banner15

Mushaf kitabeti ve tezyinatına dair bir deneme…

Yazarımız İbrahim Ethem Gören, İslâm yazı sanatının kısa tarihiyle birlikte Mushaf kitabeti ve tezyinatına ilişkin hususları kaleme aldı.

Mushaf kitabeti ve tezyinatına dair bir deneme…

İbrahim Ethem Gören / Dünya Bülteni

Hattatın gayesi Kur’an-ı Kerim’e ve Furkân-ı Hakîm’den neşet eden ilimlere hizmet etmektir. Netice olarak kamış kaleminden zikir sesi alabilen hemen her hattat, günün birinde Kur’an-ı Kerim yazmanın hayalini kurar…
Allah önce kalemi yarattı… “Yaz” emir ve fermanını buyurdu: Evvelü mâ halakallahü’l- kalem-i fektub…
Kalem, Cenab-ı Hakk’ın dilediklerini; muradını yazdı… Yazdı, yazdı, yazdı…
Hakk Teâlâ Sübhanehu Hazretleri kaleme yemin etti: “Nûn ve’l-kalemi vemâ yesturûn”/”Nûn... Kaleme ve (onun) yazdıklarına yemin olsun!”
Ve akabinde yeryüzünde peygamberler eliyle Allah’ın nezdinde hak din olan İslâm’a gönülden iman eden âdemoğlu kaleme ve yazdıklarına sevdalandı…
Yahyâ Aleyhisselâm “Ya Yahyâ huzil kitabe” emr-i ilahisi mucibince kitaba nasıl sarıldıysa; Ümmet-i Muhammed de öylece Furkan'ını tuttu; hükümlerine sımsıkı bağlandı…

KUR’AN-I KERİM HİCAZ’DA NAZİL OLDU, MISIR’DA OKUNDU, İSTANBUL’DA YAZILDI

Kur’an-ı Kerim Mekke’de; Hicaz’da nâzil oldu. Mısır’da okundu. İstanbul’da yazıldı.
Aydınlık nâsiyeli âkil insanlar, Sâni-i Zül Celâl Hazretleri’nin kelâm sıfatının tecellisi olan Kur’an-ı Kerim’e bağlandı…

İLİM İLİM BİLMEKTİR…

Kutlu Kitap’taki emirlere ittiba edildi, yasaklardan uzak duruldu. Müjdelerle sevinildi. Kalpler, ümitle korku arasında kaldı… Böylelikle Bizim Yunus’un, hakikatin özünden fehmederek dediği gibi ilmin özünün kendini bilmek olduğu anlaşıldı.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır
Mümin ve muvahhit kullar Kur’an-ı Kerim’i okudu, okudu, okudu ve hıfzetti. Ve dahi mucibince amel etti…

YAZININ TARİHİ KÂİNATIN YARADILIŞINA UZANIR…

Yazının tarihi kâinatın yaradılışına uzanır… Kavimler, dünya tarihinin bilinen dönemlerinden itibaren muhtelif yazılar icat ederek iletişimlerinde yazıyı önemli bir vasıta olarak kullandı.

Yazı bulununcaya kadar geçen zamanda ise topluluklar öncelikle muhtelif motifleri iletişim aracı olarak seçti. Bugün için tarihi değeri oldukça yüksek olan bu araçlar, dönemler itibarıyla gelişim sağladı; zamana ve ihtiyaca göre tekâmül etti...

Himyerî’den Fârisî’ye; İbrânî’den Yunânî’ye; Berberî’den Hindî’ye kadar onlarca kavmin yazısı mezkûr tekâmüle örneklik teşkil etti.

Malum olduğu üzere Hz. Âdem (as) tarafından başlayan yazı araç ve gereçlerinin kullanımı, belirtilen süreçten geçerek Sevgili Peygamberimize (sav) kadar ulaştı.

Hz. Peygamber’e (sav) ilk vahiyler gelmeye başladığında, vahiyler bir taraftan Habibullah’ın (sav) sadrına nakşedilirken, diğer bir taraftan da vahiy kâtiplerine yazdırılıyordu.

Vahiy kâtipleri ilahi mesajları Mekkî şeklinde ifadelendirilen bir çeşit Ma’kilî/Kûfî yazı ile en güzel bir halde yazmanın gayretinde bulunuyordu.

İSLÂM TARİHİ BOYUNCA AYET-İ KERİMELER BÜYÜK BİR ÖZENLE YAZILDI

O dönemlerde yazılar, tahta kalemler ile geniş deve kemiklerine, Mısır’dan getirilen parşömenlerin üzerine, ince ceylan derilerinin üzerine, is mürekkebi başta olmak üzere, kırmızı ve mavi renklerdeki boyalar kullanılarak hassas bir kuyumcu maharetiyle yazılıyordu.

Kâğıt bulunamadığı zamanlarda ayet-i kerimeler geniş tahtaların sathına ya da düz taşların üzerine oyulmak suretiyle kazınıyordu.

Hicrî ilk asırdan itibaren İslâm Yazısı üzerine çalışan sanatkârlara önceleri kâtip, küttab verrak ve ardından da hattat denildi.

Sonraki dönemlerde kâğıt çeşitlerinin çoğalmasıyla birlikte, ‘İslâm Yazısı’nı kemâliyle yazan kâtiplerin adedi çoğaldı ve Türklerin kamış kalemlerinin ucunda kutsî bir sanat izzetine kavuşan Kur’an-ı Kerim kitabeti, yüzlerce asırdan sarkaçlanarak günümüze kadar ulaştı…

Ecdadımız, İslâmiyet’le şereflendikleri zamanlarda deri işlemeciliğinde oldukça mahirdi... Kısa zamanda İslâm Yazısı’na intibak eden sanatkâr dedelerimiz yazıda da hünerlerini göstermekte gecikmeyerek hat sanatı tarihinde ekol olan Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Ahmet Karahisari, Mustafa Rakım, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Hasan Rıza Efendi, Sami Efendi, Yahya Hilmi Efendi, Bakkal Arif Efendi, Mehmet Şefik Efendi, Kayışzade Hafız Osman, Necmeddin Okyay, Mustafa Halim Efendi. Hamid Aytaç ve Ali Alparslan gibi güzide sanatkârlar, Türkler arasından yetişti. Ve böylelikle hafızalarda yer eden şu tarihi hakikat ortaya çıktı: Kur’an-ı Kerim Mekke’de; Hicaz’da nâzil oldu. Mısır’da okundu. İstanbul’da yazıldı.

İSTANBUL’DA ALTI ASIRDIR MUSHAF KİTABETİ ÜZERİNE ÇALIŞILIYOR

İstanbul’da tam altı asırdır Kur’an-ı Kerim kitabeti üzerine çalışılıyor. Mushaflar göz nuru ile çoğaltılıyor. Evvelemirde, Âsitâne’nin ilk manevi ocağı; evliyalar tepesi Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı’nda Akşemseddin Hazretleri’nin rahle şerîki Şeyh Bedreddin’in (ks) himayesinde başlayan kitabet çalışmaları bilahare İstanbul’un tüm medrese, dergâh, mektep, cami ve mescitlerine yayıldı.
Medreselerin kandillerle aydınlanan derviş odalarında kamış kalemler, asırlar boyunca aharlı kâğıdın üzerinde zikir sesine durdu… İstanbul’da, yüzlerce hattat, binlerce; on binlerce Mushaf-ı Şerif yazdı… Akranları arasında Hasan Rıza Efendi ve Kayışzade Hafız Osman, Kur’an-ı Kerîm hattatı olarak tebarüz etti…

Sanat ve estetik unsurlar itibarıyla Hasan Rıza Efendi’nin Kur’an-ı Kerim hattında tartışılmaz rüçhaniyeti bulunmaktadır. Bulunla birlikte Kayışzade Hafız Osman için “Mahza Kur’an-ı Kerim istinsahı için yaratılmıştır” dersek mübalağa etmiş olmayız.

MUSHAF YAZILACAK KÂĞITLAR ÖZENLE HAZIRLANMAKTADIR

Kur’an-ı Kerim yazılacak kâğıtlar büyük bir titizlikle hazırlanır. Mushaf yazılacak kâğıdın özenle hazırlanması gerekir… Ayet-i kerimelerin yazılacağı kâğıtların aharlanması, mührelenmesi ve yazıya hazır hale getirilmesi hususi bir uzmanlık gerektirmektedir.

Ahar, kâğıdı terbiye etmektir. Kâğıdı, kalem ve mürekkeple buluşmaya hazır hale getirmektir. Hakk korkusundan yüreği yufka gibi incelmiş aharkeşler şüphesiz en titiz çalışmalarını Kur’an-ı Kerim yazılacak sahifeler üzerinde yapmaktadır.

AHARLANAN KÂĞIT İS MÜREKKEBİYLE BULUŞMAYA HAZIRDIR

Aharlanan kâğıt artık is mürekkebi ve kamışkalemle buluşmaya hazırdır… Kâğıt, kalem ve mürekkep… Üç kelime; üç ayrı terkip… Vuslat anı gelince kâğıdın şefkatli yüzünde kamış kalem zikre durur… Zikrin evveli Allah’tır; âhiri Allah… Kamış kalemden, önce elif harfi belirir… Lafza-i Celal’deki elif… Sonrasında harfler birbirini takip eder ve ince bir nesih kaleminin ucunda Vacib’ül Vücud Hazretleri’nin ism-i şerifi belirir: Allah…

MUSHAF-I ŞERİFLER TEMİZ BİR GÖNÜL ELİYLE YAZILIR

Muhakkak ki Kur’an-ı Kerîm mahir bir el; aydınlık bir ruh; berrak bir zihin ve temiz bir gönül ile yazılır. Böylelikle “La yemessuhu illa'l-mutahharun” ayet-i celilesinin sırrı Kur’an-ı Kerîm kitabetinde de tecelli eder…

MÜZEHHİPLER TÜM USTALIKLARINI MUSHAF TEZYİNATINDA GÖSTERİR

Kur’an-ı Kerim kitabeti bittikten sonra tezyinat unsurları devreye girer ve böylelikle müzehhipler tüm ustalıklarını Mushaf tezyinatına hasreder.

Hoş kokulu satır aralıklarında nadide bir nesih yazının ilerlediği ecdad yâdigârı baha biçilmeyen Mushafları okumaya ne gözler ne de dudaklar doyabilir!

Tezhipçinin usta parmaklarından dökülerek tabiattaki aslına benzemiş çiçek motifleri arasında beliren sûre başlıklarında yer alan “Mekkî” ibaresi, kârîlerini 14 asır öncesine; Kur’an-ı Kerim’in nazil olmaya başladığı âna; Mekke-i Mükerreme’deki kutlu Kadir gecesine götürür. Okuyucu, gözyaşlarıyla Hira dağında büsbütün yankılanan “ikra/oku” hitabını duyar gibi olur…

Bundan sonra geriye tek bir şey kalmıştır artık: Okumak, okumak, okumak… Kur’an-ı Kerim’le aynı dili konuşmak; ibaresini çözmek, manayı fehmetmek... Kur’an’daki ibareleri çözebilirseniz kendinizi bahtiyar addedersiniz.

Zahriye sayfası, serhevha, sûre başları, durak araları, gönlü, Habibullah aşkıyla yufka gibi incelmiş bir müzehhibenin fırçasından nur misali beliren motif ve çiçeklerle tezyin edilir…

Ecdadımız yazma Kur’an-ı Kerim’lerin ilk iki sayfasını tezhiplemeyi önemli bir usûl haline getirmiştir.
Müzehhibe serlevhayı yalnızca göze ve estetik zevke hitap etmek için süslemez. Onun amacı Mushaf kârîlerinin ruhlarına ve gönül dünyalarına da hitap etmektir… Ruhlardaki olgunluğa; gönüllerdeki aşka, bir Şehbal kuşunun rengarenk kanadının ucuyla naif bir dokunuştur aslında serlevha tezhibi…

Serlevhanın kenarlarından uzayıp giden tığlar, ince bir negatif motifi olmaktan öte ayrı anlamlar taşır… Murâdî’nin, “Elbette bu halimden o yârin haberi var/Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ” dediği tarzda, mushaf kenarlarını gül bahçelerine çeviren süslemeler arasından uzayıp giden tığlardan maşuk gönüllere doğru bir yol açılır… İçinde füyüzât-ı Rabbani olan bir yol…

Kur’an-ı Kerim’lerde ayet-i kerimeleri birbirinden ayırmak için küçük, narin tezhipli dairevî şekiller kullanılır ki bunlar “nokta” ya da “durak” şeklinde isimlendirilir.

Kur’an-ı Kerimlerin sayfa kenarlarında ilgili sayfanın kaçıncı sayfa olduğuna işaret etmek için yazılan rakamların etrafını çevreleyen yuvarlak süslemelere ise, güle meftuniyetimizden dolayı “gül” denir… Güller bazen hizip; bazen de sure gülü olarak çıkar karşımıza, Kur’an-ı Kerimlerin hoş kokulu satır aralıklarında…

MUSHAF CİLTLERİNDE ÖTELERİN KOKUSU DUYULACAK GİBİ OLUR!

Kitabetten sonra tezhip de tamamlanınca sıra Mushaf’ın cildindedir. Ciltçilik, Ortaasya’da sanatkâr ecdadımız eliyle ulvî bir sanat izzetini kazanmıştır. Bu keyfiyet, atalarımızın Kur’an-ı Kerim’e yönelik içten gelen derin hürmetle alakalıdır.

Malum olduğu üzere dinimizde yazının ve kitabın yeri yücedir. Mushaflar belden aşağıya indirilmez. Yazıya ve kitaba gösterilen bu özen, Mushafın tezyinatına da yansımış; ciltlenerek muhafaza edilmesine özel bir ehemmiyet verilmesine sebep olmuş; böylece tarihte ciltçilik Türklere mahsus bir sanat dalı haline gelmiştir.

Mushafların ciltleri uzun uğraşlar sonucunda ortaya çıkar… Kur’an-ı Kerim’in kitabeti nihayete erip tezhibi de tamamlandıktan sonra tatlı bir telaş başlar: Ciltleme telaşı…

Mushaf-ı Şerif mahir bir cilt ustasının elinde sayfa sayfa, cüz cüz, ipekten ibrişimlerle dikilerek birbirine eklenir. Formalar formalara; iplikler ipliklere… Kapaklar sırta, mıklep sertaca yaslanır ve böylelikle şiraze, hepsini birbirine sımsıkı bağlar… O demde hatıra "Müminler birbirlerine bir duvarın tuğlaları gibi bağlıdırlar." hadis-i nebevisi gelir.

 

Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2018, 12:10
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner10

banner12