerin irtica fobisidir. Mahkeme oybirliği ile Kayani’yi suçsuz bulur fakat gazeteden ayrılır. Ardından Sağduyu gazetesi idarecilerinin daveti üzerine bu gazetede yazmaya başlar. Haftalık “Yeni Ufuk” köşe yazılarını, 20. asrın sonuna doğru, gazete kapanana kadar orada sürdürür.

Muhammed Han Kayani, 1991-2000 yılları arasında, Zaman gazetesinden başlayarak, Yeni Şafak ve Sağduyu gazetelerinde sürekli köşe yazıları kaleme alır. Ayrıca aynı yıllarda bazı dergilerde de zaman zaman yazıları yayımlanır. Bütün bu yazılarında 21. asrın arifesindeki Türkiye’nin ve bilhassa Müslüman ümmetin umumî durumunu teşhis etmeye ve çözüm önerileri sunmaya çalışır. Bunu öncelikle belirtmekte yarar var. Kayani, çeşitli yazılar yazmıştır; Türkiye’nin ve İslâm âleminin siyasî yapısına ilişkin gözlem ve irdelemelere girişmiştir. Kültürel ve iktisadî sorunlarımıza dair kritik metinler kaleme almıştır fakat esas olarak siyasî alanda vuku bulan gelişmelere eğilme gereği duymuştur.

Elbette bunların dışında da çalışmaları vardır. Sözgelimi, Mevdudi'nin 7 ciltlik Tefhimü'l-Kur'an tefsirinin çevirisinde tercüme kurulu başkanlığı yaptı. Ayrıca aynı müelliften Tercüme-i Kur’ân-ı Mecîd, İslâm'ın Temelleri, İslâm ve Cuma Konuşmaları kitaplarını tercüme etti. Afzalur Rahman’ın Siret Ansiklopedisi’nin tercümesinin danışma kurulu üyeliğini de yürüttü. Muhammed İkbal üzerine hazırladığı Şiirleri Aynasında İkbal(1995) isimli kitabı sonraki yıllarda bu mütefekkir ve şaire dair yapacağı çalışmaların temel güzergâhını belirler. Kitapçık türünde yayınlanan eserin birinci bölümünde şiirleri çerçevesinde İkbal’in gençliğinden itibaren savunduğu fikirler üzerinde durulur. İkinci bölümde ise İkbal’i meşhur eden ve Kayani’nin okuduğu ilk şiir kitabında yer alan “Şikâyet ve Cevap”ın Türkçe tercümesi bulunur. Üçüncü ve son bölümde İkbal’in benlik felsefesi üzerinde durulur. Kayani, İkbal’in insanı kâmil anlayışının, on dördüncü asırdaki tanınmış mutasavvıf Abdül Kerim Cili'nin kitabı İnsanı Kamil fi'l Ma'rifetu'l Avahir vel Avail kitabının araştırmasına dayandığını belirtiyor.

İzlenim dergisinde “İkbal’in İnsan-ı Kâmil Düşüncesi ve Onun Kaynakları”, İslâmî Edebiyat dergisinde “İslâm Hizmetindeki Urdu Şiirleri” başlıklı yazıları yayımlanır. 1-2 Aralık 1995 tarihinde düzenlenen Uluslararası Muhammed İkbal Sempozyumu’nda sunduğu “Muhammed İkbal: Siyasi Vizyonu Olan Bir Şair” başlıklı tebliği Muhammed İkbal Kitabı’nda(1997) yer alır. Yeni Şafak’ta “İkbal’in Düşünce Dünyası” (17 Kasım 1995), “İslam Şairi İkbal” (15 Aralık 1995), “Kuruluşunun 50. Yıldönümünde Pakistan ve Muhammed İkbal’in Hayatı-1-5; Pakistan’ın Fikir Babası İkbal”( 14-15-16-17-18 Ağustos 1997) “Şiir, Siyaset ve İslâm-1”( 16 Aralık 1997) başlıklı yazıları çıkar.

İslâm Tarih, Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi, Türkiye-Pakistan Kadınlar Dostluk Derneği ve İstanbul Pakistan Başkonsolosluğu’nun İstanbul’da, 25 Mart 1998 tarihinde, Yıldız Sarayı, Seyir Köşkü’nde ortaklaşa düzenlediği İkbal’i Anma Günü’nde sunduğu “İkbal’de İnsan-ı Kâmil” başlıklı bir tebliğ sunar. Bu metin “İkbal’in İnsan-ı Kâmil Felsefesi” başlığı ile Felsefe, Siyaset ve Şiir Dünyasıyla İkbal (2002) isimli kitabında yer alır. Bu kitabı da dâhil olmak üzere İkbal konulu kitapları büyük ölçüde 1995 tarihli kitapçığa dayanır.

Felsefe, Siyaset ve Şiir Dünyasıyla İkbal kitabında şairin şiirleri ile felsefî düşüncesi ve siyasî vizyonu özet olarak sunulur. Kayani, şuraya getirir sözü: “İkbal’in birçok şiiri Müslümanların dertleri ile yoğurulmuş olmasına rağmen, bunlarda yas yoktur. İkbal bu dertleri yeni doğum sancıları olarak görmekte ve Müslümanları yeise düşmeye karşı çeşitli üsluplarda uyarmaktaydı.” Muhammed İkbal (2015) kitabında ise, İkbal’in şairliği, filozofluğu ve siyasî kişiliği ana hatlarıyla tanıtılmaktadır. Kitabın ilk bölümünde İkbal’in opus magnumu İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Yapılanması detaylıca ele alınmaktadır. İkinci kısmında ise İkbal’in siyasî vizyonu, üçüncü kısımda ise İkbal’in şiirlerinden seçilerek tercüme edilen şiirler bulunmaktadır. Fakat bahsettiğimiz gibi son iki kitap çok derinlere giden, İkbal’i hayatının kırılmaları çerçevesinde kavrayabilen müstakil kitaplar olarak ele alınamaz. Bununla birlikte Muhammed İkbal’in fikirleri ile ilgilenen ve İkbal hakkında araştırma yapmak isteyen öğrenci ve gençlerin başvuracağı önemli aracı eserler kategorisindedir.

SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA İSLÂM ÂLEMİ

Muhammed Han Kayani’nin, biçim olarak farklı fakat niyet bakımından aynı olan gazete/dergi yazıları, Şer İttifakı (1991), İslâm Âleminde Şaşkınlıklar (1993) ve Tarihe Düşülen Notlar (2014) adlı kitaplarında bir araya getirilmişti. 1990’lardan itibaren yazdıkları tek bir sorun etrafındadır: Hilafet sonrasında İslâm âleminde oluşan boşluk nasıl doldurulabilir? Bu çabanın semeresi olan son kitabının alt başlığı çok şey anlatır aslına bakılırsa: “20. Yüzyılda Türkiye’de ve Dünya’da Neler Yaşandı?” Türkiye hakkındaki yazılarında Milli Görüş hareketinin faaliyetlerine özel bir önem atfetmesi doğrudan doğruya bununla alakalıdır. Türkiye’nin Sovyet Rusya'nın çöküşünü takip eden Körfez savaşı, Balkanlar ve Orta Asya'daki Müslüman Cumhuriyetlerle ilgili takip ettiği dış politikalar dolayısıyla uluslararası planda saygınlık ve itimadını kaybettiğini çeşitli örneklerle okuyucularına gösterir. Hatta aslında “Türkiye'nin kendisine ait bir dış politikası yoktur”, der. 1990’ların ilk yarısında kaleme aldığı bir yazısında, Türkiye'nin dış politikasının dünya sisteminin beklentileri istikametinde geliştiğini ifade ederken 1970’lerden hareketle şu değerlendirmeyi yapar:

“Meclis gündemine dış politika ilk defa, Milli Selamet Partisinin, AP’li dışişleri bakanı Hayrettin Erkmen'i İsrail yanlısı dış politikası yüzünden gensoruyla düşürmesiyle girdi. O zamandan beri Meclis az çok dış politika tartışıyor ama yine de dışişleri hala belli bir zümrenin tekelindedir Soğuk savaş zamanında, ikili bloklar halindeki dünyada pek problem çıkmadı Ama soğuk savaş bitince Türkiye şaşkınlık içinde kaldı. Çünkü kendisine ait bir dış politikası olmadığı gibi dış politika üretecek alt yapısı bile yoktur. Bu işe hemen gereken önem verilse bile belli bir mesafe kat etmek zaman alacaktır. Dolayısıyla Türkiye dış politikada neler yaptı veya yapmadı sorusuna cevap vermek bir yana, bence Türkiye'nin kendine ait bir dış politikası bile yoktur Türkiye önce kendine ait bir dış politika belirlemelidir.”

Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin yeniden Osmanlı Devleti’nin rolünü üstlenmesinden korkulduğuna dair yazdıkları, herhalde bugünden bakıldığında daha soğukkanlı bir şekilde kavranabilecektir. Ona göre, İslâm âleminin -Sünnî dünyada- ana omurgasını oluşturan en önemli iki ülke Türkiye ve Mısır’dır ki bunlar hem tarihî hem de coğrafi bakımdan bölgedeki Müslümanların önderliği makamında bulunmaktadır. Türkiye ile Mısır’ın bu konumlarının icap ettirdiği görevlerini yerine getirmeleri, diğer Müslüman ülkeler yanında kendi menfaatleri için de bir gerekliliktir. Kayani şuna varır: Türkiye’nin İslâm âlemine bayraktarlık edişini unutarak, her ne pahasına olursa olsun Avrupalılaşmak yönündeki girişimleri tümüyle anlamsızdır. Türkiye’ye ilişkin somut siyasî gerçeklikler çerçevesinde, 1990 sonrasında NATO’nun Türkiye’yi, dünyadaki İslâmî uyanışı ve hareketleri Batı namına bastırma arzusunda olduğuna dikkat çekecektir. Brezinski’nin “İslâm’ı İslâm’a karşı kullanmak” sözünden hareketle Türkiye’nin İslâm âleminde bir çeşit Truva atı olarak kullanılmak istendiğini belirtecektir. Fakat bunun çok mümkün olmadığını şöyle özetler:

“ Türkiye yaklaşık bin sene İslâm’ın bayraktarlığını yapmıştır. Bunda o derece başarılı olmuştur ki zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri birbirleriyle bütünleşerek aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Bu gibi bir milletin İslâm’a o kadar açıkça ihanet etmesini Batı nasıl bekleyebilir? Ancak, maalesef onların Türkiye’den beklediği budur ve bunu açık açık ifade etmekten çekinmemektedirler.”

Bununla da yetinmeden bu konudaki görüşlerini nasıl temellendireceği üzerinde düşünür. Ne demek istediğini bilen Muhammed Han Kayani’nin yazılarında buna benzer hususların kavranması sürecinde atıf yaptığı yazarlar da dikkat çekmektedir. Muhammed İkbal, Elie Kedourie, Haim Shaked, Christopher Dawson, C. Northcote Parkinson, Henry Kissenger, Ahmed Bin Bella, T.S. Eliot, Mısırlı şair Şevki Bek, Mevdudi, Mehmet Akif, Rıza Tevfik, Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Sadık Albayrak, Kadir Mısıroğlu, M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Doğan ilk akla gelen isimlerdir. Süreli yayınlar arasındaysa The Independent, Crescent International, Time sayılabilir. Batı konusunda yorum yaparken Cemil Meriç’in, “Biz, bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupa’nın gözünde yine Osmanlıyız; Osmanlı yani İslâm. Karanlık, tehlikeli düşman bir yığın.” çıkarımını da sıklıkla anar.

BİR HAYAL KIRIKLIĞI OLARAK PAKİSTAN VE POST-KOLONYAL DÖNEM

Kitapların adlarından da anlaşılacağı üzere Kayani, İslâm âleminde ve dünyada olup bitenleri irdelemeye gayret etmiştir. Buradaki müktesebatı büyük ölçüde Pakistan’daki en ciddî İslâmî hareket olan Cemaat-i İslâmî hareketinin siyasî yaklaşımlarının yansımasıdır. Zaten kendisi aynı zamanda bu hareketin en önemli düşünürü Ebu’l Âlâ Mevdudi’nin eserlerinden yaptığı tercümelerle bilinir. Bilindiği gibi Osmanlı hilafetinin çöküşü ile İslâm dünyasında siyasî bir boşluk meydana gelmişti. Hint alt kıtasındaki Müslümanlar, Pakistan devletini işte bu boşluğu doldurmak iddiasıyla kurmuşlar ve bu devlete Allah’ın bağışı anlamına gelen “Memleket-i Hudâ-dâd Pakistan” demişlerdi. O yıllarda Pakistan hareketi, Pakistan'ın İslâm namına ve dünyanın en büyük İslâm devleti olarak kurulması bütün dünyadaki Müslümanlara yeni bir heyecan vermişti. İslâm âlemine ümit veren bu hareket bir süre sonra büyük bir hayal kırıklığı meydana getirecektir. Bu mesele etrafında Şer İttifakı’ndakiler başta olmak üzere onun siyasî yazılarında pek çok anekdot bulunmaktadır. 1996’da Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan bir yazısında Pakistan’ın kuruluş yıllarındaki hissiyatını etkileyici bir şekilde anlatır:

“Yarım asırlık hayatımın seyrini düşünüyorum. On üç yaşlarında idim. Takvim yaprakları 14 Ağustos 1947'yi gösteriyordu. O sabah güneş ufukta sanki Müslüman şehitlerin kanı ile boyanmış gibi kıpkırmızı yükseliyordu. Ya da bana öyle geliyordu. O gün İslâm hilafeti kaybolduktan sonra İslâm namına ve İslâm’ın ihyası için yeni bir devlet olarak Pakistan “Pakistan ne demek, La ilahe illallah” sloganı ile doğmuştu. Bu devlet Dar-ül İslâm olacaktı ya da en azından büyükler bize böyle söylüyorlardı. Ben de bu Dar-ül İslâm'da kendimi 14 asır öncesinin Medine'sindeki gibi küçük bir ensar zannediyordum. Hindistan'dan kalkıp binlerce şehit vererek ve asırlarca yaşadıkları yeri-yurdu terk ederek Pakistan'a gelen muhacirler okuluma yakın bir yerde kalıyorlardı. Ben de okula giderken öğle yemeği olarak götürdüğüm yiyecekleri kendim aç kalarak onlara veriyordum. Çünkü onlar benim gözümde 14 asır önce Mekke'den Medine'ye hicret eden muhacirler gibiydiler, ben de o zamanki küçük kafama göre Medineli bir ensar. (…)

Ama ne yazık ki bu fazla sürmedi ve İngilizlerin büyük bir gayretle beslediği anti-cihad ve anti-şehadet akımı Kadıyaniler bunu sabote etmeyi başardılar. Bu akıma göre bu devirde "cihad bil-seyf" (kılıçla cihad) geçerli değildir, yalnız "cihad bilkalem" yani kalem ile cihad caizdir. Daha sonra bu akım gayrimüslim ilân edilmişse de Pakistan'ı asıl yoldan saptırmayı başarmışlardır.”

Pakistanlı bir yazar olarak Muhammed Han Kayani, her zaman ısrarla şunu savunmuştur: Türkiyeli Müslümanlar, diğer İslâm ülkelerinde olup bitenleri çok iyi araştırmalıdır. Hatta bu amaçla araştırma müesseseleri kurmalıdır. Bu alanda hissî değil, gerçek manada ilmî araştırmalar yapılması ve bilgi sahibi olunması gereklidir. Kayani, İslâm âleminde hilafetin kaldırılmasından sonra, oluşan boşluğa rağmen gerçek anlamda bir İslâm devleti kurulmasını hâlâ yakın bir ihtimal olarak görmez. Ona göre, iktidarların kendilerine hizmet edecek bir İslâm arayışı içinde olmaları bir yana Müslüman dünya günün ihtiyaçlarına uygun bir İslâm devleti meydana getirebilmek için ilmî ve fikrî açıdan yeterli İslâmî birikime sahip olmaktan son derece uzaktır. Bu çerçevede şunları belirtir:

“Pakistan’[da]yarım asır önce (…) halk İslâm namına harekete geçirilerek yepyeni bir İslâm devleti kurulmuştur. Bu devletin anayasasının başlangıç kısmına anayasanın Kur’an’a dayalı olacağı ve hiçbir kanunun Kur’an’a ve sünnete aykırı olamayacağı yazılmıştır. Bu ifade Pakistan Anayasası’nda hâlâ bir nevi süs gibi durmaktadır. Ama hiçbir hükümet buna ciddiyetle ilgi göstermemiştir ve bugünkü iktidar da kendine uygun bir İslâm arayışındadır. Her şeye rağmen (…) Pakistan’daki gelişmeler şunu göstermektedir: Müslüman halklar ancak İslâm namına harekete geçirilebilmektedir. Dolayısıyla eğer Müslümanlar dünyada herhangi bir ilerleme sağlamak istiyorlarsa bunun potansiyel gücü ve motoru İslâm’dır. İslâm’ı bir tarafa iterseniz hiçbir İslâm ülkesinde ilerleme ve fikir birliği sağlamanın imkânı yoktur.”

Muhammed Han Kayani, analizlerini İslâm ülkelerinin neredeyse tamamının uzun bir sömürge tecrübesinden geçtiğinin farkında olarak yapar. Kendisi klasik İslâmcı düşünürler gibi, sömürgecilik sonrasında birçok Müslüman ülkenin durumunun doğrudan sömürge döneminden daha feci olduğunun farkındadır. Bu sebeple, Müslüman halkların gerçek anlamda kurtuluşu için yeniden bir istiklâl mücadelesi vermelerinin zorunlu olduğunu düşünür. Elbette bu istiklâl savaşının yabancı sömürgeci güçlere karşı verilen savaştan daha zor olacağını bilir. Fakat İslâm’ın gereğini yerine getirmenin her zaman zor olduğunu bilecek kadar tarihi bir şuura da sahiptir. Türkiye gibi sömürge tecrübesi yaşamamış Müslüman ülkelerin bile kültürel ve iktisadî bakımdan diğer Müslüman ülkelerden farksız olduğunu düşünür. Dolayısıyla Endonezya’dan Tunus’a, Mısır’dan Bosna’ya kadar tüm ülkelerin durumunun aslında hemen hemen bütün Müslüman ülkeler için geçerli olduğu kanaatindedir. Siyasî değerlendirmelerimde bu önemli durumu göz ardı etmemeye çalışır. 1999’da Altınoluk dergisinde yayımlanan mülakatında şunların altını çizer:

“İslâm dünyası Batı karşısında yenilmiş ve bütün İslâm dünyası fikrî, kültürel ve iktisadî bakımdan doğrudan veya dolaylı olarak işgale uğramıştır. Yalnız Osmanlı Hilâfeti bu asrın ilk çeyreğine kadar ayakta kalabilmiştir. Ancak sonunda o da tasfiye edilmiş ve İslâm medeniyetinin yerine Batı medeniyeti ikame edilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanan istiklâl mücadelesi İslâm namına verilmiştir. Yalnız Anadolu Müslümanları değil, bütün dünyadan Müslümanlar hasbelkader bu mücadele için İslâm namına yardım göndermiş ve hatta bazıları bizzat Çanakkale ve diğer cephelerde savaşarak şehit düşmüşlerdir. Maalesef bugün onların isimleri unutulmuş veya en azından unutulmaya çalışılmıştır.”

Yazıları daima bizi, Türkiye’de ve İslâm âlemimde olup bitenler etrafında düşünmeye iter. Böylelikle hislerimizde bize uzak kalmadığı gibi düşüncelerimize de kılavuzluk eder. Bu sebeple, yazı ve konuşmalarında İngiliz oryantalisti ve büyük ihtimalle İngiliz istihbaratı ile de ilişkisi bulunan Christopher Dawson’ın 1938’de basılan Din ve Siyaset (Religion And Politics) adlı kitabından şu cümleyi aktarır: “Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde neler oluyorsa, önümüzdeki yıllarda diğer Müslüman ülkelerde de aynısı tekrarlanacaktır.” Zaman içerisinde, Nâsır’dan Saddam’a uzanan çizgide İslâm âleminde meydana gelen hadiselerin Dawson’ı haklı çıkardığını düşünecektir.

Siyasî konular yanında nadir de olsa iktisat mevzularına da değinmiştir. “Kapitalizmin dünya ölçeğinde meydana getirdiği sosyal ve ekonomik çözülmeler karşısında İslâmî yaklaşımların ciddi bir alternatif olarak insanlığın gündemine getirilmesi gerektiğinin farkındadır. Sabahattin Zaim Hoca’nın İslâm İktisadı isimli kitapçığından hareketle, kapitalist zihniyet taşıyan insanların sanayi ve ticari faaliyetleri sırasındaki davranışlarını bir Müslüman sanayici ve tüccarın sahip olabileceği davranışlar ile karşılaştırmanın yararını hatırlatır. Altmışlı ve yetmişli yıllardan itibaren Müslüman aydınların, mevcut sosyalist ve kapitalist sistemin alternatifi olarak İslâm’ı gündeme getirme gayretlerini ele alır. Bu çerçevede dünyanın çeşitli merkezlerinde yoğun toplantı, konferans ve seminerler tertiplendiğini ve hayatın değişik sahalarındaki İslâmî modellerin ne olabileceğine dair tartışmaları panoramik şekilde sunar. Türkiye’deki yayıncıların, Hak-İş, faizsiz bankacılık, MÜSİAD gibi kurumlara zemin hazırlayan Arapça, Urduca ve İngilizce eserleri tercüme ederek, hapse girmek pahasına da olsa bu modelleri gündeme getirmelerinden sitayişle söz eder. Bu konudaki yazılarından birisi şu cümlelerle sona erer:

“Gerçekten hayatın her sahasında Müslümanlar, kendi inançlarına ve tarihî tecrübelerine dayanan modeller ortaya koymak zorundadırlar. Bu yalnız kendilerine karşı değil aynı zamanda insanoğluna karşı da Allah’ın Müslümanlara yüklediği bir mükellefiyettir.”

1970’lerin ikinci yarısında Türkiye’ye yerleşti ve vefatına kadar burada yaşayan Muhammed Han Kayani, tarihsel blok aydınlarının cahil dediği Anadolu halkının İslâm ruhunu her şeye rağmen çocuklarına intikal ettirmeyi başardığının farkındadır. Kayani’nin Türkiye’de olup bitenlerin bu yanı üzerinde durması, onun bu sorunsalı çok iyi bir şekilde kavradığını gösteriyor. Ayrıca medeniyetler çatışmasının cephe ülkesinin Türkiye olduğunu bizde önemle vurgulayanlardan biri Kayani’dir. Şimdi ise bu neslin ilim ve irfan ile donatılarak kendi benliğini yeniden inkişaf ettirmesini elzem görür. Hâsılı şurası kesin: Muhammed Han Kayani, ideal İslâmcılığın ideal olarak kalacağını fakat asıl olarak bizim o ideale ulaşmak için samimiyetle ne kadar gayret gösterdiğimizin daha önemli olduğunu her daim vurgulamıştır.

[1] 17 Ağustos 1991 olmalı bu tarih. Çünkü yazarın, bu gazetedeki yazılarından oluşturulan İslâm Âleminde Şaşkınlıklar adlı kitabında yer alan “Müslüman Ümmetin Hastalığı” yazısının altında 14 Eylül değil, 17 Ağustos yazmaktadır.

Güncelleme Tarihi: 30 Ekim 2015, 15:38
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35