banner15

Musikide kaybettiğimiz medeniyeti arıyor

İşadamı, yönetici ve entelektüel Osman Birkan’la içinden musiki geçen bir hasbıhal gerçekleştirdik

Musikide kaybettiğimiz medeniyeti arıyor

İbrahim Ethem Gören | Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Osman Birkan işadamı, yönetici, entelektüel, geleneksel sanatlarımız ve musiki ile iç-içe bir şahsiyet... 35 yıllık çalışma hayatında musiki gibi bir vefakâr dostu hep yanında bulunmuş.

Musikide kaybettiğimiz medeniyeti arayan Osman Birkan’la 18 Mayıs Çarşamba günü Galata Mevlevihanesi’nde tertip edilen Miraciye programında içinden musiki geçen bir hasbıhal gerçekleştirdik.

Osman Bey musiki ile musiki ilk temasınız nasıl oldu?

23 Nisan 1954 yılında doğduğum Armutlu’da ilkokulu bitirip hafızlık için Erenköy’e geldim. Güzel ses ve sadayı ilk olarak Erenköy Zihnipaşa Camii’in de dinlediğim mevlitlerden hatırladığımı ve çok tesir altında kaldığımı söyleyebilirim. Kani Karaca, Aziz Bahriyeli, İ. Çanakkaleli gibi mevlidhanların ‘İstanbul Tarzı’nda okudukları mevlitleri hayranlıkla, zevkle ve huşu içinde dinlediğimi hatırlıyorum.

Hafızlık sonrası devam ettiğim İstanbul İmam Hatip Okulu’nda da müzik derslerinde az da olsa klasik Türk Musikisi eserleri geçilmişti. Bunlardan Dede Efendi’nin Ey Büt-i Nev Edâ isimli hicaz şarkısını o zamandan beri unutmadım.

Lise yıllarımda Mısırlı Hafız Abdüssamed’in Kur’an-ı Kerim okuyuşlarını, yine Mısırlı Şarkıcı Ümmü Gülsüm’ün şarkılarını hayranlıkla dinlediğimi, bunların musikî zevkimin meydana gelmesinde tayin edici olduğunu tahmin ederim.

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ MUSİKİ İÇİN ELVERİŞLİ BİR ORTAM SUNUYOR

1974 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ne başlayınca buradaki imkânların tam manasıyla bir musikî cenneti mesabesinde olduğunu gördüm. Türk Müziği Kulübü’nde, Ruhi Ayangil idaresindeki Türk Müziği Koro’sunda dört başı mamur ve ehil ellerde musikî meşk etme şans ve imkânını bulmuş oldum.

Yurt içinde ve Polonya’da verdiğimiz konserlerde; Itri’nin Nevâkâr’ından Ebubekir ve Şakir Ağa’ların eserlerine kadar önemli çalışmalar yaptık. Koromuzda, Süleyman Erguner, Selami Bertuğ, Fikret Kızıltuğ, Coşkun Saba gibi çok kıymetli sazendelerin bize eşlik ettiğini söylersem ne kadar şanslı bir koro olduğumuz anlaşılır.

Bu yıllarda İstanbul Kültür ve Sanat Festivali, Nevzat Atlığ idaresinde Devlet Korosu’nun pazar günleri verilen ve B. Sıtkı Sezgin konserleri ile Necdet Yaşar, Niyazi Sayın, İhsan Özgen’den dinlediğim müzik her türlü medih ve övgünün üstündedir.

Üniversite sonrası iş hayatı uzun seneler müziği sadece dinleyici olarak takip etmemi gerektirdi. Sekiz sene evvel Bursa Tasavvuf Musikîsi Korosuna başladım. Halil Çay Hoca yönetiminde yüzlerce ilahi, tevşih ve naat geçtik ve konserlerde Bursalılara takdim ettik.

Şu anda neler yapıyorsunuz?

Dört sene kadar önce ise tekrar Prof. Ruhi Ayangil Hocam’la mülaki olmak ve meşklerine başlamak nasip oldu. Birbirinden değerli sazendelerin olduğu topluluğumuzda ağırlıklı olarak Mevlevi Âyinleri, ilahiler, tevşihler meşk ediyoruz.

Kadiri Asitanesi himmet ve himayeleri ile yaptığımız çalışmaların mühim bir kısmını Kutb-ı Nâyî Osman Dede’nin Miraciye’sini çalışmak teşkil etti ve bu son derece kıymetli eseri, üçüncüsü bu sene olmak üzere, Galata Mevlevîhane’sinde kadîm usûle uygun olarak ve bütünü ile icra etmek nasîb oldu.

Yaz dönemi hariç genelde her Cuma günü toplanarak, konser öncesi ilave çalışmalarla, 4-5 saate varan meşklerle bugüne kadar sekiz kadar Mevlevî ayini geçmek nasîb oldu.

“DİN AHİRETİN KAPISI, GÜZEL SANATLAR ONUN PENCERESİDİR”

Musikide ne arıyorsunuz?

Musikî, güzel sanatlardan biri olarak bize yaratılışın, Yaradan’ın en güzel sırlarını, insanın en derin duygu ve düşüncelerini, hayatın en manalı taraflarını duyurmada çok önemli bir vasıtadır diyebilirim. Genelde hüzünle karışmış bir coşkunun gönlümü en yoğun şekilde doldurduğunu Mevlevî Ayinlerin, Yürük Semaî bölümlerinde hissederim. Dünyada cereyan eden trajik olsun, sevinçli olsun birçok olayı musikî sayesinde daha derinden hissederim. Ali Şeriatî’nin “Din ahiretin kapısı, güzel sanatlar onun penceresidir” sözünü okumuş ve çok önemli bir ifade olarak idrak etmiştim.

Geleneksel musikîmiz, A.H. Tanpınar’a göre, bize ait hususiyetleri kendi usullerimizle meydana getirip ve dünyaya iftiharla sunabildiğimiz en mühim kıymetimizdir.

Ahmet Hamdi Tanpınar musikîmizi “Eski medeniyetimizin Batı’ya karşı ayakta kalan ve bize aitliğini muhafaza edebildiğimiz tek sanat” olarak görür.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Yaşadığım Gibi” de Osmanlı Sarayı’nın her zaman musikîye ehemmiyet verdiğini söyler ve ekler: “Musikî sanatı saray an’anesinin içindeydi, onu Lazıme-i Saltanat addederdi.”

Musiki hayatın neresinde durur yada durmalıdır? Musikinin hayatın içine çekilmesi için neler yapılmalıdır?

Klasik Makam Musikîmizin oldum olası hayatımızın içinde alması gereken nisbette yer almadığını kabul ederiz çokça. Bu konu beni hep halkımızın mîmârîye bu kadar önem verip hayranlık gösterirken musikîye bigâneliğinin sebebini anlamada şaşırtmıştır.

Mimar Sinan’ın ve diğer mimarların eserleri böylesine merak, ilgi, hayranlık uyandırırken, niye Itrî’nin, Dede Efendi’nin besteleri eskiye aitmiş, anlaşılamazmış kabul edilir de, olsa olsa en fazla “rahatlatıcı” bulunur.

Belki bu besteleri bir Süleymaniye Camii kadar hayatımızda görünür yapar, yer verirsek onları anlama, onlardan zevk alma noktasına gelebiliriz, diyorum.

Halka açık kurum ve mahallerde musikîmize ait ezgi ve besteleri değil, Çin’den Maçin’e her türlü müziği duyarız ama bize ait besteler, makamlardan adeta utanıyoruz.

Çok gözüme çarpan bir konu olarak gördüğüm, nişan ve düğünlerde en azından açılış müziklerinin bize ait klasiğe yakın parçalarla yapılmasının adeta millî bir görev addedilmesi gerektiğidir. Genelde çiftler o gün kendilerine en anlamlı gelen veya ortak anıları olan müzik parçasını çalıyorlar. Bu, o merasimin sosyal bir olgu olduğunu ve topluma ait özellikler taşıması gerektiğini ihmâl ediyor.

Tabii ki okullarda müzik eğitimini, uzmanları çok daha iyi değerlendirirler.

Düğün de bu topraklara ait seslerin işitilmesinin lüzumuna değindiniz. Düğünden cenazeye geçelim istersiniz. Netice itibarıyla hayat kadar ölüm de canlı… Şehitlerimizi ne hikmetse Polonyalı bir müzisyen olan Chopin’in cenaze marşı ile uğurluyoruz. Oysa şehitlik kutlu bir makam. Bu makama hüvesi hüvesine uyan Itri’nin tekbiri ise maalesef bir kenarda durmaya devam ediyor. Bu hususa dair düşüncelerinizi öğrenmek isterim.

Cenazelerin defin ve sırlanmaları ile ilgili fiiller çok ayırt edici dînî merasimlerdir. Mevtanın dinine ait sembol ve unsurlar taşımalıdır. Uğurlayanların da o an ki hislerine, düşüncelerine paralel olmalıdır. Dolayısı ile Cenaze Marşı tamamen ve külliyyen yanlıştır, sanırım Müslümanlığımızın tartışıldığı dönem ve düşüncelerden izler taşıdığını söylemek aşırı bir ifade olmaz.

Resmî ve askerî açıdan bir enstrümental performans ortaya konacaksa Müslüman âlim ve musikîşinasların ortak çalışması ile bir teklif meydana getirilebilir.

Miraciye için de bir paragraf açalım… Miraciye nedir? Kutbun Nayi Osman Dede’nin imzası bulunan Miraciye’nin dini musikideki yeri neresidir. Miraciye ne zaman icra edilirdi? Günümüzde durum nasıldır?

Galata Mevlevihanes’inde icra edilen 2016 Miraciye zikri için Prof. Dr. Ruhi Ayangil’in hazırladığı kitapçıktan anlatalım:

“Mi’râciyye; Kutb-ı Nâyî Osman Dede Efendi [[K.S] nin [1652?-1730] bestelediği, Dinî Türk makam musikîsinde “tekke musikîsi” dalında bestelenmiş, “zikrullah”ı temel alan, “tevhid” düşüncesini yücelten ve bu meyânda Kur’an ahlâkını, Muhammedî ahlâkı, sevgi, hürmet, fütüvvet esasları ve tasavvufî ilkelerle yoğurarak insanlığa “Allah aşkı” ve “Resûlullah/Habîbullah sevgisi” telkîn eden, “Mevlevî âyini, naat, mevlid, tevşih, Muhammediye ve ilahî gibi eserler muvacehesindedir.

O’nun yüksek bestekârlık dehâsının ürünü olarak bestelediği Mi’râciyye-i Şerîf’de kutlu mi’râc hâdisesi dolayısı ile mü’min gönüllere hediye edilmiş, ilâhi aşkın ve Fahr-ı Kâinat Efendimiz [SA]’e hürmetin mûsikîyle yüceltilip ilan edildiği bir başyapıttır.

Bir tanesi unutulmak suretiyle maalesef kaybolmuş, beş “tevşîh” ve altı makamdaki “bahir”den meydana gelen âbidevi bir eserdir.

Segâh, dügâh ve sabâ tevşîhlerin Nutk-ı Şerîfleri [sözleri] Mehmed Nasûhî [K.S.]’ye aittir. Hüseynî tevşîhin Nutk-ı şerîfi de Mevlânâ Celaleddîn Rûmî [K.S.]’ye aittir. Bahirlerin tümünün nutk-ı şerîfi ise Osman Dede tarafından bizzat telif olunmuştur.

Mi’râciyye bestelendiği günden bu yana, yalnızca Receb ayı içinde, Mi’râc kandilinde ve takîb eden on gün içinde dergâhlarda mukâbele edilmesi vasiyet ve vakfiyelere bağlanmış. Özel merasime tâbi, ilahî bir vedîadır.

Bu konuda Saadeddin Nüzhet şunları kaydediyor: “Mi’râciyye, mûsikîşinâslar arasında büyük bir rağbet kazanmakla kalmamış, dînî bir kudsiyeti halk arasında da anlaşılsın, anlaşılmasın derin bir hürmete mazhâr olmuştur. Yalnız Mevlevî tekkelerinde değil, Sünbül Efendi, Merkez Efendi, Hüdayî, Nasuhî hankâhlarında ve Kadirîhane ile diğer birtakım tekkelerde uzun zamanlar her yıl bestesiyle okunmakta devam etmiştir. Mî’râciyye okumakla iştihâr eden bir kısım şahsiyetlerin yetişmesi bundandır. Mevlid cemiyetlerinde yalnız şeker veya yalnız şerbet tevzîi âdet olduğu halde Mi’raciyye okunurken şeker, şerbet ve süt her üçü birden dağıtılmıştır.”

Özellikle tekke ve zâviyelerin sırlanmasından sonra, bilenlerin giderek azaldığı bu şâheserin oldukça kısaltılarak mukâbele edildiği uygulamaların ardından Mi’râciyye-i Şerîf, [Galata Mevlevîhanesi’nde de 1925’den sonra bir ilk olarak} Eş’Şeyh Eren Erkmenkul Efendi el’Kadirî el’Mevlevî [K.S}’nin irşâd, himmet ve himâyeleriyle 2014 yılında bir bütün olarak ilk defa mukabele edilme imkânına erişmiştir. Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilmiştir.

Mi’râciyye-i Şerîf mukâbelesinin, bundan böyle de inşaallah her yıl Galata Mevlevîhânesi’nde ebediyyen mukâbele edilmesini ve bu yolda hizmete devam olunmasını niyâz ederiz.”

Galata Mevlevihanesi’nden söz açtınız. İstanbul için Galata Mevlevihanesi sizce nasıl bir anlam ifade ediyor?

Bu vesileyle okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Okuyuculara mesaj vermem gerekirse acizâne şunu söylemek isterim:

Türkiye birçok konuda meselelerini halletme yoluna koydu sayılır, kalite düşüklüğü ve gelir dağılımındaki eşitsizliği bir kenara koyarsak… Ancak sanata olan ilginin yetersiz olduğunu ve insanımızın sanattan alabileceğini almak konusunda yeterli ihtiras ve iştiyakta daha fazla gayret göstermesinin hayatımızı daha güzelleştireceğine şüphe yok. Bu gayretler, eksiklik duyduğumuz konularda ihtiyacını hissettiğimiz eksikliklerin o kadar da önemli olmadığını bize gösterecektir.

Bir önemli gördüğüm nokta da Ahmet Hamdi Tanpınar okumalarını tavsiye etmektir. Çok önemli bir yazar olduğunu düşünüyorum. Kendisinden öğreneceğimiz, anlayacağımız tarihimize, sanatımıza, medeniyetimize, lisanımıza dair çok şey var.

İlginiz için teşekkür ederim.

Ben de size teşekkür ederim İbrahim Ethem Bey.

Güncelleme Tarihi: 07 Haziran 2016, 14:01
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35