Münevver Üçer: Tezhip illa kâğıt olarak kalmamalı

Tezhibe üçüncü boyutu ilave eden usta sanatkâr Yrd. Doç. Dr. Münevver Üçer ile Caddebostan’daki atölyesinde içinden tezhip geçen bir sohbet gerçekleştirdik

Münevver Üçer: Tezhip illa kâğıt olarak kalmamalı

İbrahim Ethem Gören/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Tezhip sanatının duayenlerinden, Mimar Sinan Güzel sanatlar Üniversitesi Tezhip Bölümü Başkan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Münevver Üçer, tezyini sanatlarımızdan tezhibe klasik çalışmaların yanı sıra yeni formlar da katan usta bir sanatkâr. Tezhibe üçüncü boyutu ilave eden usta sanatkâr ile Caddebostan’daki atölyesinde içinden tezhip geçen bir sohbet gerçekleştirdik.

İbrahim Ethem Gören: Münevver Hocam geleneksel sanatlarımıza ilginiz nasıl başladı?

Münevver Üçer: İlgim nasıl başladı? Bilirsiniz, her zaman çocuklara söylerler, hani bir müzik çalana, piyaniste “Ne zaman piyanoya başladınız veya ne zaman tiyatroya başladınız?” derler. Klasik bir sorudur. Benim de geleneksel sanatlara, güzel sanatlara ilgim lise yıllarımda başladı. O yıllarda yaptığım resim çalışmalarımı inceleyen resim hocam “Mutlaka güzel sanatlarda okumanı isterdim” falan diyordu. Ondan sonra ben çok Arkeolog olmak istedim. Yani eskiyle yine uğraşmak istiyordum ama toprak altıydı bu sefer. Orayı kazanamayınca güzel sanatları bir denedim, arkadaşımın babası sayesinde. Ve dereceyle de girdim. Kısmetmiş diyorum, o zamanlarda tezhiple tanıştım. Başta ne olduğunu ben de bilmiyordum. Fakat işin içine girdiğim zaman, “Ben Allah’ın sevgili kuluymuşum, çok sevdiğim bir mesleğe sahip oldum” hocamın sayesinde dedim.

ADINI BİLDİĞİMİZ BİLMEDİĞİMİZ TÜM USTALARIMIZ BİZİM ÖĞRETMENİMİZDİR

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde hangi hocalarla tanıştınız? Kimlerden feyz aldınız?

Bizim girdiğimiz sene Tahsin Aykutalp vardı ki; bütün çalışmalarımı onun sayesinde yaptım. Kerim Silivrili vardı, Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Rikkat Hanım bizim girdiğimiz sene vefat etti, onu tanıma şansım olmadı. Muhsin Demironat’ı hiç görmedik. Ama her zaman bize öğretilen ve örnek olan tezhip sanatçısıdır Demironat üstadımız. Hala da ben işlerime baktığımda bir Muhsin Hocayı görmek isterim. 16’ıncı yy’da yaşayan tüm tezhip sanatçıları, adını bildiğimiz, bilmediğimiz bu sanata değer veren tüm sanatçılar benim için birer öğretmen sıfatındadır.

Zaten yüksek lisansınızda da 16’ıncı 18’inci yüzyıl çalışmışsınız Hocam, farklı dönemler…

Evet, farklı dönemler, çünkü bizim tezhip sanatımızda emek veren o kadar çok insan, o kadar çok usta var ki… Çünkü bir Kur’an-ı Kerim’i tezhiplemek tek bir şahıs için çok zor. O yüzden bu bir kolektif çalışma. Ve bütün bu çalışmaları yapan, kâğıdını yapan aharını yapan belli değil, cetvellerini çeken belli değil. İlla hani bir kişi diye tezhibi yapan bir kişi değil. Osmanlı asırlarında kitap sanatları daha çok kolektif olarak, atölye işi şeklinde icra edilmiş.

Evet. Mesela, Osmanlı Cihan Devleti döneminde, yakın dönemde bile, 18’inci asırda Sahaflar Çarşısı’nda Saray Nakkaşhanesi’nin kitabiyat hizmetlerine mürekkep yapan, kâğıt yapan, altın ezen, mürekkep imal eden yüz civarında dükkândan bahsediliyor.

DESENİ DE AYNI KİŞİ YAPSIN, FIRÇAYLA DA AYNI KİŞİ İLGİLENSİN

Evet, evet, tabi o dönemde herhalde bu bir ihtiyaçtı… Çünkü padişaha bir eser yapıyorsunuz… Padişah o dönemde hemen sizden isteyecek, süre kısıtlı, bir an evvel yapılması gerekiyor. Bu nedenle de kitap sanatı olduğu, kitap olduğu için sayfaları farklı…

Mesela...

Mesela tıp kitabının sayfası farklı, Kur’an-ı Kerim sayfası farklı... O nedenle kollektif bir çalışmaya ihtiyaç varmış diye düşünüyorum. Ama günümüzde tezyini sanatlar maalesef kitaptan ziyade daha çok levhaya döndüğü için o zaman yapan kişinin sayısı da azalıyor. Tabii ki bir kişi bir levhayı rahatlıkla yapabilecek durumda. Altını hâlâ ezenler var, yardım edenler var. Ama ben hep şunu söylüyorum. Levhaya dönüştüğünden itibaren, 21’nci yüzyıldan itibaren bir eser, bir kişinin olsun istiyorum. Yani deseni de aynı kişi yapsın, fırçasıyla da aynı kişi ilgilensin istiyorum.

Hocam, Güzel Sanatlar Fakültelerindeki tezyini sanatlar eğitimi sanatkar adaylarına nasıl bir vizyon sağlıyor?

Şimdi tabii ki Güzel Sanatlar Fakülteleri kurulmadan önce bir topluluk var. Gene hattatların oluşturduğu topluluklar gibi, tezhip sanatçıları da birer topluluk içerisinde ve icazet törenleriyle diplomalarını alıyorlardı. Güzel Sanatlar Fakültelerinin kurulmasından bu alanda önemli çalışmalar yapılmıştır. Benim girdiğim sene beş yıldı. Beş yıl ders alıyorsunuz ondan sonra diplomayı alıyorsunuz. Bu beş yıl size ne veriyor, bu beş yıl akademik olarak renk bilgisi veriyor, desen kompozisyonu veriyor. Çok renk, tek renk etkisi… Resmin de size verdiği bir takım etkiler vardır. Nasıl bir etki yaparsınız, neyle bir etki yaparsınız, neye önem verirseniz, baktığınızda ilk onu görürsünüz. Güzel Sanatlar Fakülteleri öğrencilerine bakmayı öğretiyor, bir takım kuralları size öğretiyor.

Ama bunun dışında akademisyenliğin bana verdiği bir şey var. Ben öğrenci yetiştirirken 16’ıncı yüzyılın bütün sanatlarda doruk noktasına çıktığını biliyorum. Herkes de biliyor. Bu yüzyılda da o doruk noktasını yakalama isteği içerisindeyim ve ona göre de öğrenci yetiştirmeyi arzu ediyorum. Yani en doğrulu, en güzeli yapamayız, en güzeli hayatımız boyunca elde edemeyeceğiz herhalde. Ama kurallarına bağlı kalarak, sadık kalarak o yüzyılı yaşatma sorumluluğunu veriyor akademisyenlik.

Osmanlı döneminin Saray Nakkaşhanesi’nin sanat ortamıyla bugünün sanat ortamını mukayese edecek olursak karşımıza neler çıkar?

Osmanlı’da Sarayda bir nakkaşhane var ve bu nakkaşhanede de biraz önce bahsettiğimiz gibi herkes farklı bölümlerde iş yapıyor. İyi kontür çizen kontür yapıyor, boyaması iyi olan sadece zemin dolduruyor, parmakları çok rahat altın ezenler var, cetvelkeşler var, aher yapanlar var, kâğıt yapanlar var. Bu şekilde kolektif bir çalışmayla eser çok çabuk ortaya çıkıyor. İnsanlar iyi olduğu yerlerde çalışıyorlar. Yani ben mesela kontür çok iyi çekiyorsam, sürekli onu yaparak kontürde en iyi şekilde gelişiyorum. Ve bunu hem hızlı hem de en güzel bir şekilde yapabiliyorum. Günümüzde ise bu tarz bölüşmeler yok, Sarayda bir Nakkaşhane kuruldu, ama çok fazla şey olmadı.

SANATKÂRLARIN KENDİLERİNE ÖZGÜ YORUMLARI OLMALI

Mamure Hanımlar böyle bir şey yapma yolundalar, toplu eser üretiyorlar. Ama ben günümüzde toplu eserden ziyade insanların kendi tarzlarıyla, kendilerine özgü yorumlar yapmasını istiyorum.

Nitekim 16’ıncı yüzyılda bir Kara Memi var, Şahkulu var, 18’İnci yüzyılda bir Ali Üsküdari var. Niye bunlar var? Çünkü sanata bir şeyler katmışlar. Karahisari, meşhur Kur’an-ı Kerim’ini, o dönemde cesur bir şekilde yazmış. Ortaya koyduğu sanat bu dönemde bile en modern, en çağdaş sanatlardan bir tanesi.

Yaptığımız sanata bir şeyler katmamız gerekiyor. O nedenle de tezyini sanatlara emek ve gönül verenlerin tek başlarına çalışmaları gerektiğine inanıyorum.

Ahmet Karahisari’nin kamışkaleminden neşet eden müselsel besmele şimdiki zamanda bile mütemadiyen taklit ediliyor. O ortamda bunu yapmış.

Ben hattat arkadaşlara da hep bunu söylüyorum. Bana bazen kızıyorlar ama. Ben yaptığım bir eseri bir daha tekrarlamıyorsam hepsi özgün eser demektir. Hepsinin tasarımları farklıdır, birbirini tekrar etmez. Tabii ki besmele değişemez, harfler değişemez, nasıl bizim hatailerimiz, goncalarımız değişmiyorsa onlar da değişmeyecek. Ama hattat arkadaşlarımız farklı bir kompozisyonla, farklı bir sitille bunu yapabilirler diye düşünüyorum.

PADİŞAHLIK DÖNEMİNDE YAŞASAK DAHA İYİYDİ

Münevver Hocam, “Zor ve sabırlı bir çalışma isteyen tezhip sanatını çalışmak takdir gerektirir” diyorsunuz, günümüzde sanatçıların emeği yeterince takdir görüyor mu?

Padişahlık döneminde yaşasak çok daha iyiydi. O zaman bir hamilik sistemi var ve padişah size yaptığınız eserin karşılığında çil çil altınlar veriyor. Bu şekilde anlatıyorlar o zaman. Ve bir de ben bunu hep kulaktan dolma duydum, hattatlara boğazın kenarında evler verilip orada suyun sesiyle rahat yazılarını yazsın diye bağışlar yapılmış.

Günümüzde de öz sanatlarımızı desteklemek için bir hamilik sisteminin olması gerekiyor. Devlet yöneticilerinin, devlet başkanlarının, özel sektördeki iş adamlarının bizlere, sanatkârlara destek vermesi gerekiyor. Fakat onlar da bize hep şunu söylüyor: “Biz tezhibi bilmiyoruz. Biz, ancak siz tezhibi öğretirseniz sizin koleksiyonunuzu alabiliriz.” diyorlar. O nedenle bir yerde de bir kısır döngü var.

Biz elimizden geldiğince eser üreteceğiz. Ve bunları en iyi şekilde televizyon olsun veya açtığımız sergilerle tanıtacağız ki onlar da sanatımızın ne olduğunu anlayacaklar ve koleksiyon sahibi olacaklar ve sanatkârları destekleyecekler.

Bunun için sanatkârlara ne türden görevler düşüyor?

Yapmamız gereken sadece uygulama değil, teorik olarak da bunu yapabiliriz. Hepimizin çocukları var. Çocuklarımıza bu sanatı anlatarak, onların daha sonraki dönemlerde meslek sahibi olduklarında tezyini sanatları çevrelerine sevdirmelerini temin edebiliriz. Çocuklarımızın bir kısmı da eğer onlara yaptığımız hizmeti sevdirebilirsek onlar da sanatkâr olabilir. Yeni nesil yabancı dil konusunda daha şanslı. Onlar da yurt dışından gelen konuklarına bizim kendi sanatımızı anlatabilmeli. Böylelikle herkes bunu bir ucundan tutmalı.

Hamiler desteklerini ya uygulamalı olarak yapabilir, ya satın alarak bize destek olabilir veya kişilere anlatma bazında yaygınlaştırabilir. Biz tezhibi ne kadar çok dünyaya tanıtırsak o kadar sanatımız gelişir. Ve bunun karşılığında da yapan kişi sayısı fazlalaşır. Çünkü benim öğrencilerim hep şunu söylüyorlar; “Hocam biz bunu öğreniyoruz ama satabilecek miyiz?”

Piyasa var!

Tabii bir piyasa var. “Çok iş yaptırıp az para ile satın alayım” diyen bir piyasa var. Ama ben hep diyorum çocuklara, “Sabredin, siz en iyisini yapmaya çalışın, yüz lira aldınız diye siz yüz liralık iş yapmayın. Siz onlara beş yüz liralık iş yapın.” Bu hizmetiniz, ustalığınız bir şekilde size mutlaka geri döner.

Osmanlı sanatının ahlakı bu işte… Ahilik teşkilatında verilmek istenen ruh da bu Hocam…

Kesinlikle. Yani bir şekilde hak edene geri dönüşümü olacaktır. Ama ne kadar anlatsak da tecrübeler insanlara verilmiyor maalesef.

Hocam 35 yıldır tezhip sanatının içindesiniz. Sanatınız lisan-ı haliyle size neler söylüyor?

Bana sanatım o kadar çok şey söylüyor ki. Bir kere doğru bir inşa, doğru bir öğrenci yetiştirmeyi bana farz kıldı. Yani ben bu işe atıldığım günden beri en iyisini yapmaya çalışıyorum. Beni geçecek, benden daha iyi eser yapacak öğrencileri yetiştirmeye çalışıyorum. Çünkü bu sanatı bir sanat gözüyle değil; bana verilmiş bir lütuf (Allah lütfu) olarak görüyorum. Ve öğrendiklerimi de en iyi şekilde öğrencilerime öğretmeye çalışıyorum. Bu durum benim için bir zorunluluktur. Bunun için akademide kaldım. Bu benim zekâtım. Çünkü orada öğrendim. Ve bunun karşılığından da öğrenci yetiştirerek zekâtımı vermeye çalışıyorum.

Münevver Hanım bu farklı bir bakış açısı. Malumunuz malın zekâtı kırkta bir iken, ilmin zekâtı yüzde yüz…

Evet, benim bunu vermem lazım. Ancak ne zaman ben bunu anlayacağım. Benden çok daha iyi yapan öğrencilerim çıktığında şunu diyeceğim. “Tamam artık her şeyiyle ben bu sanatı öğrettim. İnşaallah.”

ESERİME BAKILDIĞINDA “BU MÜNEVVER”DİR DENİLMELİ

Hocam, tezhipte kendinize has bir tezyinat, bir süsleme tarzı geliştirdiniz. Geleneği gelecekle harmanlayarak bu tarzı nasıl oluşturdunuz?

Daha önce de söylediğim gibi 16’ıncı yüzyıla baktığımızda bir Şahkulu var, bir Kara Memi var. 18’inci yüzyılda Ali Üsküdari’ler var Abdullah Buhari’ler var. Pek çok sanatçı var. Bunların isimlerini biliyoruz da diğerlerininkileri niye bilmiyoruz? Çünkü onlar kendi tarzlarını yaratmış, bir ekol olmuş sanatçılar. Eserine baktığımızda “Aa, bakın bu Karahisari” diyoruz. “Bu Abdullah Buhari” diyoruz, “Bu Şahkulu “diyebiliyoruz.

Ben de 21’inci yüzyılda dedim ki “Bir esere bakıldığı zaman bu Münevver’dir” denİLsin. Bu bir sanatçılık kıskançlığı mı diyeyim, bir sanatçılık bencilliği mi diyeyim, ne diyeyim bilmiyorum ama, her neyse o işte...

Ben bir anneyim, iki çocuğum var, ikisi de farklı karekterde… Ben bir şeyler katıyorum ama sonuçta onların karakterleri de ortaya çıkıyor. Ben de diyorum ki “Tezhip de benim bir çocuğum.” Eserlerimiz Allah’ın izniyle asırlar sonrasına sarkaçlanacak. Ve ben de yaptığım eserlerle en azından biri bir dua okur diyorum. O yüzden de klasik çalışmalara ek olarak, yeni arayışlara çıktım, oynamalar yaptım.

Hep nohudi kâğıtlar vardı, aherli kâğıtlar vardı. Bunlara renk geçişleri yaptım. Ama renklerimiz gene toprak ve gökyüzü… Çünkü sonuçta bizim yaptığımız tüm motifler doğadan geldiği için doğa kokmalı, tabiat kokmalı. O yüzden de zeminlerimde kâğıdın alt kısımları kahverengi ağırlıktadır, üst kısımları ise gökyüzü rengi olan mavi ağırlıktadır. Zaten tezhibin ana rengi altındır, güneşi simgeler. Mavi gökyüzüdür, kullandığımız bütün desenler tabiattır. O yüzden de tabiattan uzak kalmadan denemeler yapıyorum. Belki bunlar bu yüzyılda belki beğenilecek, belki beğenilmeyecek ama en azından bir çeşni olarak sanatımıza girecek.

Klasik tezhibin yanı sıra üç boyutlu sanat eserlerine de imza atıyorsunuz. Nasıl bir arayışla atölyenizden üç boyutlu eserler çıkıyor?

Bizim malzememiz kâğıt... Kâğıdın haricinde “Ben ne yapabilirim?” diye düşündüm ve bahsettikleriniz ortaya çıktı. Aslında kâğıtla üç boyut unsurları birleştirdim. Mesela ilk başlarda ebruyla da denemeler yaptım. İki farklı sanatın birleşmesi de oldu… Zeminlerde çok fazla oynuyorum. Kâğıtları zeminlere doku yapıyoruz eşimle birlikte.

Üç boyut fikri nereden çıktı?

Yaptığımız işler birazcık canlansın istedim! Tabii ki yaratmak Allaha mahsustur, ama biz de hani bakıldığında, sanatseverler eserleri birazcık yakından hissetsinler diye düşündük. Böyle bir his uyandı içimizde.

Yurt dışından aldığımız bir malzeme vardı, restorasyon malzemesi idi. Onunla kağıdı birleştirdim, üzerine taramalar yaptım. Yaprakların kıvrımlarını orada da vermeye çalıştım.

Bu seri rağbet gördü mü?

Evet, çok sevildi. Ama çok zor bir seri oldu benim için.

Neden?

Çünkü hamurla yaptığım kâğıdın arkasını taramak çok zor oldu. Arka kısımlarda kalan yaprakların taraması beni epey uğraştırdı. “Ondan sonra ne yapabiliriz?” diye düşündük. Birazcık heykelvari tezhip yaptım. Tezhibi birazcık kâğıttan koparayım, heykele de dönüştüreyim istedim.

 

TEZHİP İLLA KÂĞIT OLARAK KALMAMALI

Allah yazısının üzerinde çalıştık, kendi tasarımımızı ortaya çıkardık. Bu türden denemeler yaptım. Bazıları çok beğendi, bazıları da “Bunlar tamamen heykele dönmüş” dedi. Bence dönmeli, tezhip illa bir kâğıt olarak kalmamalı, farklı materyallerle de yapılmalı.

Mesela…

İbrahim Bey, mesela cilde, kitapların üzerine tezhip yapılıyor. Deri üzerine çalışmalar yapılıyor. “O zaman niye metalin de üzerine çalışmalar yapılmasın?” dedik ve denemeler yaptık. Hoşuma giderek yaptım.

Sanatseverler, kolleksiyonerler nasıl tepki verdiler çalışmalarınıza?

Sağ olsunlar ilgilerini eksik etmediler. 2000 yılından bugüne kadar –demek ki 15 yıl olmuş- tezhip sanatına yeni yorumlar getirme gayretinin içinde bulunuyorum. İlk başlarda tepki gördüm.

Ne türden tepkilerdi?

“Bunlar klasik değil, bunlar modern yorumlar” şeklinde... Fakat ben hep şunu söyledim. “Evet, form olarak yeni formlar yapmak zorundayız. Çünkü artık tezhip ve tezyini sanatlar sadece kitap sanatı değil.” Kitap sanatı olduğunda biz nereye eser yapabiliyoruz tezhipçi olarak? İşte giriş sayfası, Kur’an-ı Kerim’in zahriye sayfaları, hatime sayfaları falan… Fatiha Suresi ve Bakara Suresi’nin ilk ayetleri… Serlevhalar ve surebaşları. Bunların dışında tezhip duraklar olarak yapılabilir. Evet, bunlar klasiğin vazgeçilmez formları.

Levhaları duvarlara asıyoruz. Eserlere bordür yapıyoruz. Ben bunu da değiştirmeye çalıştım.

Yeni yorumları/tasarımları nasıl kurguluyorsunuz?

Tasarımımı kendim yapıyorum. Mesela Mevlana formunda “Kün Feyekün” sırrı var. Yoktan var olma var, var oluştan yoka gitme var. Oradan dönüşler var. O zaman ne yaptım, bir dönüş yaptım, dönüşün orta merkezine tezhibi yerleştirdim. Sonra yazılar doğmaya başladı. Sonradan tekrar tezhibe dönüştü.

Bu tarz yeni yorumlar benim kendi düşüncelerim.

Klasik nedir size göre?

Bana klasik bana göre nedir? Klasik motifleri doğru yapmak, formlarını bozmamak, kurallarına sadık kalmaktır. Mesela bir hatainin altından çıkış yapmamak, bulutları Rumilerle karıştırmamak bunlar benim için klasiktir.

SANAT KOPYA İLE GELİŞMEZ

Sanatta hep ileriye gitmek, yenilik yapmak zorundayız. Çünkü 21’inci yüzyılda nasıl teknoloji gelişiyorsa tezhibe de yenlikler getirmek zorundayız. Çünkü yapılan bir şeyin tekrarını yaparsanız o sizin olmaz zaten. Onu, o işi başkaları yapmıştır, siz ancak kopyasını yapabilirsiniz. Sanatı geliştirmek de kopya ile olmaz. Yeniden bir tasarım yapmak da zor bir şey. Ancak bunu yaptığınız zaman bir sanat olur.

16’INCI YÜZYILDA YAŞAYIP NAKKAŞHANEDE TEZHİP YAPMAK İSTERDİM

Hocam sizce mükemmel bir tezhip eserinin temel unsurları nelerdir? Hangi esere biz mükemmel bir tezhip çalışması diyebiliriz?

Sanat, güzellik, estetik değerler izafi; göre ucu açık kavramlar. Güzellik herkese göre değişir. Bana göre en güzel eserler 16’ıncı yüzyıl yapılmıştır. Bana mesela “Hangi dönemde yaşamak istersiniz?” diye sorulsaydı, yahut da filmlerdeki gibi bir zaman makinesi olsaydı 16’ncı yüzyıla gidip o dönemde yaşamak, bir nakkaşhanede görev almak isterdim.

Neden?

Çünkü gerçekten o dönemde tezyini sanatlar zirveye ulaşmış. Kur-an-ı Kerim’i o kadar ince ve sanatlı bir şekilde süslemişler ki bu dönemde bu kadar teknolojiye sahibiz biz hâlâ o kadar inceyi yapamıyoruz.

SANATKÂRLAR BİRAZ KENDİLERİNE Mİ ÇALIŞIR?

Sanatçı her zaman kıskanç olur. Ben sanat alanında kıskancım, hep 16’ıncı yüzyıldaki inceliği, zerafeti şu yüzyılda da yapmaya çalışıyorum. O inceliği eğer şu dönemde de yapabiliyorsam o zaman diyorum ki “Benim hocalarımın bana öğrettikleriyle ben bir yerlere kadar gelebildim hissini ben kendi adıma duymak istiyorum. En güzel tezhibi ben ne zaman yapacağım? Herhalde en son yaptığım eser en güzel eserim olacak. Ama ben hep şunu amaçlıyorum. Yapıyorum, tasarlıyorum “Bu benim en güzelim” diyorum. Fakat sonra çocuk doğuyor, eser bitiyor, bakıyor ve diyorsunuz ki “Yok hayır, daha güzeli olmalı.” Çünkü eğer güzel derseniz o noktada üretemezsiniz, bir yerde kalırsınız. Sanatkar hep güzeli arayış içinde olmalı.

Güzel bir eseriniz ortaya çıktığında nasıl bir duygu atmosferinde oluyorsunuz?

Tasarımı yaptığımda zaten benim için eser bitiyor. Çünkü tasarlama aşaması en zor kısım. Onu yaptıktan sonra diyorum ki “Evet, tamam bu oldu.” İşçilik kısmı benim için o kadar zor değil, nasıl olsa ürüyor ve bitiyor. Ama tasarım çok zor.

YENİ TASARIMLARINIZ/HEDEFLERİNİZ NELER?

İnşallah bir seri var aklımda, o seri 2016’da belki çıkacak ortaya. Şimdiden tasarladım ve yavaş yavaş onları yapıyorum. Onun heyecanını yaşıyorum. Bu durum, çocuğunuzu 9 ay boyunca karnınızda taşımak gibi bir şey. Eseri oluşturduğunuzda en büyük mutluluk sizin oluyor. Ama hep bir sonrası, bir sonrası var. Ve o heyecanı sanatçılar hiçbir zaman kaybetmemeli. Kaybettiğiniz noktada zaten duruyorsunuz.

YAPTIĞIMIZ ESERLERİN HER ZAMAN ARKASINDA OLMAYILIZ

Hocam tezhip sanatına gönül verenlere nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Her zaman, tezhibe ilk başladığım günden beri ilk yaptığım eserin de arkasındayım. Çünkü o benim ilk öğrendiğim döneme ait bir eserdir, belki çok basit gelebilir insanlara, hataları olabilir. Ama “O dönemde Münevver oydu. Bu dönemdeki Münevver buydu” diyebilmem lazım. Aradaki farkın mutlaka yaşanması gerekir. Belki bir yıl sonra daha da farklı olacak. Ama yaptığımız eserlerin her zaman arkasında olmalıyız. O yüzden de o eserlerin bir yüzyıl sonra da görüleceğini ve onlardan örnek alınacağını düşünerek çok dikkatli eserler üretmeliyiz, kompozisyonlarımıza çok dikkat etmeliyiz. Gerçekten bunlar bir yüzyıl sonra örnek alınacak eserler olacak çünkü.

Hocam çok teşekkür ediyorum nazik alakanız için.

Ben de teşekkür ederim İbrahim Ethem Bey.

Dr. Münevver Üçer

1965 İstanbul doğumlu olan sanatçı, Kadıköy Kız Koleji'nden, mezun oldu. Mimar Sinan üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümüne girmeye hak kazanan sanatçı Tezhip ve Hat branşını bitirdi. Aynı üniversitede Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik (doktora) yapmış olan sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Tezhip Anasanat Dalı'nda Yardımcı Doçent unvanıyla görev yapmaya devam etmektedir.

Sanatçı aynı zamanda Kadıköy Caddebostan'daki atölyesinde Tezhip seminerleri vererek bu sanatın yayılmasına ve gelecek nesillere aktarılmasına katkıda bulunmaktadır.

Sanatçı 8-9. yüz yıllardan beri süre gelen klasik tezhip sanatına getirdiği yeniliklerle çağımıza imzasını atmıştır. Münevver üçer yurt dışında ve yurt içinde açtığı sergiler verdiği konferansla, bildiriler ve yayınladığı kitaplarıyla Tezhip sanatım bütün dünyaya tanıtmaktadır.

Yüksek Lisans tezini "16.-18. Yüzyıllarda Tezhip Sanatının Karşılaştırılması" olarak veren sanatçı, sanatta yeterlik / doktora çalışmasını "Rumi" motifi konusunda yapmıştır. Okul yıllarında başlayan çalışma hayatında antika eserlerin ferman tezhiplerine kadar pek çok çalışma gerçekleştiren sanatçı, 2000'li yıllarda başlayan kendine has tarzı ile tezhip sanatında klasik kurallara bağlı kalınarak yeni yorumlar da yapılabilineceğini sanatseverle gösterirken, kendi tarzı sayesinde yeni bir tezhipsever kitlesini de oluşturmayı başarmıştır.

Güncelleme Tarihi: 30 Haziran 2015, 12:33
banner53
YORUM EKLE

banner39